• Pencereyi açtım. Ve de yüreğimi. Odaya güneş doldu, ruhuma aşk...
  • Bugün size bir roman kahramanı tanıtacağım. Adı Winston Smith. Yine erken okudum diyebileceğim bir kitaptan bu kahramanımız. George Orwell 1984. Ama kitabın basım yılı 1948. Winston Smith Londra' da Gerçek Bakanlığında orta sınıf bir memur statüsünde çalışan bir adamdır. Görevi iktidardaki İNGSOS (İngiliz sosyalist)partinin başkanı Büyük Birader' i hep haklı çıkarmak için, basılan her gazeteyi ve dergiyi denetleyip Büyük Birader' in gerçekleşmeyen kehanetlerini ortadan kaldırmak ve değiştirmektir. Baskıcı bir iktidar rejiminde görev yapmaktadır ve Büyük Birader ' e karşı içten içe düşmanlık beslemektedir. Çocukken çok zor zamanlar geçirmiş fakir bir ailenin çocuğudur. Küçük yaşta babasını kaybetmiş annesinden ve kardeşinden de ayrı kalmıştır ve onların akıbetini öğrenememiştir. Partinin gerçekleri nasıl değiştirdiğini bilmektedir ve sorgulama yeteneğine sahiptir. En büyük korkusu farelerdir. Geçmişte olan biteni merak eder ve çocukluğunu hatırlamaya çalışır. Çünkü bağ kurmayı önemser. Parti çok kapsamlı bir politika izlemektedir ama Winston Smith davranış olarak diğer partililere uysa da zihnen ve kalben onlardan tamamen farklı düşünmektedir. Davranışlarının diğer partililere benzemesinin sebebiyse tele ekran denilen denetim mekanizmalarının var olmasıdır. Partinin kurallarına göre insanların aşk yaşaması doğru değildir. Cinsel ilişki haz alınacak bir davranış değildir ve insanlar sadece partinin sürekliliğini sağlamak için çocuk doğurmak adına cinsel ilişkiye girmelidir. Winston,Seks Karşıtı Gençlik Birliğinden Julia ile aşk yaşamaya başlar. Partiyi ve düzeni Proleterler denen ülkenin nüfus olarak güçlü ama sosyoekonomik yönden zayıf olan kesiminin yıkabileceğini düşünmektedir. İNGSOS kendisin davranışlarını denetleyebilir, belki düşüncelerini de kontrol altına alabilir ancak kalbini asla teslim alamaz diye düşünmektedir. Sevgi Bakanlığından O'brein adındaki üst düzey memur kendini İNGSOS karşıtı bir ajan olarak tanıtır ve Winston ile yakınlık kurar. Amacı Winston' ı tutuklamaktır ve ona tuzak kurar. Winston uzun işkencelere maruz kalır ve hafızasındaki her şey silinir. Artık parti düşüncelerini de esir almıştır. Geriye bir tek kalbi kalmıştır Julia' ya ihanet etmemiştir. Partinin buna da bir çözümü vardır. Tutuklu olan herkesin gitmekten korktuğu oda. Bu odada işkence ve ölüm yoktur. Bu odada o odaya kim girecekse o kişinin en büyük zaafı vardır. Yani Winston için fare. Winston ın suratı lağım farelerine temas edeceği sırada Winston Julia' ya ihanet eder ve bu durumun onun başına gelmesini ve kendisini bu odadan çıkarmalarını söyler. Kalben de ihanet etmiştir. Artık eski Winston değildir. Uzun direniş sona ermiştir. Artık somut olan gerçek 2 x 2=4 değil partinin söylediği gibi 2 x 2= 5 tir.
  • Sesini kaybetmiş tarla kuşuyum sanki
    Düğünler kurulmuş meydan yeri
    Sarı buğday, kırmızı toprak,
    Dengıza eskisi ve çok esmer çocuk zamanlarda

