Bu tarz edebiyatı okumak zordur; çok ağır, edebi yazıldığından ya da kafanız basmayacağından değil. Bu tarz edebiyatta okur olarak bize çok iş düşer. Nedir “bu tarz edebiyat?” Yeraltı edebiyatı diye adlandırmak da beis görmüyorum. Bukowski, Boris Vian, Palahniuk, Hakan Günday vs tarzı bir edebiyattan söz ediyorum.
Nedir okura düşen iş? Önce biraz sakin olmak :) Sizi bir karmaşa bekliyor. Gerekirse kelimeleri siz toplayacak, sayfaları siz birleştirecek, karakterleri siz bir sandalyeye oturtup sakinleştireceksiniz. Rüyalar aleminde gibi hissedeceksiniz. Duymak istemediğiniz laflar duyacak, işitmek istemediğiniz küfürler işitecek, karakterlerin bilmek istemediğiniz özel sırlarını öğreneceksiniz. Ve bunları kulak arkası edeceksiniz. E sonra sokaklardan toplayacaksınız karakterleri, anlamsız rüyalarından uyandıracaksınız, içki sofralarında yarı baygın konuşmalarını sayfalarca okuyacaksınız. Çok iş düşüyor size. Kafanız karışacak. Allak bullak olacaksınız belki ve bırakıp gitmek isteyeceksiniz. Seni diyeceksiniz ana karaktere, seni bir Allah’ın kulu sevmemiş, dinlememiş, ben neden dinleyeyim yahu? Ama dinleyeceksiniz. Çukuruna çekecek sizi. Böyledir bu tarz edebiyat, yapıştı mı bırakmaz. Yerin dibinden seslenir durur size, mahrem yerlere dokunmadan edemez. Sokak jargonuyla konuşur, pis kokar, tiksindirir sizi. Yine de kalabilirseniz orada, o sayfalarda ve biraz da burjuva kimliğinizi koyabilirseniz bir kenara. O zaman içinizde bir yerlere işleyebilir. Boşu boşuna vakit ayırmışım sana demezsiniz. Diyebilirsiniz de, her okur sevmez. Bu tarz edebiyatın, iyisi olmak da zordur. Örneğin Bukowski Ekmek Arasında ne güzel yazmıştır ama başka bir kaç kitabı da laf salatası saçmalıktır. Hakan Günday’ı ise hiç sevemedim, okumam bir daha.
Neyse, kitabı anlatmak istemiyorum. Bir adam