• pencereyi açtım. ve de yüreğimi. odaya güneş doğdu, ruhuma aşk..
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • Pencereyi açtım. Ve de yüreğimi. Odaya güneş doldu, ruhuma aşk...
  • YOL

    - VII -

    Nihayet biram ve tekilam gelmişti, ben de az sonra onlara katılabilmek için can atıyordum. Biramdan bir yudum alıp, baş parmağımla işaret parmağımın arasını ıslattım ve tuzu boca etim. Tuzları yalayıp tekilamı diktikten sonra, ekşiyen yüzüm çok komik görünmüş olacak ki, karşı masada oturan bir kadının bana gülümsediğini fark ettim. Ben de gülümseyerek onun bu keyifli haline meze olurken, bir yandan da limonumun tadını çıkartıyordum. Limonu da mideye indirdikten sonra, hala bana baktığını gördüğüm bayana, elimle masayı işaret ederek ''Gel, beraber gülelim'' dercesine masaya davet ettim. Daha bu cüretkarlığıma şaşırmama fırsat vermeden, tereddütsüz bir şekilde kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Şaşkınlık ve heyecanla ayağa kalkıp sandalyeyi işaret edecekken, o çoktan oturmuştu masama. Paketimden bir sigara çıkarıp yaktı ve barmene bir işaret yaptı. Masamıza az sonra 2 tekila daha geldi. Parmak aralarına döktüğü tuz zerreciklerini yalarken, yine aynı şekilde gözlerini bana dikmiş bakıyordu ve aynı ritüeli ben de yapmaya başladım, bir yandan da mahçubiyetimden dolayı gözlerimi kaçırmak amacıyla. Tuzları yalarken, tekilamı elime aldım ve tekrar ona baktım. O ise tekilasını çoktan içmiş hala bana bakmaktaydı. Tekilamı dikerken, beklediğinin farkındaydım ve yüzümün ekşimemesi için kendimi fazlasıyla kastım. Bu yaptığımı da anlamış olacak ki, bardağımı masaya koyduğumda gülerek, ''Al'' dedi ve bir limon dilimi uzattı. Utanarak ve gülümseyerek aldığım limon dilimini yedim ve barmen bakmaya başladım. Barmenin gelmesini beklerken, daha adını bile sormadığım, bu kahverengi, dalgalı, uzun saçları olan, yanık tenli ve son derece tahrik eden kızın mavi gözlerine diktim gözlerimi...Bu cesaretim ne yazık ki iki saniye kadar sürdü ki, o bana çoktan kilitlenmiş, istediği zaman tetiği çekebilecekmiş gibi bakmaktaydı. İki saniye cesaretle, üç, dört saniye de şaşkınlıkla bakabilen ben, nihayetinde tekrar ve tekrar yenik düşüp, başımı sağa çevirdim, ''Barmen de nerede kaldı?'' edasını da ustalıkla sergileyerek. Tekila ve biralarımız geldiğinde, aynı oyunda tekrar yenik düşmemek için tekilamı çaktım ve biramı yudumlamaya başladım. Henüz pes etmemiştim ve tekrar denemekte kararlıydım. Diktim gözlerimi ve bakışmaya başladık. Bakışları ''Hadi bakalım!'' der, gibiydi ve sonuç olarak yine kaybettim, ''Yerde bir bok varmış'' gibi başımı öne eğerek. Kıkırdamasını duyarken düşündüğüm tek şey ''Güç'' idi. Daha önce bu kadar güçlü bir kız görmemiştim. Üstelik bu güç hiç de sırıtmıyordu onda; bütün organlarıyla, yüz kaslarıyla, hücreleriyle hükmedebiliyordu bu güce. Doğrusunu söylemek gerekirse, hem çok arzuladım hem de çok korktum ondan. Gerçekten zor bir durumdu benim için. Aldığım alkolün kanıma bir an önce karışması ve beynimi bulandırmaya başlaması için dua ediyordum. Tamamen yalnızlaşmak, tüm hadsizlerden kurtulmak için çıktığım bu yolda, ailemin bile iplerini keserek geldiğim bu noktada, başka bir oltaya yakalanamazdım. Evet, o da bilinçli bir şekilde yapmıyordu bunu. Üstelik kalkıp gidebilirdim masadan ya da hiç davet etmemiş de olabilirdim. Ama bir şey vardı oltaya beni çeken, çok güçlü bir yem. Hadsizlik, hükümdarlık onun doğasındaydı. Sergilediği performans, en usta tiyatroculara parmak ısırtacak cinstendi. Oynamıyordu