• Yazarı ile bizzat tanışma şerefine nail olduğum imzalı kitabımın yorumu ile geldim. Barış Demirbaş'ın kalemine, yüreğine sağlık diyerek başlıyorum kitabı değerlendirip yorumlamaya.
    .
    Kitabı okurken öyle duygu yoğunluğu yaşadığım anlar oldu ki neredeyse bütün duygular, en çokta öfke ve hüzün duyguları harika yansıtılmış. Laf aramızda çoğu kez gözlerim doldu sinirden vuracak yer aradım. Okuduğum kalın kitaplar arasında niye daha kalın bir kitap değildi dediğim bir kitap oldu. Neyse ki kitap başlangıç kitabı devam kitabını sabırzıkla bekliyorum. Çıkar çıkmaz alıp okuyacağım. Kitabın kurgusu harika, film veya dizi senaryosu olarak işlenirse ortaya harika bir sonuç çıkar. Çok hafif cinsellik ve argo var ama rahatsız edici düzeyde değil ve betimlemeler harika sadece birkaç yerde biraz fazla olmuş ama bence çok da fena olmamış. Bu kısımları şu sebeple belirtiyorum kitaplarda bu yönleri gördüğümde söylemek gerek diye düşünüyorum sonra kitapta varmış söylemedi demesin kimse ️.
    .
    Kitabın konusunu birkaç cümle ile ifade edecek olursam. Karakteri ve fiziki yönü ile bir çok kadınının beğendiği bir adam olan mühendisimiz Ahmet kitabın ana kahramanıdır. Ahmet in işleri kötü gitmekte ve evde olmadığı bir gün eve giren hırsız karısına tecavüz edip komalık ediyor aynı zamanda bir kızını öldürüp bir kızını da kaçırıyor. Ahmetin çektiği acılar ve kızını bulma mücadelesi okurken tüylerinizi diken diken edecek.
  • “Artık kendimle yaşayamıyordum. Birden çok çarpıcı bir şey fark ettim. Peki, ben kendimle yaşayamıyorsam, kendiyle yaşayamayan bu içimdeki kim? Peki “kendi” dediğim şey kim?” Bu soruları kendine sorduğunda hayatından tam 29 yıl geçmiş, derin bir depresyonun içinde intihar etmek üzereyken, bu güne kadar acı içinde ve pişmanlıkla yaşamasına sebep olan içinde ki kendi'ni bir anda öldürmüş ve yeni hayatın ilk nefesini tatmış
    Eckhart’ın bundan sonra yaşamı asla eskisi gibi olmamıştır. Bu kitabı “Power of Now” (şimdi'nin gücü) kitabının devamı niteliğinde yazmıştır.
    "Sıkıntı, kızgınlık, üzüntü ya da korku size “ait” ve kişisel değil. Hepsi, insan zihninin bir ürünü. Gelip geçiciler ve gelip geçen hiçbir şey size ait olamaz." Bütün hayatı depresyonun her çeşidiyle boğuşmakla geçen ve intiharın eşiğinden son anda dönen biri bu kelimeleri söylüyorsa bence bir bildiği vardır. Kendisini araştırmaya ve gözlemlemeye adayan bu adam kendi çapında geçmiş ve geleceği bir an'da tutmayı başarmış ve deneyimlerini okurlarla buluşturmuştur.

    Şimdi gelelim kitabın bize anlattıklarına...