    Suyun gölgesi vurmaz kuraklıktır bu tenimde gezinen
    Ayak tabanımda paslı çivi tadı
    Her adımda adımı unutuyorum gibi,
    ürkek ve telaşlı
    Taş evler içinde Seyyit Uso'nun zikre düşen sesi
    İçimde babamdan unutkan, kaçakçı sınırları
    Dünya, köy kadar uzak
    Dünya, köy kadar yakın
    Sonra Silvan sokaklarında zembilfroş
    Geceler uzun, günler kısa
    Yetişemiyorum sana

    Beş sınıfın iki odaya sığdığı ağlama duvarı okul dedikleri
    Saçlar üç numara traşlı
    Saçlarda makine izleri
    Kırmızı kurdele yakalı, aynasız ve yine de fiyakalı
    Acemi ve inatçı
    Korkak ve haylaz
    Sana koşuyorum bütün yaz

    İlk attar görününce tepeden,
    meraklı başlar toplanıyor, meraklı ve pantolonlar yamalı
    Hacı yağları, boncuk renkleri, şapkalı ve bıyıklı
    Atları var, yorgun
    Atları var, gözleri hüzün
    Oysa hepsinden ayrı şeker diyor gözlerimdeki çapak
    Oysa hala dudak kıyısında,
    asılı duruyor kırıntısı,
    baba bakkalından ve gizliden gofret beyazı
    Elimde elin gibi sıcak
    Boynumda soluğun gibi yaşamak
    Az ve çok
    Yazılıyor sana bu aşk

    ..........

    Gelirsen,
    asfalta yenilmeyecek toz kokan kazağım
    Gelirsen,
    orada, yeniden konuşmayı öğrenecek çocukluğum

    Yeniden doğduğum olursun şiirden
    Gelirsen.

    #avaşîn
  • İnsan evde birisi varken ben yalnız kalmak istiyorum diye çekilemiyor ayrı odaya
    Çekilse bile bir garip hissediyor
  • "Hayat dediğin, zâhirde ve bâtında birbiri ardınca açılıp duran kapılardan ibarettir.Hepsinin de sahibi ve açanı Hak Te'âlâ dır.
    Zâhiri kapıların anahtarlarını kendin arar bulursun ömrün boyunca.Gücünün yettiğini, azmini ve gayretini seferber ve dahi katık edip kendin açarsın. Kimi küçük bir odaya çıkarır seni, kimi uzun bir sofaya, kimi alabildiğine geniş,ferah bir avluya.
    Kimine fazla büyük gelir, kimine iyice dar."
  • Mirabelle kısaca Mira. Güzelliği ,belkide sanatın kendisini simgeleyen bir kadın.Modern güzellik.

    Anicet,dünyayı tanıması için ailesi tarafından büyük bir yolculuğa gönderilmiş bir genç.Anicet'in bir otelin lobisinde Arthur isimli bir adamla karşılaşmasıyla başlar roman.Arthur uzun bir söylev çeker ,bu söylev zaman ile uzamın ötesine geçmekle ilgilidir,elle tutulur bir ruh hali gibi.Bu söylevle romana müthiş bir giriş yapılmış olur ve baştan sona kadar harika bir sey okuduğumuzun farkında olarak sona kadar geliriz.Uzun zaman sonra okuduğun en güzel romandı diyebilirim.Aragon,kitabın önsözünde romanı yazarken ,kahramanını bir yerde Goethe ile karşılaştıracağını tasarladığını ama o sıralar daha çok Rimbaud'la meşgul olduğunu belirtiyor ki lobideki Arthur,Rimbaud'dan başkası değildir.
    Daha kimler kimler var romanda sırasıyla söyleyeceğim.

