- Jermen Fransa'da bulunduğumuz zaman sana ekseriye Şark'ı anlatırdım. Mesela Nil Nehri'nden büyük bir Göksu Deresi... Üzerinde binbir renkli fenerlerle donanmış yüzlerce, binlerce kayık geziyor... Kayıklarda yaşmaklı feraceli harem ağaları... Derenin kenarında büyüklü küçüklü, kubbeli minareli bir yığın saray... İçlerinde elektirik lambaları yanıyormuş gibi parlak çiniler ve buna benzer daha bir çok şeyler... Bu binbir gece masalları dekorunu maatteessüf sana İstanbul'da gösteremeyeceğim. Niçin mi diyeceksin? Şunun için ki İstanbul'da böyle şeyler yok... Göksu denilen yer ufacık bir çamurlu su sızıntısı imiş... Kenarlarındaki saraylar ve bahçeler muhacir kulübeleriyle gübre tarlalarından ibaretmiş... Buhurlar, amberler ve türlü musiki ahenkleriyle dolu havasında sivrisinek bulutları gezermiş... Dikkat ediyor musun Jermen, hep "mış... miş" diye söylüyorum, çünkü bir İstanbullu için ayıp olmakla beraber ben bu Göksu Deresi'ni henüz görmedim... Ben ki coğrafya derslerinden daima tam numara almış zabitim... Öyle ise Şark'ı ve İstanbul'u niçin sana bu şekilde tasvir ettim? Sebep gayet basit... Sizin muharrirleriniz Şark'ı böyle düşünmüş, böyle sevmiş, böyle yazmışlar...
Sayfa 66·Kitabı okuyor
Bazı şeyler vardır ki bize birkaç numara büyüktür ve bunu değiştiremezsin. Ancak bunun böyle olduğunu bazen iş işten geçtikten sonra fark ederiz.
Sayfa 201·Kitabı okuyor
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
509 numara, kendi kabuğuna çekilip bir saatten öteki saate yaşanılan bir ömürden gayrı hiçbir şeyle ilgilenmemeyi öğrenmişti.
Alıntı
“Hiç olmaması yarım yamalak olmasından daha iyidir.” Bazen sıfır, birden büyüktür. Bazı ‘bir’ler, yanına gelip seni ‘on numara’ yapacakmış gibi hissettirir, ancak bir anda sıfırın ortasındaki o koca boşluğu göğsünün tam ortasına bırakıverir. Sen o ‘bir’le tamamlandım sanırsın ama toplamı gördüğünde, başlangıçtaki o sade sıfırı bile özlerken bulursun kendini. Öyle ya; kimi varlıklar, yokluktan daha çok yer kaplar ve yorar. Varlığıyla eksiltenlerin yanında yarım kalmaktansa, hiçliğin tamlığında durmak evladır.
Sırtında domates kırmızısı bir manto vardı. Eskimişti. Ama Nisan güneşinin büyücülüğü işini pek güzel görüyordu. Zaten pır pır çakan sarışın saçlar dururken kim bakar mantoya, topuğu kaykılmış pabuca? Ne var ki, pamuk prenses kederli görünüyordu, yorgundu, yalnızdı, yalnızlığının şarkısını söylüyordu kıyıdan kıyıdan gidişiyle, öne eğik başıyla. Artık hiç ümidim kalmamışsa bilmem; ama hayal meyal hatırladığıma göre yalnızlıklar mücize beklerdi yedinci, sekizinci yaşlarda. Pamuk prenses de, acaba bekliyor muydu? Öyle ise beklediği oldu: Akıl almaz maceralar peşinde Kaf Dağı'ndaki en yüksek doruktan inip gelen bir kartal mıdır, yoksa bombardıman filolarının arasına dalmaya hazırlanan bir F/8888 avcı uçağı mı, anlayamadım; kollarını yana açmış, sıfır numara traşlı başı gerdan kırarcasına yana eğik, kısa ama olabileceği kadar hızlı adımlarla "uuuvvv" uğuldaya uğuldaya bir delikanlı beliriverdi yanında pamuk prensesin. Hızla geçti, sonra aynı hızla döndü, solladı, sağa geçti, bir çember çizdi, uzaklaşacakmış gibi yaptı, ama yıldırım gibi döndü, bir çember daha çizdi. Bu arada kanatlar, görülmemiş bir fiyaka ile bir sağa, bir sola yatıyor ve kartal mıdır, jet mi ne, boyuna "uuuvvv"luyordu. Belli belirsiz kanat sürünmeleri de oldu. Pamuk prensese gelince, o durdu, olmadı, yana çekildi, olmadı, koşup kaçmak istedi, olmadı, karşı kaldırıma geçeyim dedi, gene olmadı. Ve pamuk prenses kurtulmak, kaçmak istedikçe kartal -veya jet- daha bir korkunç "uuuvvv"larla daha dar çemberler çizdi etrafında. Pamuk prenses öfkeli. Pamuk prenses korkmuş. Pamuk prenses üzgün.
Sayfa 252·Kitabı okudu
Kanlı, anlaşılmaz ibareler şimdi gözümün önünde sergilenen ölüm piyesine dönüşmüştü.