Puan vermedi·252 syf.··
2026 14. kitabı
Sıkı bir İskender Pala okuru olarak, yazarın her kitabına büyük bir heyecanla başlarım. Beni tarihin derinliklerinde gezdiren, diliyle büyüleyen o alışık olduğum heybetli tarzını çok sevdiğim için Akşam Yıldızı’nı da büyük bir merakla elime aldım. Üstelik konu Göbeklitepe olunca beklentim katbekat artmıştı. Ancak kitabı bitirdiğimde dürüst olmak gerekirse içimde biraz buruk bir tat kaldı. Yazarın diğer eserleriyle kıyasladığımda, bunun biraz hafif ve benim için şaşırtıcı derecede durağan kaldığını düşündüm. Akşam Yıldızı, Göbeklitepe’ye ve ilk çağ tarihine merakı olanlar için belki keyifli bir zaman geçirme kitabı olabilir. Ancak okumaya alışılmış İskender Pala tarzı beklentisiyle oturuyorsanız, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz..
Akşam Yıldızıİskender Pala · Kapı Yayınları · 20208,1bin okunma
İyi ki seni tanıdım cibran.
10/10
·56 syf.··
2026 23. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 18:45
Cidden uzun zamandır beni bu kadar içine çeken bir kitap okumamıştım. Böyle normalde kitap okurken bazen kafam dağılıyor, dalıp gidiyorum falan ama bunda sürekli durup düşündüm. Bazı sayfaları tekrar açıp tekrar okudum çünkü adam resmen insanın içini görüp yazmış gibi. Hani bazen içinde bir his olur ama anlatamazsın ya, kelimeye dökemezsin… kitap boyunca tam olarak onu hissettim. Sanki benim içimde duran şeyleri biri oturmuş sakin sakin anlatmış. Kitabın olayı zaten klasik bir hikâye anlatmak değil. Öyle aksiyon olsun, olaylar dönsün kafasında bir kitap değil ama buna rağmen insanı aşırı bağlıyor. Çünkü direkt ruh hâline oynuyor. Özellikle yalnızlıkla ilgili kısımlar baya vurdu beni. İnsan bazen kalabalığın içinde bile kendini aşırı yalnız hissediyor ya, kitap o hissi öyle temiz anlatıyor ki ister istemez kendinden bir şey buluyorsun. Bazı cümlelerde bildiğin durdum, tavana baktım falan. Öyle bir etki bıraktı. Bir de kitabın garip bir huzuru var. Ama öyle mutlu eden huzur değil, daha çok insanın içini sessizleştiren bir huzur. Okurken sanki dünyadan biraz kopuyorsun. Telefonu falan bırakıp sadece okumak istedim. Çünkü her sayfada insanı yavaşlatan bir şey var. Günlük hayatta sürekli bir koşuşturma içindeyiz ya, bu kitap resmen “dur biraz” diyor insana. Kendinle kalmanı sağlıyor. Halil Cibran’ın dili de aşırı farklı geldi bana. Çok ağır yazmıyor aslında, baya sade ama etkisi fazla. Bazı yazarlar süslü cümlelerle derin olmaya çalışıyor, bunda öyle bir kasıntı yok. Adam direkt kalpten yazmış gibi. O yüzden okurken yapay hissettirmiyor. Samimi geliyor. Zaten en sevdiğim tarafı da buydu. Kitap bana bir şey kanıtlamaya çalışmıyor, sadece hissettiriyor. Bitirdiğimde garip bir boşluk kaldı içimde. Böyle kötü bir boşluk değil ama tarif etmesi zor bir his. Sanki biri uzun uzun
1000Kitap
Ermişin BahçesiHalil Cibran · İş Bankası Kültür Yayınları · 202518,5bin okunma
Reklam
Puan vermedi·72 syf.··
2023 51. kitabı