    Anicet,lobideki konuşmadan sonra kafası karışık, aydınlanma ile karanlıklaşma arasında bir ruh haliyle genç bir kadının odasında bulur kendini,hayatını değiştirecek bir kararın eşiğinde beklemektedir ki belki kendisi bile bilmiyordur ama o kararı zaten çoktan almıştır.
    Odadaki kadın Gümüş Gözlü Mirabelle'dir.Kısaca Mira diyeceğiz kendisine.Anicet,alaylı bir nutuk çeker,kibarlığı abartır,Mira bu sözlere toktur Anicet gibilerini çok görmüştür sohbet kavga havasında devam ederken odaya yedi tane maskeli adam girer.Hepsi Mira'nın aşıklarıdır.Değişik kurlarla Mira'yı etkilemeye çalışan 7 adam.Anicet örgüte girmekte tereddüt etmez,aradığı şey tam olarak budur.Arthuru düşünür ve güzeli elde etmeyle zaman ve uzamı aşacağını hayal eder.Ancak rakipleri zorludur.

    Mavi;ünlü bir ressamdır,zengindir,yeteneklidir.Mira'yı elde etmenin yolunu resim yapmakta aramaktadır,bir gün öyle bir resim yapacaktır ki Mira buna kayıtsız kalamayacaktır,güzeli sanatla kazanacağına inanmaktadır.Mavi ,yani büyük usta, Picasso'dur.

    Chipre;Nam-ı diğer "Yoksul Adam"
    Mavi'nin zıttıdır diyebiliriz.Arılığa ulaşmanın yolunu fakirlikte aramaktadır,Anicet onu ziyarete gittiğinde ,odasında elektrik olmadığından karanlıkta konuşurlar,birbirlerini göremezler yüzlerini hayal ederler ve bazen söylemedikleri şeyleri hayal ederek konuşurlar.Kitapta belkide en sevdiğim bölümler Chipre'nin dahil olduğu bölümlerdi.Chipre'nin Mira'yı elde etme taktiği belirsizdir.Aslında Mira pek umrunda değildir,Mira bir simgedir,güzel sanatların bir dalı olarak Mirabelle demek yanlış olmaz onun anlayışınca.Herneyse Chipre,Jean Chipre,Max Jacop'tur.

    Profösör Omme;
    Fizikçi,konuşması ve hediyeleri fizik kurallarının dışına çıkmaz ama en gerçeküstü kişi de oymuş gibi gözükür,Mira'ya tutkuyla aşık olan tek kişi odur bana göre,saplantı halini almıştır bu aşk.Kitapta dökülen gerçek gözyaşlarının iki tanesi ona aittir,ki topu topu üç gözyaşı dökülür sahte olmayan.Diğer damla ise Mira'nın ansızın evlendiği Gonzales tarafından akıtılır,Mira'nın gerçek oluşu da bu evlilikle tescillenmiş olur işte.Bu evlilik kitap için önemlidir,daha sonra tekrar değinmek üzere sıralamaya devam ediyorum.Fizikçi,tutkulu aşık,Valery'dir.

    Mucize Melek;
    Grubun en içten konuşan kişisidir,kafası karışık olan Anicet'i allak bullak eder,aşkını göstermekte beceriksizdir belkide aşık değildir ,benim yorumuma göre ki genelde yorumlarım pek güvenilir değildir, anlamak için kitabı okumalısınız demekten başka diyecek lafım yok size.Melek,bana göre güzellik arayışını Anicetde bulmayı umut eder.Yeri gelmişken Mira'yı güzel bir kadın olarak düşünebileceğimiz gibi güzelliği arayış olarak da düşünebiliriz.Bence bu sekiz adamdan dördü Mira'yı güzelliği arayış,sanat,ulaşılamaz olana özlem olarak görmektedirler.Bir tanesi ise gerçek bir kadın olarak.Geriye kalan üç kişiyse sırası gelince belirtilecektir.Anicet'i sona saklıyorum.Mucize Melek,Anicet'in birazda üstten baktığı Cocteau'dan başkası değildir.

    Pol;
    Kitap boyunca saçma sapan hareketler yapar durur,en sinir olduğum kişi Pol olmuştur,bir akbaba gibi dolaşır,işi gücü arkadaşlarının metreslerine sarkıntılık yapmaktır.Anicet bir ara onu intihar etmeyi beceremeyip sandalyeden düşerken hayal eder,sızlanmalarını saymazsak sessiz film gibidir,kitaptada bu görüntü verilmek istenmiş gibidir.Pol'un Mira anlayışı ise verilmemiştir bana göre,pek önem verilmemiştir diyebilirim belkide Aragonda benim gibi hiç sevmiyordur bu adamı.Pol,Şarlo'dur yani Charlie Chaplin.