    Sevgili Eckhart Tolle der ki; hayatınızda yaşadığınız tüm üzüntüler, acılar, öfke ve kin duygusu kendi agonuzdan ileri gelmektedir. Çünkü kendi içinizde haklı çıkmaya çalışmak ile egonuzu besleyerek ona hizmet ettiniz taktirde asla mutlu olamazsınız. Herhangi bir şey ile ilgili haklı olsanız bile öncelikle durumu kabul edip sonra analiz ederek durum değerlendirmesi yapmak haklılığınızı destekleyip sizi geçmişte takılı kalıp mutsuz etmenin önüne geçmektedir.
    "Kendinizi zihinle tanımlamaktan vazgeçin. Bunu yaptığınızda zihnin ötesinde kalan gerçek kimliğiniz zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır." Yani zihninizde dönüp dolaşan ve sizi esir eden düşüncelere saplanıp kaldığınızda hayatınızda karşınıza çıkan her fırsatı her mutluluğu kaçırır sınız.
    Kitap bize, egomuzun esiri olmamak için kendi içimizdeki kendi öz benliğimizin bize yaptığı dayatmalarla savaşmak yerine onları olduğu gibi kabul edip gelip geçmelerine izin vermemiz gerektiğini anlatıyor. Eckhart Tolle bize her duygunun gelip geçici olduğunu ve gelip geçen bir duygunun bize ait olmadığını bu yüzden bu duyguyu sahiplenmek yerine onun gelip geçmesine izin vermemiz gerektiğini söylüyor. Bu düşünceyi bende sonuna kadar destekliyorum çünkü bir duygunun bizden gitmesine izin vermediğimiz sürece geçmişte kalıp o duygunun enkazı altında ezilmek mutluzluğumuzu körüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu duyguların gelip geçmek yerine delip geçmemesi için teslimiyetci bir hisle kabullenip ona göre hareket etmemiz gerekmektedir.
    Bir örnekle bunu açıklamak istiyorum. Diyelim ki bir insanı sevdiniz, ( bu örneği veriyorum çünkü günümüzde insanları mutsuz eden ve ağır öfke nöbetleri geçirmesine sebep olan duyguların başında aşk duygusu geliyor) ve bu insanla o yada bu sebepten dolayı ayrıldınız. Siz yada o fark etmez ayrılık gerçekleşti. Ama siz geçmişe saplanıp kaldınız ve hala onun sizi sevdiğini onunla bir şansınız daha olduğunu düşündünüz. Ve bunun için türlü girişimlerde bulunduz ama hiçbiri işe yaramadı hala bu düşüncenizden vazgeçmediniz, sevdiğiniz insan bu sürede başka duygusal atraksiyonlara girdi ve hatta eski sevgilisi ile bile görüştü onu merak etti onunla konuştu sizin yerinize onu koydu ona olan ilgisi yeniden canlandı. Türlü yollardan onu merak ettiğine dair mesjlar gönderdi. Siz bunu öğrendiğinizde iki seçeneğiniz var ya yeniden öfke nöbetlerine girip kin duygunuzu devam ettirirsiniz yani geçmişte saplanıp mutsuzluğunuzu devam ettirir siniz. Yada durumu kabullenip bu duygunun geçmesine izin verir siniz. Biliyorum geçmesine izin vermek çok zor ama birde şu açıdan bakın. Bu duygunun geçmesine izin vermezseniz sürekli mutsuz olur sunuz. Sürekli öfkeli sürekli şikayet eden, yargılayan, biri olur çıkar sınız. Bu insan size geri dönmek istese bile hiç bir şey eskisi gibi olmaz ve mutsuzluğunuz devam eder.
    Kitapta insanı üzen duyguların, aslında insanın kendi iç hesaplaşmalarından kaynaklandığını anlatıyor. Egonun insanın ruhunu ele geçirdiğinde nasıl geçmişe saplanıp kalındığından ve nasıl olmamış şeyler için şikayette bulunduğumudan dem vuruyor. Sagopa Kajmer'in de dediği gibi ''gelmemiş yarınlardan hep mi şikayetçiyiz.''
    Sonuç olarak bize aktardığı en önemli şey teslimiyetçi olmamız. Her şeyi olduğu gibi kabul edip, kabullenip ona göre analiz edip bizi üzen her şeyin her duygunun zihinimizden gelip geçmesine izin vermemiz gerektiği. Çünkü zihnimizdeki düşüncelerle savaştığımızda asla onlara üstün gelemeyiz ve bu düşüncelerin esiri oluruz.
    Okuyan herkese teşekkür ediyorum.