çünkü, ezberlememişti de; öğrenmişti yaşamayı o... Ben biram eşliğinde konuşurken kendimle, bir homurdanmayla tekrar Kaş’ın kalbine, üstelik oraların da tanrıçasının huzuruna döndüm ve bu otoriteyi kırmak için belki de ilk somut hareketimi yaptım. ''Seni öpebilir miyim?'' diye sorduğumda, onu şaşırtmış olmanın gururunu yaşarken, bir anda, ''Oha! Daha adını bile bilmiyorum!'' haklı sitemiyle gerçeğe döndüm. Hamle sırası yine bendeydi ve hala masadan kalkmamış olması doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Bu kızla birlikte olmayı çok istiyordum. Böyle güçlü bir kızla birlikte olmak, bu hadsizliği yenmem, o anki durumum için bir koşuldu, aşmam gereken bir engeldi sanki ve itiraf etmeliyim ki çok güzeldi, bağlanmaktan korkabileceğim kadar...Üstelik sağlıklı düşünebilmem için, cinsel açıdan zayıf da kalmamalıydım, bu da güzel bir fırsattı benim için.''Adım Mete, ya senin ki?'' diye sorduktan sonra, ''Elif'' cevabını aldım ve direk amaçlı sorumu sordum. ''Bu gece benimle birlikte olur musun?'' Normal şartlarda hiçbir şans doğurmayacak olan bu giriş, böyle sahil kasabalarında işe yararmış diye duymuştum, benim bu konuda hiç tecrübem olmasa da. Onun ukalalığını kırmak ve hem de onu gerçekten arzuladığım için sorduğum bu soruya aldığım cevap son derece yeterliydi. ''Sen fazla kaçırdın galiba bugün.'' diye cevap veren Elif, masadan hala kalkmamıştı. Ama yine de bu kadar direk sormuş olmam, beni fazlasıyla utandırdı. En az başarılı sonuçlar kadar duyduğum bir başka olay da, böyle yerlerde çok fazla yolunan erkek olmasıydı. Ayrıca garantici olmak da yolculuğumun kurallarından birisiydi. Niyetim gayet açık ve netti. Fiziksel ihtiyacımı gidermek; bir ilişkiye başlamak ya da yeni bir insan tanımak değil…
    Elif hesabı isterken, ''Biraz yürüyelim şöyle.'' dedi. Hesabı ödedim ve limana doğru yürümeye başladık. Limanın diğer tarafına vardığımızda, bir markete giren Elif, iki bira ve bir paket sigarayla geri döndü. Onun bu akışkanlığına olan hayranlığımı gizlemekte zorlanıyordum doğrusu. Kırmızı ışığın yanıp söndüğü yere doğru yürürken, ''Yakamozu en güzel izleyebileceğimiz yere götürüyorum seni.'' dedi. Bardaki müzikten başım ağrımaya başlamıştı zaten ve kısmen sessiz geçen bu yürüyüş bana iyi gelmişti. Fenerin yanından dalgakıranın üzerine çıktık. Dolunay tam Meis’in üstünde hatta ortasında görünüyordu. Yakamoz da Meis’in kalbinden, Kaş’a doğru akan bir nehir gibiydi. Resmi çizilse bu kadar güzel olamayacağını düşündüğüm bu yere getirdiği için Elif’e minnettardım, ona belli etmesem de. Dalgakıranın duvarına oturduk, sahnede yakamoz, Meis ve dolunay… Elif birden ''Bu yakamoz sana ne düşündürüyor?'' diye sordu. ''Aşkı'' dedim. ''Nasıl yani?'' diye devam etti. ''Aşk ulaşamamaktır'' diye cevap verdim. ''Aşk, nasıl ulaşamamaktır?'' diye tekrar sordu, tatmin olmamıştı henüz. Ama bu muhabbet hoşuma gitmişti. ''Kaçan kovalanır. Kaçan sonsuza kadar kaçmalı ki, kovalayan da sonsuza kadar kovalasın.'' dedim. ''Çok mazoşistçe değil mi ama bu?'' diye sordu.''Evet, öyle'' dedim. ''Neden ulaşamamaktır peki, kavuşurlarsa ne olur, aşk olmaz mı bunun adı?'' diye devam etti. ''Olmaz, kavuşmaları sonun başlangıcı olur'' dedim. ''Neden?'' diye sorduğunda, bu sefer yazardan cevap verdim; ''İlk günahtır aşkta, ilk öpücük...'' Durdu, bana döndü, ben yine ''En uzun kim bakabilir?'' oyunu oynayacağımızı düşünüyordum ki, dudaklarıma yapıştı, buz gibi... Dudaklarımdan yavaşça ayrılırken gülümseyerek, ''Biz hiç aşk yaşayamayacağız o zaman'' dedi. Güldüm, haklıydı.