    Marki;
    Söyleyecek çok şey yok onun hakkında,Aragonda kimliğini açık etmemiştir fakat Arogon araştırıcıları onun İtalyan şair Gabriele D'anunzio
    olduğunu söylerler.Marki'nin işi değerli eserleri çalıp ülke dışında özellikle Amerikalı müşterilerine satmaktır.

    Baptista Ajamais;
    Söylevci,belkide bu maskeliker teşkilatının kurucusu odur kimbilir.
    Baptista'nın Mirayi elde etmek için bir eylemde bulunduğu görülmez ama sürekli eylemden bahseder. Arkadaşlarını cesaretlendirir eyleme geçmeleri için ,Mirayı ele geçirmek için söylevler verir. Ama neden ? Onunda gizli bir plani mi vardir? Baptista'nın Mirabelle anlayışı gerçeği aramaktır ama gerçeküstü bir şekilde.Ona göre gerçeğe gerçeküstü düşüncelerle ulaşılabilir ancak.Kitabın sonlarına doğru haklı oldugu ortaya çıkar.Mira'yı evlendikten sonra köşeye sıkıştıran odur,köşeye sıkıştığını anlayan Mira sabahlığından kaza süsü vererek ayrılır,çırılçıplak karşısındadır Babtista'nın.Bu çıplaklıkla kendini gizlemek istemektedir ama Baptista oyuna gelmez.Mira ete kemiğe bürünmüş bir halde karşısındadır artık ama o aradığını zaten bulmuştur yada daha doğrusu bulduğu şeyi ispat etmiştir.Gerçeklere ulaşmak için gerçeküstü bir düşünce gerekmektedir.Baptiste Ajamais,sessiz adam,hilekar kitabın bence en acımasız karakteri Andre Breton'dur.

    Anicet;
    Onu anlatmaya kalksam kitabın tümünü anlatmam gerekir ve yinede eksik kalır,o yüzden kısa keseceğim.Modern güzelligi arama sistemini aramakla başlar işe, bulur mu pek emin değilim.Ele avuca sığmaz, bir katagoriye girmez,hepsinin üstündedir ve karşısındadır,bir arayışın adamıdır.Anicet,yazarın kendisidir.Tıpkı yazar gibi her şeyin içindedir ama her şeyin karşısındadır.Breton ile birlikte Gerçeküstücüluk akımını başlatmıştır fakat akıma en ters işleride yine kendisi yapmıştır.Breton'a göre roman küçümsenecek bir çabadır,romana hiç kıymet vermez ama Aragon durup dururken bir roman yazar hemde yer yer alaycı bir roman.Buna karşın kitabın sonlarına doğru,avukatıyla konuşurken Anicet şu ayrımı dile getirerek Breton'u selamlar.Sadece gerçekleri söylediğimde bana inanmıyorsunuz ne zaman yalan söylemeye başlasam inandırıcı buluyorsunuz.

    Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar.Kitabı tekrar okusam belkide bu yazdıklarımdan bambaşka şeyler yazardım.Öyle bir kitap bu her okunuşta farklı anlamlar, hiç ayırdına varılmayan bir sürü hoş ayrıntıyla dolu.
  • (Eleştirilerinizi bekliyorum, sevgiler.)

    Sumru, kasvetli bir sonbahar akşamında, rüzgâr önünden vınlayarak geçerken, kaldırımda hızlı adımlarla yürüyordu.
    Şehirden kaçıyordu. Ailesinden, erkek arkadaşından, sosyal hayatından, her şeyden.
    Babasının gece geç saatlerde sarhoş bir şekilde eve gelip annesine şiddet uygulamasından... kimsenin ona bir şey diyememesinden... her seferinde onu rezil etmesinden... bıkmıştı. Aslında, annesini o yıkık dökük harabede, onunla baş başa bırakmasına gönlü el vermiyordu, ama kendi geleceği için bunu yapacaktı. Hayat acımasızdı ve bencil olmayı gerektiriyordu.
    Annesiyle beraber gidebilirdi, ama annesinin kabul etmeyeceğine emindi. Güçsüz bir kadındı annesi. İstese, Sumru'yu babasıyla bırakıp, kendisi annesinin evine gidebilirdi, ama yapmamıştı. Ve şimdi, o annesini bırakıp gidiyordu.