Sistem İçinde Bir Hiçlik İradı ‎ ‎Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si, sadece bir katibin hikayesi değil, aslında modernitenin, çalışma hayatının ve insanın "işlevsellik" üzerinden tanımlandığı bir düzenin iflas belgesidir. Bartleby, "yapmamayı tercih ederim" cümlesiyle, dünyadaki tüm zorunluluklara karşı en radikal direnişi başlatır. İnsan, içinde bulunduğu toplumun beklentileri altında ezilirken, karakterinin de yavaş yavaş aşındığına tanık olur. “Ama öyledir, bağnaz kafaların sürekli baskısı, sonunda daha cömert olanların tüm kararlılığını yer bitirir” tespiti, Bartleby’nin pasif direnişinin aslında neden kaçınılmaz olduğunu açıklar. Toplum, herkesin aynı ritimle yürüdüğü bir orkestra gibi işlerken; bu ritme uymayı reddeden Bartleby, sadece "cömert" olanın (yani ruhunu korumaya çalışan bireyin) sistem tarafından nasıl tüketilip öğütüldüğünü gösterir. ‎ ‎Melville, karakterlerini birer prototip gibi işlerken aslında insan doğasının en temel iki zaafını ustalıkla eleştirir: “Her zaman iki şeytani gücün kurbanı olduğunu düşünmüşümdür: hırs ve hazımsızlık.” Bu iki güç; hem fiziksel hem de zihinsel dünyamızı yöneten, bizi sürekli "bir şeyler üretmeye" veya "bir şeyler tüketmeye" zorlayan modern yaşamın iki ucu gibidir. Bartleby ise bu iki gücün de ötesinde, tam bir hiçlikte durur; ne hırsı vardır ne de dünyevi bir açlığı. O, sistemin ihtiyaç duyduğu hiçbir şeye sahip değildir. Bartleby'nin "anormalliği", sistemin mantıksal sınırlarını zorlar. Çünkü mantık, "neden" sorusunu sorar; ancak Bartleby'nin dünyasında bir "neden" yoktur, sadece bir "tercih" vardır. “O zaman da, tabiatımızın olağan kusurlarına sahip bir insan böyle bir anormallik, böyle bir mantıksızlık karşısında acı acı bağırmadan nasıl durabilir?” Bu çaresiz haykırış, aslında statükonun, karşısındaki
Edebiyat
Katip BartlebyHerman Melville · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202215,5bin okunma
Sonsuz Bir Bekleyiş
Puan vermedi·232 syf.·
2026 26. kitabı
Tatar Çölü, yüzeyde bir askerin sınır boyundaki görevini anlatır gibi görünse de derinlerde insanın zamanla, anlamsızlıkla ve kendi yarattığı illüzyonlarla olan savaşını işler. Giovanni Drogo'nun Bastiani Kalesi'ne atanmasıyla başlayan bu hikaye, aslında hepimizin hayatında pusuya yatmış o tehlikenin sarsıcı bir özetidir: Yaşamı ertelemek. Drogo, kaleye ilk geldiğinde kalenin bu sıkıcı rutininden kaçmak ister. Ancak sırf "kariyerinde leke bırakmamak" ve dış dünyanın (amirlerinin, toplumun) gözünde iyi görünmek adına bu süreci rasyonalize eder. Drogo'nun asıl trajedisi dış dünyanın karmaşasından ve seçim yapma zorunluluğundan korkmasıdır. Şehrin karmaşık kararlar sistemi onu ürkütür; bu yüzden kalenin katı kuralları, üniformaları ve hiçbir şeyin değişmediği rutini onun sığındığı bir "konfor alanı" halini alır. Kendi özgürlüğünden kaçmak için, kendini yüce bir göreve adadığı yalanına sığınır. Romandaki mekan tercihleri de buna göre yapılmıştır: Uçsuz bucaksız, sessiz çöl; varoluşun o formsuz ve anlamsız boşluğunu simgeler. Askerlerin yıllarca ufukta gözlediği "Tatarlar" ise, bu boşluğu doldurması umulan, hayatımıza bir anda sihirli bir anlam katacağına inandığımız o dışsal kurtarıcılardır. Kusursuz bir eş, mükemmel bir iş veya bir gün gelecek o "büyük an" gibi. Drogo o kadar geleceğe yönelik bir düşünceye hapsolur ki içinde yaşadığı anı yani hayatı ıskalamaya başlar. Beklediği o büyük gün geldiğinde ise aslında gerçeklerle yüzleşeceği an da gelmiştir. Uğruna hayatını verdiği bekleyiş anı geldiğinde o anda kendisine yer yoktur ve kapı dışarı edilir. Tek başına bir han odasında ölümü beklerken tüm hayatı gözünün önünden geçerken aslında beklediğinin ''ölüm'' olduğunu fark eder ve ona kahramanca(!) karşı koymak ister ve ölümü gülümseyerek karşılar. Ancak bana göre