    ''Peki, yakamozla ne ilgisi var bunun?'' diye sormaya devam etti. Meraklı bir çocuk gibiydi, benim de muhabbetten keyif aldığımın farkındaydı. Bir yandan biramı yudumluyor, bir yandan da yakamozu izliyordum. Klasik bir resim canlanıyordu gözümde, ''Yakamozdan atlayarak geçen bir yunus resmi''. Yakamozdaydı gözlerim, o yunusu arıyordum. Bunu da görürsem burada, o an ölebilirim diye düşündüm. Hatta tanrıdan bir işaret olarak bunu göstermesini istiyor gibiydim, tanrı gösterirse bunu bana, belki de onun istediği gibi yaşarım diye düşündüm bu sefer de... Bu saçmalıklar dolanırken kafamda Elif’e döndüm. ''Sadece yakamoz değil, Kaş ile Meis arasındaki yakamoz düşündürttü bunu bana. İkisi de hiç bir zaman kavuşamayacak. Ama ayda bir çıkan yakamoz, aralarındaki yol misali, hep umut verecek onlara. Yazar da öyle demiş zaten ;''Aşk hiç kavuşamayacağını bilip, ölene kadar kavuşmak için can atmaktır sevdiğine....'' Sonra ben ona bir soru sordum ''Sence hangisi erkek, hangisi kadın?'' . ''Bilmem, hangisi?'', diye cevap verdi. ''Tabiî ki de Meis kadın, baksana korunmaya ne kadar muhtaç, her tarafı tehlikeye açık. Ama Kaş’ın da hakkını yemeyelim, güzel sarıyor kollarıyla, uzaktan da olsa'' diye cevapladım. Gülümsedik
    karşılıklı, sonra sustu birden, bir kez daha yapıştı dudaklarıma, ben de onunkilere..Birden ayağa kalktı sonra, elimi tuttu, çocuğunun elini tutar gibi ve beni dolunayın en az aydınlattığı kayalara doğru sürükledi...Pantolonumu indirdi, eteğini sıyırdım. Kucağıma oturdu, kendime çektim... Hayatımda ilk kez bu kadar heyecanlı seviştim, ilk kez bu kadar çıplak hissettim kendimi… Biralarımız biterken, ''Bu gece ben de kal'' dedim. ''Tamam'' dedi, ayağa kalkıp elimi tutarken. Otele vardık, terasa çıktık. Harika bir manzara da burada vardı. Saat 3.00, Meis hala uyanıktı, üstelik dolunaya da daha yakındık bu sefer. Teras boştu. O biraları açarken, ben de onu seyrediyordum, hazır o bana bakmıyorken. Sandalyesini kendime doğru çektim, bira eline döküldü, bira dökülen parmaklarını yaladım, gülerek. O da güldü, biraları alıp masaya koydum, kucağıma yattı. Ben yine daldım yudumlarken biralarımı, yıldızlara ve sonsuz Akdenize...İkisi de tek bir şey anlatıyordu sanki, ''Hiçlik''. Kucağımdakine baktım, dünyaya döndüm bir kez daha. Gözleri kapanmış, uyuyordu. Öptüm, uyandı, ''Hadi, odaya geçelim'', dedim. Hiçbir şey demedi, elimi tuttu yürürken...