    Babası kahvehanedeydi, annesi de mahalle düğününe gitmişti. "Tarihteki Güçlü Kadınlar" kitabını okurken, birden bu fikir aklına gelmişti. Annesi gibi güçsüz bir kadın olmayacaktı. Kendi ayakları üstünde duracak, kendine ait bir yaşantısı olacak, her gece bağırış sesleri duymak zorunda kalmayacaktı.
    Babası, Sumru 19 yaşında olduğu halde, onun bir müzik grubuna katılmasına izin vermiyordu; üstelik çok yetenekliydi.  Ritim gitaristti. Hem bu sayede, yurtdışındaki yaşamında, kolayca, kendi ayakları üstünde durabilecekti; çünkü, eğer bir ritim gitaristsen, birkaç saat içinde kolayca bir grup bulurdun.
    Dolabın üstündeki valizi aldı, ve hemen içini doldurmaya başladı: Birkaç parça giysi, ona yetecek kadar para, gitarı, pasaportu, telefonu, en sevdiği Rock and Roll grubu olan AC/DC'e ait bir poster, ve birkaç kişisel eşya.
    Kapıya doğru yürümeye başlamıştı ki, not bırakması aklına geldi. Masanın başına geçti ve yazmaya koyuldu:

    "Yurtdışına kaçıyorum. Beni merak etmeyin. Yetenekli bir ritim gitaristim, ve kolayca para kazanabilirim. Yurtdışındaki hayatımı düzene alayım, tekrar gelirim Türkiye'ye.
    Kızınız Sumru"
    Artık tek yapması gereken, arka kapıdan çıkmak, ve komşulara görünmeden, ana caddeye ulaşmaktı. Oradan da havaalanına...

    Ve işte şimdi, ağır valizini ardında taşırken, olabildiğince hızlı adımlarla yürüyordu.
    Nihayet, ana caddeye ulaşmıştı.  Telefonunu çıkarıp, bir taksi çağırdı.

    *
    Gelmişti. Taksiden indikten sonra, başını göğe çevirdi, ve geleceğini düşündü.
    Liseyi bu sene bitirmişti. Derslerinde hiçbir zaman iyi değildi, üniversiteye gitmeyi de düşünmüyordu. O bir müzisyendi.
    Uçaktan indikten sonra, en yakın motele gider, ardından iş aramaya koyulurdu. Bir gruba katıldıktan sonra da, kendini geçindirir giderdi. Birden hangi ülkeye gitmeliyim, diye düşündü. Ardından gülümsedi. En yakın uçak neredeyse oraya.

