Sen Fatih'liydin; tertemiz bir mahallenin gül gibi çocuğuydun. Talebeliğin, arkadaşlığın, her şeyin, her şeyin makbuldu: Sonra daha genç yaşta eline kurulu bir düzen geçmişti. Sen onu devraldığından daha iyi bir hale getirmek üzere idin ve yanında annen vardı.
Sonra bir gün; ne oldu, nasıl oldu bunu hâlâ bilmezler, sen kendini buralarda bu halde buluverdin. Daha önce annen kalkıp öbür oğlunun yanına gitmişti.
Bunu hâlâ itiraf edememekte ne mânâ var? O, ağabeyinin yanına senden kaçmak için gitti. Annen senden kaçmıştı. Fakat senden ilk defa kaçan muhakkak ki o değildi. Ondan, daha aylarca evvel bizzat sen, kendinden uzaklaşabilmek için gaddar bir boğuşmaya girişmiştin.
Sende, sana en yakın olan yerinde, öldürmek, parça parça, didik didik etmek istediğin bir şey vardı. Sen, can alacak yerine vurdum zannettikçe o, bir masal canavarı biraz daha canlanıyor, tırnaklarını ciğerlerine biraz daha gömüyordu.
İçmiye başladın; hem de deli gibi içiyordun. Kaç gece, geç vakit, yağmur çiselerken, kimsesiz sokaklarda boğulur gibi hıçkıra hıçkıra koştun. İçinde, tam şuranda, canevinde bir boşluk vardı. Kıvrılıverecek, iki büklüm oluverecek gibi olurdun. Bunun devâsını kimlerde aramadın, nelerde aramadın? Benliğini parça parça koparıp atmak, parça parça yeni baştan teşekkül etmek ister gibiydin. Fakat o boşluk son parçadan ilk parçaya yenilmez bir inatla intikal ediyor ve seni biraz daha çileden çıkarıyordu.
Annen bu vahşi boğuşmayı, sevgisiyle, gözyaşlariyle önliyebileceğini, sonuna kadar ümit etmiş ve ayrılırken de bir ölüden ayrılır gibi ayrılmıştı.
Artık seni, her hafta sonu, bazı rakamlara bakmıya ve bir iki yeri imzalamıya tabi tutuyorlar sonra da harcıyabileceğinden ne eksik ne de fazla bir sürü para veriyorlardı.
Bütün bunlara sebep ne idi?
Sebep ne olacak; o zamanlar