  • YOL

    - VI -

    Muavin ilk mola yerine varıldığını anlatırken planım hazırdı. Sırasıyla ''Sigara tüttürmek, mercimek çorbası içmek ve sigara tüttürmek.''. Bütün molalarda uyguladığım bu rutin işlem, benim için güzel bir ezberdi. Tuvaletten çıktığımda sigaramı yaktım ve cebimde çorba parasını ödeyebilecek kadar bozukluk olup olmadığını düşünmeye başladım. Yokladığım ceplerimden bir şey çıkmayınca bu ezberi atladığımı fark ettim ve kendime kızdım. Sonra cüzdanımdaki en küçük para hangisi diye düşünürken daha garip bir şey olduğunu anladım. Cesedimi yavaş yavaş yok eden, legal cinayet aracım sigaramı, farkında olmadan içiyordum. Büyük keyifle içtiğimi düşündüğüm, tüm içkilerime istisnasız tek meze yaptığım, yokluğuna tahammül edemediğimden her zaman yedeğini taşıdığım sigaramı ezbere içiyordum. Ona ihanet etmemeli, onunlayken hiç bir şey düşünmemeliydim. Ama farkında olmasam da yaptım. Çok fazla şaşırmıştım ve daha da garip bir şekilde üzülüp üzülmeyeceğimi bilemedim. Sigaram biterken bu sefer de izmariti nereye atacağımı düşünmeye başlamıştım, fakat gördüm ki bu sefer şanslıydım. Etraf suç ortaklarıyla doluydu ve en önemlisi çoğunluk bizdeydi. Üstelik beyaz saçlı, top sakallı ve gözlüklü amca da ortalıkta gözükmüyordu. İzmaritler yerlerde uçuşurken, çoğunluğun içinde olmanın sıcaklığını hissettim bir an. Her konuda çoğunluğun içinde olmanın huzurunu yaşamak isterdim, ama şimdilik bu bile güzeldi. Devam eden rutinim sonrası, 17 numaralı mabedime geri döndüm ve kendimi karanlıktaki yalnızlığıma bıraktım.



    Açılan ışıklar ve muavinin tanımlanamayan sesi, beni tekrar otobüsün içine döndürdü. Geldiğimiz mola yeri bir öncekinin lüksünden uzak, sıcak bir ortamdı. Girişinde geniş bir teras, tahta sandalye ve masalar, bir de 55 ekran bir televizyon vardı. Sandalyede oturup televizyon izleyenler de muhtemelen mekanın sahipleriydi ki bizleri büyük bir heyecanla karşılayıp içeri davet ettiler. Tesisteki tek otobüs oluşumuz, onların bu haklı heyecanını açıklıyordu aslında. Televizyona çok yakın olmayan, ortalarda bir masaya oturdum. İkram edilen çayın yanına mezesini de yakarak, televizyona diktim gözlerimi ve sessiz sessiz çoğunluğa eşlik etmeye başladım. Yeni moda görücü usulü olan bir evlendirme programı vardı televizyonda. Sahneye çıkan genç bir adam, sözlerini anlamadığım bir şarkı eşliğinde kendi geliştirdiği dans figürlerini sergiliyordu. Muhtemelen yaptığı hareketlerin çok komik olduğunu önceden kestirememişti ki, stüdyodakilerin hepsini güldürmeyi başarmıştı. Gülen ve alkış tutan seyirciler onu daha fazla motive ederken, o da daha önce hayatında hiç yapmadığını düşündüğüm figürlerine yenilerini de ekleyerek devam etti. Bu sırada elimdeki bardağı çok şiddetli sıkmaya başladığımı fark edip, gözlerimi televizyondan ayırdım. Utanıyordum, göremiyordum ama büyük olasılıkla utançtan yüzüm de kıpkırmızı olmuştu. Herkes gülüyordu, stüdyodakiler, yanımdakiler, eminim televizyon başındaki herkes... Çünkü o gerçekti ve farkında olmasa da absürd komedinin en güzel örneklerinden birisini sergiliyordu. Üstelik yine farkında olmayarak meşhur olacak, ''yeni apaçimiz'' başlığıyla internette tıklanma rekorları kıracaktı. O herkesi güldürmeye devam ederken, ben de utanmaya devam edecektim, kendine ''apaçi'' denirken hala gurur duyan o dansçı adam yerine, bu yaptığının dans olmadığını söylemeyip, üstüne alkışlayarak daha fazla gülmek isteyen tüm ''izleyiciler'' adına. Utanmaya, kızmaya, sövmeye devam edecektim… Bu küstahlık o kadar canımı sıkmıştı ki, dansçı adamın o an kalp krizi geçirip, sahnede yere yığılmasını ve tüm izleyenlerin o anki yüz ifadelerini görmek isterdim...
    Sigaram bittiğinde, en iyisi içerde oturmak diyerek bir mercimek çorbası söyledim. Çabuk içmeli, 23 dakikaya bir de sigara sığdırmalıydım. En azından televizyon yok içerde diye düşünürken, aşk acısını ''Bebekte bir tur atarak dindirebileceğini'' söyleyen bir sesle karşılaştım. Bunun sonu yoktu, çorbamı kaşıkla diktim. Biten sigaramın ardından, kendimi 15 saatlik evime zor attım ve kendi şarkımı yazmaya devam ettim.