    Not: Gelip geçen hiçbir şey bize ait olamaz.

    Not Not: Bize ait olmayan şeyler için savaşmak
    yerine, bizi mutlu eden şeylerin değerini bilelim.

    Not Not Not: HER BAŞLANGIÇ SONSUZDUR.

    (D.D) .)
  • Nurettin Topçu şüphesiz ki çok büyük bir değer. Hem yaşantısı itibari hem de olayları ele alırken ki kendine has fikirleriyle etrafa bir hayli ışık saçıyor.Kendi ışığını ise Mevlana, Yunus Emre ve Tasavvuftan aldığını müşahede edebiliyoruz yazdıkları itibariyle.
    Ancak fikirlerinin çoğuna katılmıyorum. Dünya görüşü gerçekten mükemmelimsi bir yaşam istiyor. Kendisine öfke ile saldıran kalabalığa ellerimizi iki yana açarak hallerine acımalı ve onları affetmeliyiz...
    Bilemiyorum okumalarımın çoğunluğunu N.Fazıl'la doldurduğumdan mıdır yahut fıtratım itibariyle midir iyimserci anlayışa pek sıcak bakamıyorum.Hele hele Müslümanların bugünkü hallerine bakınca iyimserci, karşı tarafı mutlak surette kucaklayıcı tavrı kaldıramam herhalde.
    Felsefeyi çok ön plana alıyor, Kur'anın felsefi tefsiri yapılmalı sözünü ne bağlamda söylediğini bilemiyorum ancak pek tutarlı olduğu söylenemez.
    Özellikle sürekli İslami Kültürün ayrılmaz parçası olan, onu hayata nasıl tatbik ederizi ana hatlarıyla çizen kitaplarımızdan kara kitap diye bahsetmesi çok rahatsız edici. Ona göre bugün Müslümanlar kurtulmak için yeni bir şeyler ortaya koymalı, felsefeyi ortadan kaldırdıkları gibi gerisin geriye getirmeli ve farklı anlayışları cem etmelidir. Kanımca Müslümanlar bugün dünyaya bir şeyler söylemek istiyorlarsa kendi içlerine dönmeleri yeterli olacaktır. Ellerindeki kaynaklar onları tekrardan dünyayı refah yurduna dönüştürmeleri için kafidir. Genel görüşün sıkıntısı da bu zaten. İnsanlar İslamiyeti reforma tabi tutulması gerektiği inancındalar. Bilim diye bir put var her şeyi onun kılıfına uydurmak için ellerinden geleni yapıyorlar(N.Topçu'nun görüşleri bu yönde değil).
    Hadisi şerifler onlara göre uydurma, sonra Kuran ahlak kitabından öteye geçemez dolayısıyla tarihseldir.Saçmalardan seçmeler işte.Bunların hepsi kendi içinde barındırdığın ilimleri bilmemekte kaynaklanıyor. Hadisleri topyekun reddeden birisi Hadis ilmini bilmiyor, zayıf,metruk, mevkuf,, garip gibi kavramlar neyi ifade ederden haberi yok. Bilmediğine cahil olması yetmiyormuş gibi bir de düşman...
    Nurettin Topçu mutlaka okunmalı ve istifade edilmeli demekle beraber getirdiği çözümler ve bazı olaylara bakış açısı pek de iç açıcı değil velhasıl kelam...
    Her şeyden öte neyin ne olduğunu bilerek okuyun ve okutun bu eseri efendim.
  • İlk sayfasından itibaren okuyucuyu  içine çeken, gözlerinizi sayfalardan ayıramayacağınız, 81 sayfalık bu kısa öyküye en az 81 sayfalık yorumu hak eden kült bir eser..

