• 690 syf.
    ·Beğendi·10/10
    *Spoiler içerir* (ama eminim filmini çoğu kişi izlediği için zaten spoilerkarı biliyorsunuz:)


    Serinin ilk kitabına inceleme yapmıştım ve şimdi neredeyse bir yıl sonra seriyi tamamlıyorum. Herkesin hayatında keşke dediği şeyler vardır, benim için bunlardan bir taneai Harry Potter ile ilk çıktığında yani ben çocukken karşılaşmış olmak... Bunu öyle çok isterdim ki.. Şimdi olduğu gibi anlayamazdım belki ama yine de o zaman daha çok tadını çıkarırmışım gibi geliyor. Filmleri izlerken en çok sıkıldığım film Ölüm Yadigarları I olmuştu. Çok durağandı ve yeter artık savaşın diyordum. Felsefe taşından itibaren en sevdiğim karakter Ron'du hala öyle diyebilirim. Harry Potter'ın yanında ikinci planda olmasına rağmen bundan asla gocunmayan bir çocuk. Bunu nasıl başardığını hala bilemiyorum ama bu yüzden Ron'a gerçekten hayranım. O tam bir Weasley... Azkaban Tutsağı'na gelene kadar en sevdiğim kişi o olmuştu ama Azkaban'dan sonra Remus Lupin ile tanıştım. Lupin benim bu seride en çok sevdiğim karakter oldu. Ron'un yerini alacak kadar.. Aslında Ron ile biraz benziyorlar. Lupin'de bir Potter'ın yanında ikinci hatta üçüncü plandaydı çünkü Sirius vardı. Buraya gelene kadar olan ölümlerin içinde en kötüsüydü Sirius'un ki.. Azkabanda kaç yıl kaldıktan sonra yaşamayı fazlasıyla hak ediyordu bence.. Geçirecek çok güzel zamanları olabilirdi. Ama bu kısımda yani bu kitapta Lupin ve Tonks'un ölmesi. En sevdiğim karakterin ölmesi beni aşırı yıktı.. Tabi ki ben de önceden filmlerini izlemiştim. Okurken de o sahne gözümde canlandı. Tonk ve Lupin el ele... Hayatım boyunca da hep gözüm dolu olacak o anı görünce.. Lupin'in yanı sıra Fred....... Bu kitabın diğer büyük yıkımıydı. Rowling kendi sönüklüğünü sanırım Harry Potter'ı parlatarak yaşatmak istemiş olsa gerek. Kitapta her daim en önemli kişi Harry oldu. Mesela George.. Fred öldükten yıllar sonra ne halde göremedik.. Kitap da Teddy'den yalnızca Victorie ile oynaşırken görüldüğünden bahsediliyor.... Teddy anne ve babasının üzüntüsünü unutmuş tabi yıllar geçmiş üzerinden ama yine de vaftiz babası Harry ile bu üzüntüyü paylaşırken bir anı görmek isterdim. Rowling bu yüzden bana çok bencilmiş gibi geliyor... Devamı olmazdı biliyorum ama yine de kopukluklar hiç olmasın isterdim. Daha uzun bir 19 yıl sonra bölümü isterdim. Tabi benim istememle olmuyor ama eminim ki çoğu Potterhead'de bunu isterdi...
  • 690 syf.
    ·7/10
    Ve işte geldik yolun sonuna, son kitaba!

    Ama en başından söyleyeyim, okumadan önce düşlediğim incelemeyi yazamayacağım şuan… çünkü düşlediğim o heyecanı, o tadı alamadım bu kitapta.

    Melez Prensten sonra gerçekten yerimde duramıyordum, enerjiyle dolmuştum böyle ve Ölüm Yadigarlarını o kadar merak ediyordum ki, birde final olduğu için asıl savaşı falan okuyacağım için, kitap okuma sınavının kitabına başlamayıp bir çılgınlık yaptım ve Ölüm Yadirgarları’na başladım. Pişman da değilim zaten de, sadece kesinlikle beklediğim bu değildi.

    Kitabın beş yüz sayfası, hiç abartmıyorum, şu madalyonu bulmak için giriştikleri işlere ayrılmış elli sayfa falan olmasa, o kadaaaar sıkıcıydı ki, parça parça, uyukluya uyukluya okudum. Gerçekten kitap zaten 700 sayfa ve 500 sayfası berbattı. Tek okuduğunuz Hermione, Ron ve Harry’nin bitmek bilmez kamplarıydı. Hani bu kampa 500 sayfa ayırmak neden Rowling? Anlam veremedim.

    Bu kitapta Harry, Dumbledore’un ona verdiği görevi, kalan Hortkulukları’ı bulabilmek için Hogwarts’a geri dönmüyor. Tabii Ron ve Hermione’de arkadaşlarını yalnız bırakmıyor ve onun peşinden gidiyor. Siz bu hortkulukların bulunacağını, bulunurken yaşadıkları heyecanı, aksiyonları falan okuyacağım sanıyorsunuz ama öyle değil. Ne yaptıklarını belki spoi olur diye (ki sanmıyorum ama) yazmayacağım ama kesinlikle böyle bir şey okumadığımı belirtmeyelim.