    ...

    Kaş’a en son on sene önce ailemle gelmiştim. Şu an gördüğüm manzara, o zamanlar muhtemelen pek bir şey ifade etmiyordu benim için. En azından şundan eminim ki, böyle titrediğimi hiç hatırlamıyorum bu yoldan inerken... Önümde harika bir manzara vardı ve şoförde aynı şeyi hissediyor olacak ki, bu 10 dk’lık yolun hiç bitmesini istemiyor gibi, yavaş yavaş iniyorduk yokuştan... Otogara vardığımızda hissettiğim, yolculuk sonu rahatlığı değil de, daha çok yeni bir yolculuğa başlamanın heyecanıydı. Kalacağım pansiyon, çocukluğu atlatana kadar kardeşim sandığım, Barış'larındı. En son geçen kış görüşmüştük İstanbul’da. Şu an Ankara’da, güzel bir iş, muhtemelen maaş ve herkesi imrendirecek kadar normal bir hayat yaşıyor…Mimarlık tarihi dersinde, pansiyonlarının ismini yanlış yazdıklarını öğrendiğimde şaşırmıştım. Ama hiçbir zaman yüzlerine vurmadım tabi, Evderhan da kulağa hoş gelen bir isimdi ayrıca. Evdirhan, Selçuklular zamanından, Antalya-Korkuteli üzerinde 13. yy’dan kalma bir han. Pansiyon ismi olarak konulması da çok manidar bu açıdan. Evdirhan’a geldiğimde, pek bir değişiklik yoktu. Resepsiyonda Fidan teyze karşıladı beni. Önce tanıyamadı, haliyle büyümüş olmalıyım. Sonra biraz sırıtıp, daha bir insan gibi görünmeye başlayınca, hatırlatabildim kendimi. Sarıldık falan, sonra Barış'ı sordum. Kaş’ta olmadığını biliyordum ama ne zaman geleceği konusunda bir fikrim yoktu. beş gün sonra o da gelecekmiş. Bu habere pek sevinmesem de, gülümsedim, beni bir odaya çıkardı. Teşekkür ettim ve biraz dinlenmek için müsaade istedim. Barış'ın beş gün sonra gelecek olması biraz huzursuz etmişti beni. Neyse ki, Fidan teyze’den rica ettim, ona haber vermeyecekti, ben de sürpriz yapacaktım Barış'a, sözde...Böyle bir tatile birisiyle çıkmak isteseydim tek seçenek Barış olurdu, ama bu bir tatil değil, plansızlık ve özgürlüktü, her anıma ben karar vermeliydim. Daha beş günüm vardı ve bir saat sonra ne yapacağım bile belli değildi. Yeni yaşam tarzım olan bu düşünceye henüz tam alışamasam da, faydasını görmeye başlamıştım. Barış'ı kafamdan çıkardım şimdilik ve mümkün olduğu kadar bu anıma odaklanmaya çalıştım, yazarın öğütlediği gibi; ''Kaygılar, anı yaşayamamaktan kaynaklanır. Yaşanacak tek zaman şu andır ve geçmiş kül, gelecek de ölümdür.'' Başarmış olacağım ki, uyumuş kalmışım. Uyandığımda akşam saat 11.30’du. Fazla gürültü yapmadan ve Fidan teyzeye yakalanmadan pansiyondan çıktım. Bir lokantada bir şeyler atıştırdıktan sonra, akşamları tok karnına almam gereken doz için yarım yamalak hatırladığım yollardan yürümeye başladım.
