Gündüzleri sırtı pencereye dönük, tahta bir sandalyenin üzerin de, dirsekleri önündeki küçük tahta masaya dayalı, başı avuç larının arasında ağlayarak kasvetli şiirler yazardı. Geceleriyse uzun tırnaklarıyla hayatı kazımaya çıkardı. Bilirdi, dışarıda ki gece, uzun tırnaklı bir kadının tırmıklarına istisnasız boyun eğerdi.
Evin bulunduğu çıkmaz sokak, o zaman da gün boyu in sanlığın türlü hallerinin en bakir şekliyle üzerinde aktığı bu uzun caddenin sonundaydı.
“Evin dilini de anlıyormuşsunuz?” “Evet?” “Mesela pencereler ... şu an bir şey diyorlar mı?” “Onu hatırlamıyorlar bile ... ”
“Öyle mi? Neden? Yaşarken hiç dışarı bakmadığı için mi?“ ”Hayır, ölürken bile sırtını onlara döndüğü için.”
"Bu evde bir zamanlar bir şair yaşamış diyor." "Başka?" "Bu evde bir şair ölmüş diyor ... " "Öyle mi? Peki başka?" il " "Başka bir şey demiyor mu?" "Diyor ama ... duymak istemezsiniz ... "