• 308 syf.
    ·72 günde·Beğendi·10/10
    Herkes ve Hiç kimse için Bir Kitap.

    Ne demek ki şimdi bu?

    Yani şimdi böyle beylik laflar edeyim de okuyucu etkilensin diye mi yazmış bunu kitabın ilk sayfasına?

    Unutulanlar unutanları asla unutmazlar gibi bir laf!

    Hehe.
    İlk okuduğumda tam da böyle söylemiştim.

    En başta; Nietzsche okumak roman ya da hikaye okumaya hiç benzemiyor. Yapılan şeyin “okuma”ya benzediğini söylemek de bana gayet isabetsiz geliyor nedense. Bu filozofun yazdıklarıyla cebelleşmek, mücadele etmek gibi kitaplarını okumak. Nietzsche okunması kolay bir filozof değil demek bu adamı ve söylediklerini anlamak için verilen çabayı çok hafife almaktır. Nietzsche neredeyse bilinen tüm sistemleri ve teorileri eleştirmiş veya reddetmiş, gerçeğin doğruluğunu ve felsefi tartışmalarda doğrunun son söz olması gerektiğine bile şüpheyle yaklaşmış bir asi. Böyle Buyurdu Zerdüşt hayatımın birden fazla döneminde okuduğum ve her defasında bana kendimi bir rakiple fikirsel mücadeleye girmişim gibi hisettiren bir eser. Tabi, bu rakip dünyanın en zeki filozoflarından birisi olunca işler zorlaşıyor…

    “…..
    Deli bir adam kasaba pazarının ortasında, gündüz vakti elinde bir fenerle koşmakta ve bağırmaktadır; ‘Tanrı nerede?’ Herkesin deli diyerek uzaklaştığı bu adam karşısına çıkan herkesi çevirip bağırır ‘Tanrı öldü! Onu biz öldürdük. Katilleri biziz. Sen! Ben! Biz! Umursamazlığımız öldürdü onu! Rahat yataklarımız, miskinliğimiz öldürdü!’ “

    Yukarıda yer alan pasajda geçen ‘Tanrı öldü’ lafını anlayabileceği en yanlış şekilde anlayıp Zerdüşt okudum demek cesaretini gösteren her yarı eğitimli şahıs Nietzsche için ateist ya da nihilist yakıştırması yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır da. Bu yüzden okuması zor, anlaması çok daha zor.

    Nietzsche okumaya başlamadan önce felsefeyle ilgili temel birkaç şeye vakıf olmak gerektiğini düşünüyor olsam da bu filozofun herhangi bir sistemi olmadığını ve varolan bütün sistemlerden aykırı bir yerde durduğunu düşünürsek diğer filozofların da, düşüncelerinin de etraflıca bilinmesi gerektiğini söyleyemem. Ama Nietzsche okumaya hangi kitabından başladığınız gerçekten önemli. “Ecce Homo” ve “İyinin ve Kötünün Ötesinde” gibi nispeten daha somut ve açık konuşan bir dil kullandığı kitaplar başlangıç için çok daha uygun. Bana sorarsanız özellikle Ecce Homo mutlaka ilk okunan kitap olmalı.

    Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü ilk okuduğumda 18 yaşındaydım ve hakkında lisedeki felsefe dersinde okuduğum 3-4 satırlık yazının dışında hiçbir şey bildiğim de yoktu. Ne yalan söyleyeyim, en fazla 3 bölümü okuyabildiğimi ve okuduğumun da yarısından fazlasını anlamadığımı, üstüne bir de Nietzsche’nin de ne yazdığından bihaber, kafası karışık ve kendisiyle çelişen, abartılmış bir gösteriş meraklısı olduğunu düşünmüştüm. Yıllar sonra, tecrübe edindikten sonra, ancak üçüncü okuyuşumda bu eserin Nietzsche’nin magnum opusu olduğunu idrak edebildim ve diyebilirim ki kesinlikle ilk defa Nietzsche okuyan birisi bu eseri eline almamalı. Böyle yaparsanız ne Nietzsche’yi anlayabilirsiniz ne de eserin hakkını verebilirsiniz. Daha çok kafanız karışır ve büyük ihtimalle eserin sonunu da göremezsiniz.

    Başkahraman Zerdüşt gayet belli belirsiz bir kimliği olan ve son derece alegorik bir karakter. Sözleri bilmeceler ile dolu. Bu karakteri yaratan Nietszche ile ilgili bilginiz yoksa Zerdüşt’ün sözlerini, metaforlarını, kelime oyunlarını da çok yanlış anlayabilirsiniz.