Tatar ÇölüDino Buzzati · İletişim Yayınevi · 201819,8bin okunma
Puan vermedi·152 syf.··
2023 105. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 06 Kasım 2023 06:32
‎​Horace Walpole’un 1764 yılında kaleme aldığı Otranto Şatosu, sadece gotik edebiyatın değil, aslında modern korku türünün de atasıdır. Bir şatonun taş duvarları arasına sıkışmış bu anlatı, insanoğlunun en ilkel korkularını –ölüm, lanetler ve kaçınılmaz kader– bir senfoni gibi işler. ‎ ‎Walpole’un dünyasında insan, kendi kaderinin rehinesi gibidir. Romanın satır aralarında gezinirken, karakterlerin içsel çöküşüne şahit oluruz. “Kötü bir dünya burası; onu pişmanlıkla terk etmemi gerektiren bir şey yok” cümlesi, Gotik edebiyatın o meşhur melankolisini özetler. Walpole, yaşamı bir sürgün gibi sunarken, karakterlerini bu sürgünde kendi gölgeleriyle yüzleştirir. Gotik kurgu, çoğu zaman içsel bir boğulmayı anlatır ancak bu boğulma dışarıdan izlendiğinde bambaşka bir hakikate bürünür: “Bazen bir seyirci, oyunculardan daha iyi görebilir oyunu.” Bu alıntı, romandaki trajedinin sadece karakterlerin suçu olmadığını, aslında bir "kurgu" içinde piyon gibi hareket ettiklerini hatırlatır. Okuyucu olarak bizler de o şatodaki hayaletleri ve gizli geçitleri izleyen, ancak olan bitene müdahale edemeyen o "seyirci"yiz. ‎ ‎Gotik edebiyat, doğaüstü olanın rasyonel olanı bozguna uğratmasıdır. Walpole bunu öyle keskin bir noktaya taşır ki; “Doğa sesini yitirdiği anda, kahramanlar da aklını yitirmiş olur.” Doğanın (mantığın) sustuğu yerde, korku ve delilik başlar. Şatoda yankılanan her ayak sesi, aslında aklın yavaş yavaş terk ettiği bir zihnin çığlığı gibidir. Gotik edebiyatın en temel karakteri, aslında bu şatonun kendisidir. Walpole, Otranto Şatosu’nu sadece bir olay örgüsü mekanı olarak değil, yaşayan, nefes alan ve içine girenlerin zihnini büken bir varlık olarak kurgular. Taş duvarlar, gizli geçitler ve karanlık dehlizler, insanın bastırılmış korkularının dışavurumudur. Şatonun mimarisi,
Edebiyat
Otranto ŞatosuHorace Walpole · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20172,615 okunma
Ahh güzel vatan
10/10
·437 syf.·
2026 14. kitabı
Bu ülkede herkes her iyiliği de her kötülüğü de kendini vatansever görerek yapıyor. Yıllar geçmiş hiçbir şey değişmemiş. Bugün minnetle andığımız hasret olduğumuz kuvayi milliye ruhu o yıllarda vatan hainliği olarak ilan edilmiş. Tıpkı bugün olduğu gibi ülkede olanlara sesinizi cikardiginızda terörist ilan edilmek gibi. Kitaptaki karakterlerin her biri tanımaya değer. Atatürk ve silah arkadaşları deriz ya hep işte bu kitapta geri plandaki silahsız arkadaşları da tanıyoruz neler çektiklerini anlıyoruz. Devam kitapları da okuyacağım, okunması gereken bir kitap, çok beğendim beni sardı ve dünyasına aldı, böyle kitapları seviyorum
Esir Şehrin İnsanlarıKemal Tahir · İthaki Yayınları · 201913,3bin okunma
Reklam
Reklam