“Derya kuzusu bunlar!” diye balkona daldı Hoca. Tepeleme barbun doldurduğu cam kâseyi, küt diye masanın ortasına bıraktı. Ben daha, eline sağlık, bile diyemeden “Rakıyla suyu alıp geliyorum” diyerek fırladı gitti. Bir aydınlanıp bir karardı ortalık. Uzaklarda bir yerde gök gürledi - gümbür, gümbür, gümbür ve sustu. Geriye sadece Hoca’nın ayak sesleri kaldı. Koştur koştur yürüyordu. Hızlı. Mutfak kapısının gıcırtısı geldi kulağıma, ekmek poşetinin hışırtısı... Sonra yine adım sesleri... Geliyordu işte, müziği de açtı. İlhan İrem’in pek bilinmeyen şarkılarından biriydi:
Yüreğime saplanmış, paslanmış çivilerle,
Her yanım acı dolu, yığıldım bir köşeye.
Düşüncemi takmışım, hayat denen bilmeceye,
Çözüldükçe dolaşır, dağılır ince ince.
Hoca’nın rakı masası müzikleri konusunda gerçekten tuhaf seçimleri vardı. Fasıla da arabeske de hiç yanaşmaz, bin dokuz yüz yetmişler-doksanlar arası Türkçe müzikte dolanır dururdu. Hatta daha geçen hafta, “Bir gün de fasıl aç hocam” demiştim, açmamıştı.
Ne beklerim hayattan, hayat benden ne bekler?
En sevgili ümitler, bende bir gece bekler.
“Ben de biliyorum fasıl dinlemesini,” demişti önce, “ama” -ama’sı vardı- “geçmişimde bir yere dokunmuyor o şarkılar. Sen şimdi ne dersen de, gençliğimden kalan şarkılar hep daha fazla hoşuma gidiyor. Rakı-fasıl ikilisi, reklamcıların dayatması gibi geliyor bana. Tamam, Abdullah Yüce’yi severim, Müzeyyen Senar’a, Hamiyet Yüceses’e bayılırım, ama onlar benim değil, babamın, hatta ta dedemin nesli yahu. Bir anım yok ki o şarkılarda” diye uzun uzun anlatmıştı. Sonra da, “Boş ver be doktorum,” diye eliyle pat pat omzuma vurmuştu, “bizimki de böyle olsun. Cazı viskiyle, fasılı rakıyla dinlemek zorunda değiliz.”
Değildik tabii, kendince haklıydı, ama ne bileyim, insan arıyordu işte.