Burnuma dolan temiz havayı içime çektim ve ilk olarak her zamanki yaptığım şeyi yapıp etrafı saran dağlara baktım. Her zaman ki gibi yine sessizdi, saklıyordu ve göstermemek için elinden ne geliyorsa yapıyordu. Sevmiyordum karanlığı. Acıların, zamansız ölümlerin hepsi böyle gecelerde geliyordu. Ansızın, hiç beklemediğin bir anda oluverij. yordu her şey. Dilin lâl oluyordu. Zordu asker olmak... Asker olmak batıdaki boş şarjörlerle değil, hücum yeleğindekiler dahil, dolu şarjörle nöbete gitmek demekti. Nöbetten gelince G-3 tüfeğini batıda "silahlık" denilen yere teslim etmek değil ranzanın başucuna asmaktı. Anneyi aramak için, hangi yalanı söyleyeceğini düşünmek için dakikalarca telefon başında beklemekti asker olmak. Ve en sonunda titreyen çenesiyle yarın ararım deyip seslerini duymadan çekip gitmekti. Günlerce arazide yatıp kalkmaktı. Vurmaktı, vurulmaktı. Ansızın pusu yemekti. Kilometrelerce yolu en kısa zamanda yürümekti. İnanılmaz hayatlara, inanılmaz dramlara tanık olmaktı. Beklenmedik bir anda baskını yemekti. Birazdan öleceğini kabullenmekti. Vurduğun her kalleşten sonra hissizleşmekti. Belki de en kötüsü, döndükten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının bilincinden olmaktı. Ve öyle bir şey vardı ki, tüm bunları göz ardı eden, geride bırakan. İşte oda öleceğini ile bile aynı yolda yürümek ve her seferinde vatan sağ olsun demekti. Hiç görmediğiniz ve asla göremeyeceğiniz insanların hayır duasını almaktı. İşte bunun için her şeye değerdi. Uğruna şehit olmak varsa bile kesinlikle değerdi. "Karanlık insanı korkutuyor, değil mi astsubayım?" "Korkutuyor demeyelim de tedirgin ediyor diyelim." "Bu korkutuyor kelimesinin kibar hâli mi oluyor?" "Korku nedir bilmeyiz biz dağların aslanları." Çok klişe olmuştu ama olsun. Şimdi yanımda durmuş, tıpkı benim
Sayfa 42·Kitabı okudu
“Lanet oğlanlar nöbete konulursa uykuya dalar,” diye devam etti Birgitte, gerileyen hizmetçiye kaşlarını çatarak. “Yaşlı adamlar uyanık kalır ama lanet duvara tırmanmaya çalışan birini gördüklerinde yarısı ne yapması gerektiğini hatırlayamaz ve diğer yarısı da bir araya gelse bile bir köpekli altı çobanla savaşamaz.”
Birgitte·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Yoksa bir rüya mıydı yaşadıkları? Bazen, buharların ve cızırdayan hararetin içinde o ağır ütüleri beyaz çarşafların üzerinde ileri geri getirip götürürken rüyada olduğunu sanıyordu. Kısa süre içinde veya belki de bin yıl sonra mürekkep lekeli masasının durduğu küçük odasında uyanıp önceki akşam bıraktığı yerden yazmaya devam edecekti. Belki bu da bir rüyaydı ve uyanınca nöbete gidecek ve sallanan gemideki ranzasından inecek, güverteye çıkacak, tropik yıldızların altında dümene geçecek ve vücudunu yalayarak geçen alizelerin serinliğini hissedecekti.
Sayfa 178·Kitabı okudu
Alıntı
Emma karşısındakinin son deneyimlerini imrenerek dinlemişti. Mekanın sahibi, hayattan ne beklediğini tam olarak bilmese de onu zenginleştirebilecek ve mutlu ede­ cek her şeyi deniyordu. Başladığı her işe inatla devam eden bir hayat acemisi de değildi. Başarısız olmaktan veya hata yapmaktan korkmuyordu. Sakince isteklerinin peşinden gidiyordu. Emma da böyle olmak istiyordu. Belki bir gün bunu başaracaktı. Radyo muhabiri bu ilham verici sohbet için Eva'ya teşekkür ettikten sonra öğle yemeği için gelen ilk müşterilerin içeri girmesiyle oradan ayrıldı. Eve dön­ meden önce iki Küçük Prens kitabı almak için Madeleine'in dükkanına uğradı. Sonja Lyubomirsky'nin mutlulukla ilgili kitabını ve Gary Chapman'ın sevgi dilleri üzerine yazdığı eseri de sipariş etti. Eve vardığında, işten dönen Pauline ile karşılaştı. Yor­ gun komşusu, gece bir meslektaşının yerine nöbete kalması gerektiğini ve son üç gün içinde yalnızca birkaç saat dinle­ nebildiğini anlattı. Emma onun için üzülüp iyi istirahatler diledi.