    Eserde gereksiz tek bir kelime bile yok, her şey yerli yerinde, kurgu mükemmel..Eseri ilk duyduğumda ismi ilgimi çekti. Araştırdığınızda Adre Gide’nin konunun başından itibaren sözünü ettiğimiz ölümsüz bu eserinin yanı sıra 19. yüzyıl klasik müziğine damgasını vuran gelmiş geçmiş en ünlü bestecilerden biri olarak kabul edilen Beethoven’ın aynı adı taşıyan 6’ncı senfonisi karşınıza çıkıyor. İsimlerde benzerlik bu iki eser arasında bir bağ olabileceğini çağrıştırıyor hemen.

    Biz tekrar öykümüze geri dönelim. Öykü, tıpkı Beethoven’ın 6’ncı senfonisinde olduğu gibi ilk bölümleri yavaş başlayıp sonraki bölümlerinde yavaş yavaş öfke ve görkem belirtisi hissettirerek coşkuyla dolan ve sonra tekrar sakinleşerek tekrar fırtınalar estirerek sonlanıyor.

        Kitap bir öyküden ziyade okuyucuyu kitabımızın kahramanları olan papazın, oğlunun, karısının ve âşık olduğu kör kızın dünyasına götüren çok sesli bir senfonidir. Yazar aslında eserin bu yönüyle Beethoven’ın “Pastoral Senfoni”sine ince bir gönderme yapar. Öyküde Rahip’in himayesine aldığı ve renklerle hiç tanışmamış doğuştan kör kıza renkleri anlatabilmek için bir konsere götürmesi ve konserde seslendirilen senfonideki farklı müzik aletlerinin çıkarttığı seslerin çeşitliliğini, farklı tonlarda ses vermesini, birbirleri ile uyumunu örnek vererek açıklaması da yazarın ustalığının kanıtıdır. Renkler ile hiç tanışmamış kör bir insana dünyanın ve yaşamın renkleri başka nasıl anlatılabilirdi ki?

        “Pastoral” Fransızca ’da Protestan din görevlilerine verilen “Pasteur” kelimesi ile bağlantılı olarak din adamı anlamına gelmektedir. Bu yönüyle öykü okuyucuya dini yönü ağır basan bir serüven olacağının sinyallerini vermektedir. SON yazısına ulaşınca aslında tam olarak ta öyle olmadığını görüyorsunuz. Şefkat, merhamet duyguları ile başlayan bu eseri edindiğinizde kıskançlık, vefa,  umut, umutsuzluk, mutluluk, mutsuzluk, cezalandırılmışlık, hüzün ve nihayet aşk duyguları başta olmak üzere birçok duyguyu okuyucuya dibine kadar yaşatan bir dram olarak kütüphanenizde yerini alacaktır.

    “Huzuru yakalamak için çırpınan ruhlar”ı anlatan Andre Gide’nin bu eşsiz eserini okurken bir senfoni dinliyormuş gibi hissedeceksiniz. Günümüz Türkçesine revize edilip çevirisinin yapılarak kitapevlerinde ve kitap satış sitelerinde bulunulabilir olduğunu görmek zevkli kitapseverleri sevindirecektir.

