• Katalonya Prensliği. Yıl 1320 İspanya.
    Topraklar, küstah kibirli ve insafsız beylerin egemenliğinde. Halk ektikleri hasatın büyük bir kısmını beye ödemek zorunda. Her yeni gelinle, düğün gecesi birlikte olma hakları var, istediği kadını çocuklarına süt anne yaptırma ve şatoda hizmetli olarak çalıştırma hakkı var. Halk beyin egemenliğinde bir köle. Beyin gözünde köylüler; ahlâksız, kibirli, kaba, hiçbir şeyin değerini bilmeyen, vahşi, mide bulandırıcı, arsız ve cahil.

    Barselona'da da durum hemen hemen aynı. Kendilerini soylu diye adlandıran ama bana göre soysuz insanların merhametine sığınmış fakir bir halk. Çocuklar aç. Babalar onların karınlarını doyurmak için sabahın köründe yola düşmelerine rağmen elleri boş geri dönmekte. Çiçek, tifo ve difteri gibi hastalıklar ölümcül yüzlerini göstermiş. Kadınlar değersiz. En önemlisi savaş ve bir avuç toprak için yağmalanan tarlalar.

    Kitabı okurken aynen bunları yaşadım: Sanki önümde bir kapı var ama onu açmak istemiyorum. Sinirlerim had safhada. Bir yandan kapının ardında ne var diye merak ediyorum, bir yandan da arkama bakmadan kaçıp gitmek istiyorum. Bu kapıyı bütün gücümle karşı koymama rağmen artık açtım. Kapının ardındaki ucuruma göz attım, bir de karanlığa. Peki bu kapının ardında ne var? Açlık var, soğuk var, belirsizlik var, korku-kaygı var, çaresizlik var, kötülük var, ölüm var. Daha neler neler.

    Kitabın sonunda yazar, kitapta geçen kişilerin ve olayların bir kısmının gerçek bir kısmının da kurgu olduğunu belirtmiş. Bu da yazarın çok araştırıp öyle yazdığını gösteriyor.
    Kitapta Santa Maria del Mar Kilisesi inşaatında çalışmaya başlayan Arnau'nın anlatıldığı kilise, günümüzde bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ sapasağlam. Görkemli Santa Maria del Mar, şaşırtıcı sadeliğiyle Barselona'nın en iyi kiliselerinden.

    Bu kitabı okurken ne kadar duygu varsa hepsini sırayla yaşadım. Kızgınlık, merak, ümitsizlik, çaresizlik ve korkudan sonra öfke. Bence adalet çift taraflı bir ayna. Bir yanı fakirleri gösterir, diğer yanı soyluları, beyleri ve kralları. Kitapta tek bir gerçek var; zenginler için de, fakirler içinde... Adaletsizlik!
  • Doğruyu söylemek gerekirse mikro ifadeler ile ilk bu kitapla tanıştım.
    Vucut diline merakım eskiye dayanır. Bu alanda bir çok kitap okumuşluğum ve bir çok video izlenişliğim mevcut. Ayrıca gözlemleme sebebiyle olmasa da hissi olarak insanların davranışlarından, mimik ve jestlerinden ne düşündüğünü anlamaya da kabiliyetim var.
    Konuyu bağlayalım. Ama vucut dili zannettiğiniz gibi popüler olan kısmıyla sadece makro ifadeler dediğimiz (elini şöyle koyarsa şöyle, ayağını böyle yaparsa böyle) kısım ile sınırlı değil. İşte başka şeyler de var.
    İşte mikro ifadeler, 40 milisaniye ile 500 milisaniye arasında yüzümüzde meydana mimik olarak elimizde olmadan kendilerini gösteren uluslararası 7 farklı duygunun yansımasıdır. Bunlar öfke, tiksinme, mutluluk, korku, şaşkınlık, üzüntü ve küçümseme'dir. Bunlardan dördü olumsuz biri (şaşkınlık) nötr biri (mutluluk) olumlu duygudur. Ayrıca yukarıda yazdığım gibi bu ifadeler uluslararasıdır. Makro ifadeler gibi ülkeler arası değişiklik göstermezler.
    Peki bunu bilmenin sizdeki yararı ne olabilir?
    Ne amaçla öğreneceğinize bağlı. İnsanların suratında fark etmeden oluşan bu ifadeleri isterseniz kötülüğüne, onları sıkıştırmak için kullanabilir veya iyiliğine onları anlamak için kullanabilirsiniz. Ben bir eğitimci olarak insanları daha çabuk ve daha iyi anlamak için kullanmak istiyorum.
    Kitabın yazılış tarzı güzel. İfadeler hep resimli desteklenmiş olduğu için akılda kalıyor. Ve elbette bir kitap okuyarak bu konuda asla uzman olamazsınız. Bunu bilerek ifade edeyim. Okuyunuz, güzel. Tavsiyemdir.
  • Kitabı okudukça büyük bir öfke dalgası sardı beni. Sayfalar azalıp, son sayfaya gelince de aynı ölçüde bir bezginlik hissettim. 2002 Türkiye'sinden bahsediyor kitap. Bu anlatıyı üç kişinin hayatını sembolikleştirerek yazmış Livaneli.