    Bilet almak üzere, havaalının giriş kapısından içeri doğru girdi.
    Görevliye teşekkür ettikten sonra, biletini ceketinin cebine koydu.
    Saat, 23.30'da, Fransa'ya.
    Bekleme salonuna doğru yöneldi.
    *
    Saat 23.25'te, anons duyuldu: "NK5600 sefer sayılı uçak kalkmak üzeredir. Yolcuların, orada olması rica olunur."
    Heyecanlandı. Kim bilir hayat onu nerelere götürecekti... ama şimdi onu düşünecek değildi. Scarlett O'Hara'nın deyişiyle, o konu için yarın düşünürdü, yarın bambaşka bir gündü. Uçağa doğru yürümeye başladı.
    *
    Cam kenarındaki koltuğuna oturdu, kulaklıklarını kulağına taktı, Hotel California'yı dinlemeye koyuldu.
    "Şarkının hikâyesini biliyor musunuz?"
    İrkildi.
    "Şey, ben... özür dilerim..." Demek kulaklığı tam takamamıştı.
    Yanındaki adamı süzdü. Bay İşadamı tiplerindendi. Üzerinde gri bir ceket, içinde beyaz bir gömlek; altındaysa siyah şık bir pantolon vardı. Saçı, sakalı, temiz ve düzenliydi.
    "Anlatmamı ister misiniz?"
    "Ah, tabii..."
    Adam anlatmaya koyuldu:
    "1969 yazında, bir adam uzun bir seyahate çıkar. Ve Kaliforniya'yı gezerken Hotel California diye bir otel bulur ve oraya yerleşir. Ufak, sevimli bir oteldir. Sonra, adamı bir odaya yerleştirirler.
    Oteldeki ikinci gününde, odasının hemen yanındaki odada kalan kızla tanışır, ve arkadaş olurlar. Birlikte gezmeye başlarlar, artık kısa bir süre sonra, birbirlerine aşık olmuşlardır ve tatili Hotel California'da geçirmeye karar verirler. Çok severler birbirlerini, yaz boyunca hep birlikte olurlar. Otelin sıcaklığı, sevimliliği onları da etkiler, ve unutamayacakları  bir yaz yaşarlar.
    Gel zaman git zaman, artık yaz bitmiştir, ve bir karar vermek zorundadırlar.
    Bu geçici bir aşk mı yoksa gerçek bir aşk mı anlamak için şöyle bir karar verirler:
    Eğer bir sene sonra birbirlerini unutmaz, ve yine birbirlerini bu kadar çok sevecek olurlarsa, gelecek yazın ilk gününde, yani tanıştıkları gün, Hotel California'da buluşmaya karar verirler.
    Tam 1 sene geçmiştir. Adam sözleştikleri gibi, otelde buluşmak için yola çıkar. Tanıştıkları ilk gündür o gün. Uzun bir yolculuktan sonra adam otele varır. Ama otel kapkara olmuştur. Otel bir gün önce yanmıştır... Hemen sevdiği  kıza haber vermek ister, onun da geldiğini düşünerek etrafına bakınır. Ama kızı bulamaz. Sonrasında, acı gerçeği öğrenir, ve bu şarkıyı yazmaya başlamıştır. Acı gerçek ise, sevgilisi ona sürpriz yapmak için otele bir gün erken gelmiştir, ve çıkan yangında ölmüştür.... Hikâye bu, gerçek midir, değil midir, bilinmez..."
    Hiç konuşmadan beklediler. Ardından Sumru konuştu:
    "Vay be... acıklı... Bence aşık olmak bazen insanı küçük duruma düşürebiliyor... Şey, teşekkürler, anlattığınız için..."
    "Rica ederim. Adın ne bu arada?"
    "Adım Sumru. Sizinki nedir?"
    "Benim adım Murat. Tatil için mi gidiyorsun Fransa'ya?"
    "Şey, hayır, evden kaçıyorum ben. Müzisyenim, ve artık kendi ayaklarımın üstünde durmak istiyorum... Sen, pardon siz, iş için gidiyorsunuz galiba..."
    "Bana Murat diyebilirsin." Gülümsedi. "Tam olarak iş için değil aslında. Ailem Fransa'da yaşıyor, ve ben de belli aralıklarla Türkiye'ye gidip dönüyorum.  Sen nerde kalmayı düşünüyorsun?"
    "Yanımda yeteri miktarda param var, önce bir motele yerleşirim, sonra bir grupta çalmaya başlarım..."
    "Hiç gitmeyecek misin evine bir daha?"