    Nietzsche ile ilgili en popüler yorumlardan birisi şu; Nietzsche’yi tamamen okudum diyebilmeniz için yazdığı bir cümlenin tam tersini başka bir eserinde bulmuş olmanız gerekir. Bu çelişkiler kimi zaman önemsizdir, kimi zaman ise çok önemlidir.

    Herhalde her okur, okuduğu kitabın anlatmak istediği her şeyi bir çırpıda ve açıkça anlatmasını istiyordur. Nietzsche bu isteğe olabildiğince karşı hareket ediyor. Bildiğim kadarıyla öncüsü olduğu post-modernizmin ilk işaretleri de okuyucuya fazlasıyla hissettirdiği bu tavrında saklı zaten. Anlatılanlara dair en önemli, en temel şeylerin gözümüze sokularak aktarılmaması gerektiğine, “daha az kelimeyle daha çok şey anlatmanın” önemine inanan, bu yüzden şiirsel bir dil kullandığı yerlerde okuyucunun bir üst akla, bir yüksek kata kendi kendine ulaşıp gizemi kendisinin çözmesi gerekitğine inanan bir yazarın eserinde alegorileri görmek bu yüzden çok olağan. Tam da bu yüzden işte, Nietzsche okumak hem çok zor, hem de çok eğlenceli. İmgeler ve metaforlar sizi eğlendirirken bunların felsefede nereye oturduğunu bulmak da kafa karışıtırıyor.

    1871 yılında Carl von Gersdorff’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor Nietzsche;

    “Din ve felsefede sessizliğini belli noktalarda koruyabilmek asil bir sanattır. ‘Kelime’ tehlikelidir –ve konu din yada felsefe olduğunda konuşulanlar çoğu zaman doğru değildir. Söyleyemeyebileceğimiz çok şey var ve özellikle dini ve felsefi konularda bunlar bizim mahremimiz gibidir. İnancımızın ve fikriyatımızın mahremleri, kökleridir o sözler; işte tam da bu sebeple gün ışığına çıkarıp göz önünde gezdirilmemeleri gerekir.”

    Eserin tam ortasında yer alan bir tema var; Tanrının ölümü. Bu olguya 4 semavi din yada diğer metafizik inançların tanrılarının can vermesi olarak bakmak tam olarak Nietzsche’nin ifrit olduğu cahillik tipidir. Tanrının ölümü Nietzsche için kültürel bir olgudur.

    Zerdüşt insanların kalbindeki Tanrı inancının günden güne azaldığını görür fakat bu inancın yerine insanları motive edecek başka bir inanç gelmemektedir. Zerdüşt’ün kasabasında yaşayan insanlar ilerleyen zamanla birlikte “Son İnsan” olmaktadır. Son insan ifadesi olabildiğince uysallaşmış ve huzur içinde, hiçbir şeye karışmadan var olmak isteyen insan tasvirini karşılar. İnsanoğlu taştan evler yapmış, ateş ve suyu bu evlere taşıyıp güvenliğini ve beslenme ihtiyacını karşılamış, polislerle, hakimlerle adaleti sağlayıp yolun sonuna gelmiştir. Huzurlu, tembel, korkak ve çekimser olan bu insan modernizm ile yolunu bitirdiğini düşünmektedir.

    Zerdüşt ise Son İnsanın karşısına, onun antitezi olan “Ubermensch”’i, yani “Üst İnsan”ı koyar. İnsanlar için yeni bir amaçtır Ubermensch. Modernizm ile biten yolun devamıdır. Huzursuz, ter içinde, korkusuz ve amacına odaklanmış bir yaratıktır Ubermensch.

    Tanrının ölümünden sonra ortaya çıkan en mühim soru ise şudur; Tanrının öldüğü, ahlaki ve felsefi ve hatta dini sınırların ortadan kalktığı bir kültürün içinde nasıl olacak da sağlıklı ve büyüyen bir toplum yeniden inşa edilebilecektir?

    İşaret edilen ideal topluma ulaşmak için herkesin seferber olması gerekir. Bu yüzden herkes için bir kitaptır. O ideal topluma ulaşmanın imkansızlığı ise ortadadır. Bu yüzden de hiç kimse için bir kitaptır.