    Aradığım mekanda çocukken takılamazdık, masumduk tabi o zamanlar. Ama şimdi büyümüştüm ve buralara takılabilecek kadar da ''günahkar''. Geldiğim barın ismi ''Mavi'' idi. Begonvil çiçeklerinden doğal bir gölgeliği olan, tonoz çatılı, beyaz, eski bir yapıydı. Masa ve sandalyeler rengarenkti, her türlü zevk düşünülmüş sanırım! Benim seçtiğim masa mavi, sandalyem de kırmızıydı. Fondan gelen müzik ''R.C.H.P-Can’t Stop'' şarkısıydı. Masaya oturur oturmaz, barmenlerden birisini çağırıp, bir bira ve tekila söyledim... Barış, bu barın ve çevresinin Kaş’ın kalbi olduğunu söylerdi. Her kafadan insanın rahatça içip, takılabileceği bir yermiş. Benim de ilk izlenimim böyle sayılırdı. Her türlü takılma şekli mevcuttu burada. Barın içinde dans edip, headbang yapanlar ve muhtemelen tuvalet sırası bekleyenler vardı. Dışarıdaki masalar o kadar çok ve iç içeydi ki kimin kiminle birlikte olduğunu kestirmek zordu, sanki buradaki herkes aynı evden gelmiş ve gece bitince de aynı eve uyumaya gideceklermiş izlenimi veriyorlardı. Bardan taşan insanlar, limana doğru yayılan bir dalga gibiydi; kaldırımda, onun bitimindeki duvarda, hatta sözde yol olan bar ile kaldırım arasında. Duvardakiler daha özgür takılmayı seçen, daha günahkar olanlardı sanırım. İsterlerse barın müziğinden faydalanıp, içkilerini marketten ucuza getirebiliyorlar, isterlerse müziklerini de kendileri yapabiliyorlardı. Sözdeki yol da, ya oturacak yer bulamayanlara mekan olmuş ya da dans edenlere alternatif bir pist olmuş gibiydi. Herkesi uyuşturan ve yalnızlaştıran bir insan yoğunluğu vardı burada, herkes özgür ve herkes buraların sahibi gibiydi...
  • 📜 Anarkali Efsanesi .
    🌺
    Efsaneye göre Cihangir Hanlığı'nın genç Prensi Salim Şah, birgün raksını görüp hayran kaldığı, Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister. Fakat kurallara göre bir prensin halktan bir kızla evlenmesi yasaktır. Hele bir rakkase ile evlenemesi akıldan bile geçmemesi gereken bir düşüncedir.
    Zamanla bu aşk yasağa rağmen büyür, iyice alevlenir. Bütün Hanlığı sarar, Anarkali ile Salim Şah'ın aşkı ağızdan ağıza anlatılır. Bu hâl prensin babası olan Han Akbar tarafında ise büyük bir rahatsızlık yaratır. Âşıkların birbirini görmesi yasaklanır.
    Ama ferman dinlemeyen gönül, burada da ferman dinlemez. Âşıkların ilişkisi sürer gider. Aşk hükmünü sürdürür. Efsane aşk iyice dillenir. Civar hanlıklara da yayılır. Bununla başedemeyeceğini anlayan Akbar Han çareyi sevdalıları ayırmada bulur.
    Çözüm çok zalimcedir. Güzel Rakkase Anarkali ibret için kentin ortasında yapılan, pencesi olmayan dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülüp kapatılır. Ölüme terkediştir bu..

    Prens şaşkın ve çaresiz, bu aşkı efsaneleştiren şehir halkı ise ağlamaklıdır. Her gün gelip bu hücrenin önünde, Han'ın insafa gelip güzel Anarkali'yi affetmesini bekler. Bir müddet sonra umutlar kesilir. Artık duvarlar yıkılsa da güzeller güzeli Anarkali'nın sağ çıkma ihtimali yoktur. Halk yavaş yavaş çekilir. Bekleme duvarının önü boşalır. Ama Aşk mecnunu Prens, maşukunun çevresindedir hep. Gönüldeki sevda ve sevilen ölmemiştir. Gözleri kapının örüldüğü duvarda sessiz bir tevekkül ile beklemektedir.
    Mevsimler geçer bahar olur, tabiat canlanır. Bir gün o taş duvarda da bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda güzel Anarkali'nın girdiği kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar toplanmaya ve hergün bu hayat izini izlemeye başlar.
    Günler geçtikce yeni dallar ,yeni filizler çıkar o taşın bağrından ve tüm dallar tomurcuklarla yüklüdür, çiçek açacaktır aşk.
    Bir sabah duvarın önüne gelenler duvarın baştanbaşa kırmızı nar çiçekleriyle kaplı olduğunu görürler. Hayranlık veren bir güzellik vardır. Adeta Güzel Anarkali'nin tüm güzelliği narçiçeklerindedir. Bir gecede bütün narçiçekleri açmıştır. Mevsimler boyu orada aşkın umuduyla bekleyen Prens ise duvara yaslanmış narçiçekleri arasında mutlu bir ifade ile ruhunu teslim etmiştir.. Aşk çiçekleri açmış âşıkın kalbi ise Anarkali'nin güzelliğini seyrettiği o çiçeklerin ihtişamına dayanamamıştır. Sevdalarıyla birlikte maşûkunun yanındadır artık. Rivayet şu ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali'nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir.

    Bu arada Anarkali Hintçe'de Nar Çiçeği demektir.