    "Aslında bilmiyorum... Şu yurtdışındaki hayatımı düzene oturtayım, belki giderim."
    Yine birkaç dakika konuşmadan durdular. Adamın kendine has bir çekiciliği vardı. Sessizliği bozan Sumru oldu.
    "Rock sever misin?"
    "Bayılırım. Hele 70ler rockına... keşke Beatles'ın dünyayı kasıp savurduğu anlarda yaşayabilseydim... Favori grubun nedir?"
    "Ben de eskilerin müziğine bayılırım... Ama ne yazık ki günümüzde, müzik kültürü giderek zayıflamakta... Favorim grubum, AC/DC. Belki bilirsindir, grubu kuran Avusturalyalı Young kardeşler... Bence grubun beyni de, Malcolm Young... Ben henüz çocukken ölmüş... Bir de Metallica vardır... severim... Birkaç sene önce İstanbul'a gelmişlerdi, o zamanlar gitar çalmaya başladığım ilk anlardı, ve konsere bayılmıştım. Sen neler seversin?"
    "Blackberry Smoke, diye bir Rock and Roll grubu vardır, pek bilinmez ama severim.  Ben de bir zamanlar bir grupta bateri çalıyordum... Her neyse, rock dışında, bir Alman grubu da vardır... Adı Faun... Ben hep Almanca'nın kaba bir dil olduğunu düşünmüştüm, ama bu grubu keşfedince, aslında oldukça melodik bir olduğunu anladım."
    Birkaç dakika daha konuştular, ardından Murat, Sumru'ya kartını uzattı:
    "Fransa'ya alışmak biraz zaman alır. Ben 6 yıldır burada yaşarım. Eğer bir ihtiyacın olursa, beni arayabilirsin. Yardımcı olmaya çalışırım. İş adamı olduğumdan, devletle de bağlantım vardır... Yani vizelerle ilgili sıkıntı falan çıkarsa da, beni arayabilirsin."
    Teşekkür edip, kartı aldı, çantasına koydu, ardından uykusu geldiğini, ve uyumak istediğini söyleyip, göz bandını taktı, koltuğu biraz geri yatırdı, ve gözlerini kapadı.
    *
    Gözlerini açtığında, çoktan sabah olmuştu. Ailesinin şu anda ne düşündüğünü merak etti. Babası muhtemelen çok kızmıştı, onu önemsediğinden değil, komşular arasında dedikodular çıkacağından.
    Annesi... annesi de muhtemelen bir köşeye sinip ağlıyordur.
    Gerindi, ardından başını sağ tarafa çevirdi,  ve Murat yoktu. Birkaç dakika sonra elinde 2 kahve ile geldiğinde, Sumru da dalgın dalgın pencereden göğü izliyordu.
    "Uyanmış olacağını tahmin ettim, ve sana da aldım. Al bakalım," Kahveyi uzattı. Sumru teşekkür edip, kahveyi aldı, ardından tekrar göğü seyretmeye koyuldu.
    "İyi misin?"
    "Doğru bir şey yapıp yapmadığımı düşünüyordum... O harabe evde kalmaya devam edemezdim ve geleceğim de söz konusuydu ama bir yandan..."
    "Hayatının merkezine kendini koy. Kimse senden önemli değil." Gülümsedi. Sumru da gülümsedi, ardından kahvesini içmeye koyuldu.
    "Ne zaman varırız?"
    "Yarım saate ordayız,"
    *
    Tepelerinde bulunan mikrofondan, "İnişe geçmek üzereyiz, lütfen kemerlerinizi bağlayın," anonsu yapıldı.
    Sumru ve Murat kemerlerini bağladı, ardından uçak inişe geçti. Hafif bir sarsıntı yaşandı, ardından uçak yavaş yavaş durmaya başladı.
    Uçak durmuştu. Uçaktan inmeden önce, atkıyı boğazına doladı, ve valizini aldı. Murat'a her şey için teşekkür edip, el sıkıştılar, ardından çıkışa doğru yönelmeye başladılar.
    Sumru, romanlarını okuduğu Jean Christophe Grange'nin, Maxime Chattam'ın ve bilimkurgu türünün öncüsü sayılan Jules Verne'in, devlet adamı olan Napolyon Bonaperte'nin doğup büyüdüğü, nice ressamlara konu olmuş Eyfel Kulesi'nin yapıldığı, kendisinin geleceğini belirleyecek olan Fransız topraklarına doğru bir adım attı.

    https://youtu.be/EqPtz5qN7HM

    ~Devam Edecek~