(...) Mutlak hakikat ALLAH'dır.
Kâinatda ne varsa ondan...
Fakat hiçbir şey O değil...
O'nun dışında değiliz...
O’nun dışında olmadığımızdan O’nu göremiyoruz.
“Ne yapalım?” deme...
Aynaya kendine bak yeter.
Kendi kendini yoğur...
Bul kendini!..
Kendi maddî cesedinde mekân olan mekânsızla dost olmaya çalış!
Bu dostluk için yaratıldığını da unutma…
Bir objenin veya durumun bir şekilde tehdit edici olduğuna inanıyorsak o obje veya durum ancak o zaman anksiyete uyandırıcı olabilir. Örneğin panik bozukluğu olan bireylerde panik atak esnasında ani ortaya çıkan fiziksel algıların katastrofik yanlış yorumu rahatsızlığı kötüleştirir ve yaşanan zorlukları devamlı kılar ("kalp krizi geçiriyorum", "aklımı kaçırıyorum", "kontrolümü kaybedeceğim"). Eğer kişi panik semptomlarını daha zararsız bir nedene atfedebilirse ("son zamanlarda çok stresliyim") anksiyetenin klinik düzeylerinin ortaya çıkma ihtimali daha düşük olur.
Bu koskoca varoluşun içindeki küçücük akıllarımız, kısacık ömürlerimiz, pek kısıtlı deneyimlerimiz ve maalesef hemen hepsini etrafmızdan ezberleme yöntemiyle aldığımız nice inancımız, bize bu konuda çok da yardımcı olamıyor. Hiç yardımcı olmuyor demeyelim, bunların hepsi başlangıç düzeyinde bize "buralarda ne olup bittiğine dair" bir fikir veriyor elbette; fakat yaşadıkça, deneyimledikçe, öğrendikçe, düşündükçe, o ilk kanılar o eski yargılar yavaş yavaş değişiyor. Değişmek zorunda kalıyor.
Bir Arap'ı kurtarmak için kendisi aç kalmaktan kaçınmayan bir rahibin, bir Yahudi'yi kurtararak ona hâlâ inanılacak bir şeylerin var olduğunu gösteren bir Arap'ın, kendi sırasını beklerken ölüm döşeğindeki bir Arap'ı kollarının arasına alan bir Yahudi'nin; tüm o olağanüstü anlarıyla insanların dünyasının hikâyesi bu.