Sayfa 225 - Yan pasaj 2021
Roman-Edebiyat
O efsanelerden bir tanesi: Iğdırlı Hasan Onbaşı. Gazeteci İlhan Bardakçı 1972 yılında Kudüs'te karşılaşmış. Mescid-i Aksa'ya gittiğinde avlunun kenarında doksan yaşlarında, üzerinde eski bir asker üniformasıyla ayakta vakur bir du ruşla bekleyen birini görüyor. Bu sıcakta güneşin altında o elbiselerle neden beklediğini anlayamadığından altında sorar. Rehber kendini bildi bileli onu gördüğünü, sabahtan gelip akşama kadar, tek başına, kimseyle konuşmadan öyle če beklediğini söyler, "Deli herhalde..." der. İlhan Bardakçı gider. "Selamun aleyküm baba" der. Dede "Aleyküm selam oğul." diye cevap verir. Bardakçı "Hayırdır baba, sen kimsin, burada ne yapıyorsun?" diye sorar. Dede "Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, Onbirinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan'ım." der ve Türkçe konuşan birini görmenin heyecanıyla anlatmaya başlar. "İngilizler Kudüs'ü işgal edince bizim bölüğü artçı bıraktı. 53 neferdik. Mütarekeden sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız vardı. Bize 'Aslanlarım, devletimi müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar ve beni İstanbul'a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem emri çiğnemiş itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine dönebilir ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var. Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri'nin yadigarıdır. Siz burada nöbeti sürdürün.' dedi. Böluk olarak burada kaldık ve nöbete devam ettik. Bölükteki kardeşler teker teker rahmete kavuştular da bir ben kaldım burada. Ben de ne kadar yaşarım bilmem ama sana bir emanetim var oğul. Anadolu'ya vardığında Tokat sancağına düşerse yolun kolağam Mustafa Kumandanıma git, ellerinden benim için öp ve de ki: Kudüs'ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana
Sayfa 30·Kitabı okudu
— E yeter, bırak ama Liza, ne kitabından bahsediyorsun; anlattıklarımla hiç ilgim olmadığı halde bana dokundu. Hoş pek de ilgisiz sayılmam ya. Tüm bunlar yüreğime dokundu işte... Yoksa, yoksa sen bunalmıyor musun burada? Anlaşılan hayır, alışkanlığın büyük tesiri var! Alışkanlığın insanı ne hallere getirdiğine şaşmamak mümkün değil doğrusu. Yoksa ciddi olarak, hiç ihtiyarlamayacağını, hep böyle genç, güzel kalacağını, seni sonsuza dek burada tutacaklarını mı sanıyorsun? Buranın çirkefliğinden bahsetmiyorum artık... Yalnız şimdiki hayatına dair şu kadarını söyleyeyim: Genç, cazibeli, sevimli, iyi kalpli, hassas bir kızsın; fakat biliyor musun, demin kendime gelince burada, yanında bulunmaktan tiksinti duydum! İnsan buraya ancak sarhoşken düşebilir. Halbuki başka bir yerde karşılaşsaydık, sen de namuslu insanlar gibi yaşasaydın, seninle yalnız gönül eğlendirmek yerine, basbayağı âşık olabilirdim. Değil konuşmak, bir bakışına sevinir, evinin kapısında seni bekler, önünde diz çökerdim; sana nişanlım gözüyle bakar, bunu kendim için büyük bir şeref bilirdim. Hakkında fena düşünmeye cesaret edemezdim. Halbuki burada bir ıslığımla istesen de istemesen de peşimden geleceğini biliyorum, çünkü burada ben değil, sen benim keyfime uymak zorundasın. Bir köylü bile rençperliğe kiralanırken ömrünün sonuna kadar satılmadığını, bir müddet sonra gene serbest, başına buyruk olacağını bilir. Peki senin kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün: Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze etmesine göz yumuyorsun. Aşk! Aşk her şeydir; en kıymetli elmastan üstündür, bir kızın tek servetidir aşk! Bu aşk için ruhunu veren, ölümü göze alanlar vardır. Ya senin
Reklam
Reklam