    “Gözleri olanlar bakmasını bilmeyenlerdir” Andre Gide.
  • Yazarın daha önceki kitabı Büyü Dükkanı o kadar güzeldi ki, hayata dair ne varsa kısa öyküler şeklinde okuyucuyu sıkmadan anlatmıştı. Benim başucu kitapları listemde olmazlarımdan olan Büyü Dükkanı 'na olan hayranlığım yazarın bu kitabında acaba ne anlatmış, nasıl anlatmış,;merakımla aldığım bu kitap, ilk kitaba olanhayranlığımı bu kitaba da taşıdı.
    Yazar alegorik anlatım yoluyla vicdan, akıl, sağduyu, öfke, hüzün, haset, korku, tasa, dürtü, çoşku gibi soyut kavramları somutlaştırarak kişinin kendiyle hesaplaşmasını sağlıyor. Beş bölümden oluşan kitap, okuyucuyu sıkmadan dialog tekniğiyle yazılmış. İmla ve yazım yerli yerinde, okuyucuda bıraktığı rahatlama hissi tartışmasız. İki saatlik bir kitap. Keyifli okumalar.
  • Benim için keyifli bir okuma olmasına rağmen çok hızlı akan bir kitap olduğunu söyleyemem.Dili anlaşılır ama uzun bir okuma. Eserde alanda önemli olan birçok kuramcıya ve yazara atıfta bulunarak kaynakça dağarcığını genişlettiği için ayrıca sevdim. Sıradan bir okura da alanın genel perspektifini vermeyi ve sade kalmayı başarıyor. Annenize karşı kopukluk ve öfke duyguları hissediyorsanız okumanızı öneririm.Bunun dışında psikoloji,pdr ve çocuk gelişimi alanında aktif olan arkadaşlara özellikle okumalarını öneririm. Son olarak kitabın daha önceki isminin çevrisini daha çok beğendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. 'Var olan annenin yokluğu' kesinlikle dokunaklı ve anlamlı bir isim..Keyifli okumalar.
  • Yalnızız

    SPOİLER İÇERİR

    Peyami Safa'yı zaten merak ederdim, Türk Edebiyatında adını duyurmuş bir yazardır, hiç kitabını okumamıştım. Bir gün bir kitapçı bana ve arkadaşıma Yalnızızı okumamızı önerip, Türk edebiyatının ütopya örneği olduğundan bahsetmişti ben de bunun üzerinden yaklaşık bir yıl geçti ki kitabı okudum...

    Kitabın karakterlerinden bahsederek olayı anlatmaya çalışayım; kitap genel olarak iki aile üyelerinin birbirine karışan hayatlarıyla ilerleyen bir örgüye sahip. Bir ailede Samim adlı baş karakter var hatta ben bu karaktere kitaptaki tek karakter de diyorum, bunu düşünmemin nedeni hem bu söylediğimin kitap karakterlerince dillendirilmesi (Besim'in ağabeyisi Samim'e sen bu evin aklısın gibi sözler söylemesi, Samim'i sevmeyen Ferhat'ın kızkardeşi Meral için tek iyi insan olarak Samim'i görmesi...). Samim, kardeşi Besim ve Mefharet, Mefharet'in kızı Selmin ve oğlu Aydın bir evde yaşarlar. Diğer aile ise Nail Bey ve oğlu Ferhat, kızı Meral ve anne (Necile) boşandıkları için ayrı bir evde Arnavutköyü'nde yaşar. Bir de dış karakter Feriha kötü kadın olarak çizilir...

    Necile, Samim'in eski "metresidir" ve hatta Samim, Necile ile ilişkisini sürdürürken Meral'e hamile kalır. Meral doğar, Nail Beyin mi Samim'in mi kızı olduğu belli değildir ama üstün karakter Samim onun kendi kızı olmadığını söyler ve bunun kanıtını tabi ki yapar (Necile'nin kendisine böyle söylediği ve bunu en iyi bir annenin bileceği...) bu kanıtlar benim için önemli değildi hatta şöyle ki benim için Meral'in Samim'in kızı olması da önemli değildi (bunun nedenini söyleyeceğim)*. Meral büyüdüğünde Samim ile bir ilişkileri başlar, Ferhat ise Selmin ile ilişki içindedir. Bu zaman Paris'te kalan Feriha İstanbul'a döner ve bütün olaylar karışır. Feriha sıkı bir toplum öfkesiyle karşılaşır ki bu öfke Samim'in sürekli Meral'i tehdit ettiği öfkenin ta kendisidir. Meral ise Paris'i çok merak etttiği için Feriha ile görüşür, bu konuda babası, ağabeyisi, Samim ona karşı çıktıkları halde Meral onunla görüşür. Kitap bu zamanlar Meral açısından da bir kırılma noktasıdır, Meral o zamana kadar çizdiği çerçevenin dışına çıkar ve yazar tarafından kötü bir kadına dönüştürülür. Daha sonraları Paris'e kaçma planları kurarken, planının işlevsiz kalmasıyla intihar etmeye karar verdiği sırada kendini yakarak ölür, Necile de kalp krizinden ölür.