    》Tecavüze uğrayan on yedi yaşındaki Meryem,
    》 Gabar dağlarında PKK takibinde olan askerlerden Cemal,
    》Istanbul'un ünlü profesörlerinden Irfan Kurudal.

    2002 yılının Türkiye'sini anlatıyor ama güncelliğini kaybetmemiş bir kitap. Koşullar ve mekanlar değişmiş görünüp, başka kalıplara girse de altında bulunan zihniyet aynıdır.
    Bu zihniyette kadının konumdan bahsedeceğim:
    Cinsiyetçi söylemler hiç hoşuma gitmiyor. Ama içinde yaşadığım toplum, ülke, dünya susmama da izin vermiyor. Insanlık tarihinden beri kadının rolü belirli kalıplar içinde olmuştur.
    Bu gelişmemişliğin, geriliğin en büyük kanıtlarından biridir. Anadolu kadını da batı kadını da aynı kaderi paylaşıyor. Mekan ve koşullar farklı olsa bile yaşanılan hissettirilen duygu aynı.
    'Şiddet' üzerinden bir karşılaştırma yapacak olursam;
    》 Anadolu kadını, (çoğunluğu) küçük yaşlarda para karşılığı satılmış, daha öz benliğini (birey) bilmeden, kendini evlilik hayatının rolünü (eş) üstlenmeye zorlanmıştır. Bunun olağan getirisi olarak çatışma ortamının olması kadının, kendinden, kadınlığından, kaderinden bazısının da Yaratıcı'ya isyan etmesine sebep olmuştur. Genç yaşta derileri kırışıp, ihtiyar görünümünü alan anadolu kadını...

    Kadınların erkeklere kıyasla güzelliğe daha önem vermeleri onların doğalarının bir parçasıdır. Kadın için güzellik, onun psikolojisini etkileyen en önemli etkendir.
    Aklıma Jane Fonda'nın bu konuyla ilgili olan şu sözleri geliyor:
    "Robert Redford'un yüzündeki çizgiler onda asalet ve deneyim, benimkiler ise yaşlılık anlamını
    taşır."
    Kitapta Meryem üzerinden anadolu kadının daha küçük yaşlarda maruz kaldığı sayısız şiddetten biri de şöyle anlatır:

    " Ne zaman ki göğsünde iki tomurcuk belirip gövdesi yuvarlak hatlar edinmeye, bacaklarının arası kanlanmaya başladı, o zaman kendisinin hiçbir zaman Cemal ve Memo gibi olamayacağını kavradı. Onlar insandı, kendisi ise suçlu. Saklanması, örtünmesi, hizmet etmesi, ceza görmesi gerekiyordu; bunun başka türlü olması mümkün değildi."

    Kadın güzel yaratılmıştır. Erkeklere kıyasla biyolojik olarakta daha zengin bir yapıya sahiptir. Bu da onun şiddete uğramasına yol açan en büyük etkendir. Anadoluda olan bu şiddet batıda da vardır. Yazının başında da belirttiğim gibi koşullar ve mekanın farklı olması kadının şiddet görmediği anlamına gelmez.

    》 Batı kadını anadolu kadınının aksine daha gelişmiş, (eğitim) bir toplumda yaşar. Kendi benliğinin
    farkındadır fakat kendini anadolu kadının aksine örtmez. Bir başkaldırı vardır ama bu haykırış, belirli 'güzellik' kalıplarına girmekten alıkoyamaz kadını. Burada özgürlük ve kadının bireyselliği kavramlarına ne anlam yüklendiği önemlidir.
    Batının yüklediği anlamların sonuçlarından biri de Feminizm akımının ortaya çıkmasıdır. Feminizm, kadın -erkek eşitliğini savunmanın ve istemenin yanında kadını, sadece nefrete bulamaktan başka bir işe yaramamıştır. Kadının bu nefret sayesinde kazandığı bilinç ona uygulanan şiddeti ortadan kaldırmıyor.
    Kitapta batı kadınını temsilen, profesörün karısı Aysel vardır.

    Bu karşılaştırmanın sonucunda; kadının hayattaki rolü eğitim seviyesine göre değişebilir ama onu yaşayacağı, yaşamakta olduğu 'şiddet' ortamından maalesef ki uzaklaştırmayacaktır.
    Yeri gelmişken:
    " Kadın kadının kurdudur. "
    Deyişinin doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu da biz kadınlara yapılan psikolojik şiddetlerden biridir. Aynı cinsiyetlerin birbiri ile çatışmasını saçma bulduğum gibi aslında böyle bir şeyin olmadığını düşünerek olumlama yapmak istiyorum :))

    Livaneli'nin yazın tekniğine gelirsem; eleştirel bir üslubla yazması benim onun kitaplarını okumam için yeterli bir sebep. Ayrıca edebi olarak bazı yerler hariç zayıf bir kalemi vardı ama kitaplarını okunası kılan unsur bahsettiği bazı tarihsel olaylar ve eleştirileridir.