    (Önceki incelememi beğenmemiştim. Üzerine biraz uğraşarak bunu yazmak istedim ve sonuçtan memnunum. Bazı yerlerde internetten yardım aldım fakat bu minimum düzeyde. Keyifli okumalar)
  • 573 syf.
    ·20 günde·Beğendi·9/10
    Umudun ve aşkın dışında, insana dair her şeyi okumak istiyorsanız, “Gecenin Sonuna Yolculuk” aradığınız kitap olabilir. Kitap yazılmış olalı 85 yıl olmuş. Ama bileseniz ki, kitap değerinden fazla bir şey kaybetmedi, çünkü insanın sadece kabuğu değişti. Kabuğun içindeki tüm çürümüşlük olduğu gibi duruyor. Kitabın yazarı Louise Ferdinand Celine’in romanda yer verdiği şu sözler hale geçerliliğini koruyor; “Asıl korkulması gereken insanlardır, sadece onlar, daima” (syf:31)

    Louise Ferdinand Celine, Fransa’nın en fazla tartışılan yazarlarından birisi. “Gecenin Sonuna Yolculuk” derinliği ve dönem edebiyatına getirdiği farklılıkla oldukça çarpıcı bir eser olsa da, bu çarpıcılığını bir miktar da olsa yazarının tartışılmasına borçlu. Louise Ferdinand Celine, Fransa’da o kadar tartışılan bir yazar ki, ölümünün 50. Yılı olan 2011 yılında “Ulusal Anma Derlemesi” listesine girip girmeyeceği ve bir anma töreni düzenlenip düzenlenmeyecği tartışıldı ve dönemin Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Celine’in antisemitik eserleri nedeni ile anılmayacağını söyledi.

    Yazarı şimdilik bir tarafa bırakıp, kitaba dönecek olursak, roman Louise Ferdinand Celine'in yarı biyografik eseri sayılabilir. Yazar Ferdinand da, romanın kahramanı Ferdinand gibi 1. Dünya Savaşında Fransız ordusuna katılıyor. Savaşın tüm vicdansızlığını tespit ediyor. Ordudan ayrıldıktan sonra, yine iki Ferdinand da, bir şirketi temsilen Afrika’ya gidiyor. Uzun bir süre kalmadan geri dönüyorlar. Bu dönüş anında yazar Ferdinand ile karakter Ferdinand arasında bir farklılık oluşuyor. Yazar Ferdinand Fransa’ya döner ve ardından bir İngiltere macerası yaşarken, karakter Ferdinand Afrika’dan Amerika’ya geçiyor ve fordist sistemde çalışmaya başlayan fabrikaları keşfediyor. Her iki Ferdinand’ın yaşam öyküsü, tekrar Fransa’ya dönüş ve tıp eğitimi almaları ile yeniden kesişiyor.

    Ancak “Gecenin Sonuna Yolculuğu” özel kılan, hikâyenin bu akışı değil. Hatta gariptir, mükemmel tasarlanmış ve gözümüzde canlanan karakterler de değil. Roman, okurun gözünde sadece bir hikâye ve karakterler canlandırmıyor, doğrudan hayatın kendisi tüm çıplaklığı, sıradanlığı, pespayeliği ve kiri ile sayfalarda yer ediniyor.

    Ferdinand Bardamu, kayıtsızlığın sınırlarında, insanların kalıplaştırmaya çalıştığı tüm değerlerden yoksun, koyu bir nihilist olarak, roman boyunca sefaletin diplerinde geziyor. Doktorluk bile onu bu sefaletten kurtarmıyor uzun bir süre. Hatta bu meslek yüzünden, insanların derinliğine, çöplüğüne, tüm kirlerine daha fazla vakıf oluyor.

    Kitabın başında Bardamu, kendi isteği ile orduya katılıp savaşın içine girse de, savaş anındaki tüm gözlemleri, pasifist bir anarşist gibi, savaşın anlamsızlığına dair oldukça makul bir bakış açısı içeriyor. Ancak, savaşın içinden çıkıp sivil hayata doğru yol aldığı süreçte, savaşa karşı duruşunda rastladığımız makul bakış açısı tamamen kayboluyor. Günümüzün moda deyimiyle bir yanıyla bir “kaybeden”e dönüşüyor. Ama bu kaybediş, gönüllü, istekli bir kaybediş. Kazanmak için tek bir adım bile atmıyor. Hayatın olumluya dönebileceği her eşikte adımını geriye çekiyor. Çünkü Ferdinand Bardamu kazanmaya veya kazanılacak bir şeye inanmıyor, insanın kapasitesinin buna müsaade etmeyeceğini biliyor.

    “Gecenin Sonuna Yolculuk” gerçek anlamda bir yolculuk. Mekanlar arasında değil, zaman/insan denkleminde çıkılan bir yolculuk ve ne yazık ki gecenin sonu gündüz değil, ölüm. Roman bu anlamıyla, belirli bir hazırlık aşamasıyla okuru hikâyeye ısındıran, hikâyenin içine düşüren ve yavaş yavaş sonlandıran bir akışa sahip değil. Daha çok, bir film şeridinin öylesine bir noktasında kesilmesi ile başlayan ve öylesine ikinci bir noktada kesilerek bitirilen bir akışa sahip. Romanda sahnenin ortasına düşüp, kitabın sonuna doğru sahnenin içinden aniden çekiliyorsunuz.