    Benim hoşuma gitmeyen şeyler ise şunlardı ki bir yazar, kitabındaki bir karakteri kendiyle özdeşleştirip hem yazar haliyle, kalemi vasıtasıyla hem de karakter üzerinden olay içi müdahalesiyle kitaba dahil olursa diğer karakterler yok olur. Bence bir yazar kendisini bütün karakterlere katmadıkça diğer karakterlerin yaşama şansları olmaz ki kitapta da son çare olarak Meral ve Necile ölür. Ben burada son olarak bütün karakterlerin ölmesini ve erdemli tek bir karakter olan Samim'in yaşamasını beklerdim, Peyami Safa o kadar müdahaleci davranmış ki...

    Kadın karakter çizme konusunda özellikle beni rahatsız eden şeyler var; Feriha, Meral'e Paris'te bir paralı aşık bulur, ticaret ortada Meral Paris'i istiyor paralı aşık Meral'i, bu konuda Samim, Feriha'nın kızlık ve tazelik avcısı olduğunu söylüyor. Ben de kendisine baktığımda bunu görüyorum, şöyle ki ilerleyen sayfalarda Samim, Meral'e kendisinin de onu Paris'e götüreceğini söyler. Kadın burada açık artırmaya çıkarılmıştır. Meral kendisini para ya da ahlaka karşılık satacaktır. Samim silahını baskıyla kullanır, Meral'e cemiyetten bahseder içindeki hırslı ikinci beni öldürmesini söyler... Bir kadın kendisini para uğruna satınca fahişe ahlak uğruna satınca erdemli olur ben buradan bunu çıkarımsadım.

    Meral, Samim ile birlikte kendi deyişiyle;
    "O aptal (Meral) beni kaybetmekle büyük bir kalb ve ömründe asla bulamayacağı bir aşk sığınağını kaybediyor... Paris'e ben seni götürecektim, biliyorsun."
    Gerçekten burada Meral arkasını toplumsal ahlaka yaslamış birisini reddetmekle büyük bir kayıp yaşıyor!

    Bahsetmek istediğim daha bir çok şey vardı ama en son şundan bahsetmek istiyorum. Kitapta bir kadın o kadar oluşamamış, kendisi olamamıştır ki intihar ederken "İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bu dünyada yalnızım." Meral için bu büyük bir itiraftır ve iç dökmedir. Kitapta Meral o kadar sıkışmıştır ki artık kendisine duyduğu nefretle çerçevelediği daracık dünyası çirkin bir hal almıştır ve kendisi çerçevinin içinde yalnız kalmıştır. Samim'in yapmak istediği neydi? O çerçeveyi elleriyle sonuna kadar daraltmak ki büyük kısmını o yaptı sonra içerisine kendisi girip Meral'in tek yaşam kaynağı olmak.

    Düşündüğümde biz de sürekli birbirimizi daracık çerçeveler içinde istismar etmeye çalışıyoruz ve bu durum sürekli acı hikayelere neden oluyor. Umalım ki son bulsun bu çerçeveleme olayı ve isteyen kendisini istediğine, istediği karşılıkla satsın. Eğer aşk denilen şey toplumun kabullendiği bir sapığa kendini satmaksa, aşk zaten olmasın herkes fahişe olsun, en azından karşılığa karar vermek hakkımız olur.


    *Kitapta karakter yapısına vs baktığımda gördüğüm durum, Samim ne derse ahlak odur ve yaptığı ahlakidir, ondan bir şey saklamak imkansızdır, her şeyi sezer, her şeyi bilir böylece Meral kendi kızı olsa da sorun Samim'de olmaz