    Her şey son iki yüz sayfa da oldu ve evet, nefes kesici olsa da, her şey üst üste gelmiş gibi hissetmekten kendimi alamadım. Çünkü gerçekten öyleydi zaten. Hortkuluklar araya kaynadı gitti, karakterlerin ölümlerine üzülecek fırsatım olmadı, zaten iki kişi hariç kimlerin öleceğini canım arkadaşlarım sağ olsun, biliyordum. Grindelwald diye diye dolanan insanları görünce bu herifin numarası neymiş diye de aşırı merak ediyordum ve bir yıkım da buradan geldi, sağ olasın Rowling. Bana kalırsa adamın hiçbir özelliği yok. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse, beklediğim o büyük savaş bile yeterince büyük değildi zaten. Belki ben beklentimi yüksek tutmuştum ama haklıyım yani, koskoca Harry Potter finali, bir zahmet beklentimi yüksek tutayım.

    Kitapta en sevdiğim şey, şu Ölüm Yadigarlar’ı meselesi ve… ve… ve’sini ölüm yadigarlar’ı meselesini biraz açtıktan sonra yazacağım, azıcık gerilim olsun. Ölüm Yadigarlarının aslında hikayesi çok hoşuma gitti. Yani belki saçmadır ama ben kitaplarda geçen böyle küçük hikayeleri çok seven birisi olarak, Ölüm Yadigarlarının hikayesini de çok sevdim ve şu an aşırı derecede Ozan Beedle’nin Hikayelerini okumak istiyorum. Şu sınav haftasını bir aşayım, her şeye saldıracağım gerçekten.

    Ve şimdi sırada, ve var. Ve… tabii ki Snape yahu. Zümrüdüanka da Snape hakkında bir şeyler öğrendiğimi sanan zavallı ben, bu kitapta çok kötü oldum Snape hakkında ki o şeyleri öğrenince. Yani gerçekten hala okumayanlar için bu tatlı büyüyü bozmak istemiyorum, tabii onca inceleme arasında benimkini bulur musunuz bilemem o yüzden yazacağım gitsin. Bulursanız da sizin şanssızlığınız olsun artık djkfdv

    Snape’in küçüklüğü, Petunia ve Lily’nin küçüklüğü, Snape ve Lily’nin nasıl tanıştığı, çok az da olsa arkadaşlıklarını okudum ve filmden de bir kesit görünce gerçekten aşık oldum ya. O kadar kalp kırıcı ve tatlı ki… Bu kitabın böyle sıkıcı olacağını bilsem, sırf Snape’in o kısımları için okurdum bunu, gerçekten gerçekten gerçekten.

    Bu kitapta Snape’in neden Melez Prens’te öyle saçma sapan davrandığını falan her şeyi öğreniyorsunuz. Onun aslında ne kadar cesur olduğunu… Gerçekten kendime o kadar kızıyorum ki… Melez Prens’ten sonra ben bile Snape’ten birazcık şey olmuştum… YA BUNU İTİRAF ETMEK İSTEMİYORUM! Birazcık soğumuştum ama bu kitapta… kesinlikle kalbim hem sımsıcak hem paramparça oldu. Snape bu zamana kadar en sevdiğim karakterler arasında. Her şeyiyle benim için çok özel.

    Sadece tek bir şey daha, şu ‘always’ repliği varya, filmde nasıldır bilmiyorum ama kitapta okuyunca başta hiçbir şey anlamadım kitabı bitirene kadar ve ben doğru repliğimi okudum ya bu ne ki falan oldum dhdjfhdjhfjdjhd cidden o kafa karışıklığım çok komikti. Always dedikleri bu mudur oldum baya bir hüsrana uğramıştım ama kitabı bitirdikten sonra biraz daha anlamlı bir hale büründü neyse ki.

    Seksen yaşında sallanan sandalyem de muhtemelen Asla Vazgeçme, Kargalar Meclisi ya da Harry Potter okuyor olurum ama birisi bana ‘bunca zamandan sonra mı?’ diye sorarsa, cevabımın ‘her zaman’ olacağı kesin. (nE dİyOsun ZüLaL?)

    Ve son olarak bu yazıyı Instagram’da bulduğumuz ama var olmayan o güzel şarkının sözlerini yazarak bitirmek istiyorum çünkü şarkı tamamen Snape’i anlatıyor ve çok kalp kırıcı ve çok güzel.

    "İşte Bağıran Baraka’dayız.
    İşte sonunda sondayız.
    Ellerim soğuk, pelerinim nemli.
    Kan, boynumdan aşağı akıyor.
    Benim soylu aşkım ve nefretim.
    Burada, yaptığım bütün hataların kefaletini ödüyorum.
    Önünde özgür olabilirim.
    Sana bütün anılarımı veriyorum.
    Hepsini al, son fedakarlığım.
    Ve bana annenin gözleriyle bak.
    Bu unutulmaz acıyı senin için üstlendim.
    Bu unutulmaz acı, aşktan doğdu.
    Ve her seferinde senin yüzünü görüp,
    Yaptığım tüm seçimleri hatırlıyorum.
    Benim soylu aşkım ve nefretim.
    Burada, yaptığım bütün hataların kefaletini ödüyorum.
    Önünde özgür olabilirim.
    Sana bütün anılarımı veriyorum.
    Hepsini al, son fedakarlığım.
    Ve bana annenin gözleriyle bak.
    Bana bak.
    Bana bak…"