    Ama zaten kitabı özel kılan, hikâyesinden çok, Ferdinand Bardamu’nun hayatın içinde duruşu, gözlemleri, yorumları ve dili. Her türlü gelişmeyi başkarakterin gözünden görüp, beyninin içinde düşüncenin oluşma sürecinde o sinapstan öbürüne atlıyoruz. O sebepten, ne kadar itici bir karakter de olsa kitap ilerledikçe Bardamu’ya dönüşüyorsunuz. Bu etkiden olsa gerek, kitabın çevirmeni Yiğit Bener, kitabın sonuna eklediği sonsözü Bardamu’ya dönüşerek kaleme almış.

    Kitapla yazar arasındaki ilişkiye tekrar dönecek olursak. Kitabın başında yer alan iki önsözü okuduğumda, yazarı kitaptan daha fazla merak ettim ve kitabı okumadan önce yazar hakkında fikir edinmek istedim. Louise Ferdinand Celine, bu kitabı yazarak Fransız Edebiyatında yeni bir rüzgâr estirmekten öte, 2. Dünya savaşında ülkesini işgal eden Almanlardan taraf olup, nazi sempatisi taşıyan ve Yahudi karşıtı görüşlere meyil eden birisi olarak Fransa’da, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında dışlanan veya tartışılan bir yazar olmuş.

    Kitabı okuduktan sonra, yarı otobiyografi olduğunu düşündüğüm bu eseri yazan kişinin nasıl nazi sempatizanı ve aşırı Yahudi karşıtı olabileceğini düşünmeye başladım. Çünkü başkarakter Ferdinand Bardamu bize bu yönde bir ipucu vermiyordu. Zaten çevirmen Yiğit Bener’in dillendirdiği Bardamu’da bu noktaya parmak basıyordu;

    “Ne o? Yazarım vakti zamanında bir takım boktan laflar etmiş, ırkçı ve Yahudi düşmanı, öyle mi? Doğru, etti… inkar edecek değilim ya! Hatta ona dil avcısı diyen bile olmuş, kara gömlekli birileriyle arkadaşlık ettiği filan da söyleniyor, bir nevi yol arkadaşlığı diyorlar… Bilmem… Etmiş midir ki?... Sanmıyorum, o kadar da değil sanki… bence boşboğazlıkla hezeyan karışımı sözlerdi bunlar… ama her neyse, öyle ya da böyle! Yolculuğa meraklı olanlar bazen yollarını da şaşırırlar, arkadaşlarını da! Gelgelelim bütün bunlar olduysa bile, daha sonradan oldu, benden sonra, benim dışımda yani… beni ırgalamaz demek istiyorum anlayacağınız, ben neysem oyum. Benim o taraklarda bezim yok! Boşuna aramayın bende o pisliklerin izini… Öteki Ferdinand’a gelince, benim yazarım olan adam yani, dilimin ucuyla bile yargılamak geçmiyor onu içimden, hiç!... Ne savunmak, ne de yargılamak. Ola ki anlamak. Çünkü savrulduysa bir dönem o tür aşırı uçlara, belki de kestiği içindir insanoğlundan tüm umudunu, hiç çıkarmadığı içindir o kapkara gözlüklerini.”

    “Gecenin Sonuna Yolculuk” için, günümüz edebiyatı çerçevesinde yeni bir dile sahip olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ama kendi döneminin edebiyat kalıpları adına bir devrim olduğu kesin. Sokağın dilini, o dilin tüm bozukluklarını, küfrü, argosu ve konuşma biçimiyle birlikte yazıya taşıyan bir eser. Ben bu tarza, daha önce okuduğum Bukowski’nin kitaplarında, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ında da rastladığımı düşünüyorum. Belki onlar da Celine’den ve “Gecenin Sonuna Yolculuk”tan etkilenmişlerdir. Ülkemiz edebiyatında ise, Hakan Günday zaten “Gecenin Sonuna Yolculuk”a duyduğu hayranlığı birçok kez dile getirmişken, Emrah Serbes’in de bu tarza yakın olduğunu düşünüyorum.

    Belki biraz uzun zaman alacak ve zaman zaman da kitabın içinde kaybolacağınız bir okuma olabilir ama her ömrün bir döneminin bu okumaya ayrılması gerektiğine inananlardanım.