    Kitapta benim için önemli olan konulardan bir diğeri de kadınların rolünden bahsetmesiydi. Zaten incelemeyi de bunun etrafında yazdım.
    Okuyacaklar için iyi okumalar diliyorum.
  • “Bütün dünyada bir öfke kol geziyor. (…) Haklı, çok haklı bir öfke bu! Gelgelelim yanlış bir yere yöneliyor. Dahası, eğer bu öfkeyi doğru hedeflere yöneltemezsek hepimizi yok edecek. (…) Bu öfkenin özünde umut var: Her şeyin daha iyi olabileceğine, geçmişin geri dönebileceğine, barışın yeniden sağlanabileceğine ve bir gün her şeyin yerli yerine oturabileceğine dair bir umut. Ne var ki bu umut tam aksinin şeklini alıyor: Zenginlerin gücünü katlıyor; dünyayı daha şiddet dolu, yaşamak için daha beter bir yer haline getiriyor. Faşistler ve köktendinciler de öfkeli, onlar da çocukları için kendilerince daha iyi bir dünya yaratmak istiyor; yine de öfkelerini boşaltma biçimleri tam aksi yönde bir etki yaratıyor. (…)


    Öfkeyi sermayenin iktidarına, paranın hükümranlığına duyulan bir öfkeye dönüştürebilir miyiz yeniden?”
    Dünyanın bütün “aşağıdakileri” arasında kol gezen öfke, nasıl gerçek demokrasiye doğru bir yol açabilir? Bu öfke, nasıl, “doğru” bir dava için güç toplamayı sağlayabilir?


    Bu sorulara cevap ararken, paraya odaklanıyor elinizdeki politik çözümleme. Paranın egemenliğine, paranın kendini değişmez, ebedî bir gerçeklik ve “her şey” gibi kabul ettirmesine isyan ediyor. Paranın, toplumsal ilişkileri zehirleyen bir saldırganlık biçimi olduğunu gösteriyor. Hayatın parasallaştırılmasının insaniyetimizi nasıl “bozduğunu” bir defa daha hatırlatıyor. John Holloway’in Leeds Üniversitesi’nde verdiği bir dizi derse dayanan metin, öğrencilere hitap etmenin etkililiğiyle ve heyecanıyla akıyor. Dünyayı değiştirme azminin enerji kaynaklarına inen, küçük ve tutkulu bir söylev...
  • Bir çok okur gibi Pavese ile Tezer Özlü sayesinde tanıştım. Daha önce Pavese‘in bir kitabını pdf olarak okumaya çalıştım. Ama çok zorlandığım için yarım bıraktım. Bu kitabı aldıktan sonra tekrar denedim okumayı. Pdf denememden daha kolay oldu bu okumayı yapmak. Ama yine de Pavese’in kolay bir yazar olduğunu söyleyemem.

    Bu kitap çoğunluğu kadın karakterlerden oluşan kişilerin etrafında şekillenen bir konuyu ele alıyor. Kadın karakterler diyorum ama bunların kadın olduklarını anlamak benim için biraz zor oldu. Pavese ne baş karakterini ne de diğer karakterlerini fiziksel olarak betimlemediği ve ruhsal olarakta alışık olunan naif kadın hissiyatını aktarmadığı için karakterleri bir yere oturtmak zor oldu benim için. İşimi zorlaştıran bir diğer şey ise kadınlar arası ilişkileri aktarışı oldu. Bu kısmı açıklamak istemiyorum okuyacak olanlar kendi çözecektir zaten demek istediğimi :)

    Yazarın yarattığı kadın karakterleri başarısız bulmadım. Sadece gariptiler. Bana garip geldiler yani. Bir erkek yazar elinden çıktıkları için mi yoksa yazar böyle karakterler istediği için mi bilmiyorum ama biraz erkeksiydiler. Pavese’in kadın düşmanı olduğunu söyleyenleri bile duydum daha önce. Böyle karakterler yaratarak kadınları rahatsız etmek mi istedi acaba ? Bilmiyorum. Ben rahatsız olmadım ama. Farklı bir bakış açısına şahit oldum yalnızca.

    Kitapta kadın erkek ve kadınlar arası ilişkiler konusunda yaptığı tespitleri yer yer acımasız gelse de okuması keyif verdi. Bazen dilinin ucuna kadar gelen ama karşındaki kırılmasın diye söyle(ye)mediklerini başkasından duyunca içine bir su serpilir ya bir rahatlama hissedersin, öyle hissettim bazı yerleri okurken.

    Baş kahramanın doğuştan “şanslı” olanlara duyduğu öfke de gözümden kalmadı. Aslında tam “sınıf bilinci” “sınıf kini” denebilecek ölçüde temellendirerek verilmemişti bu öfke. Dönemin koşulları gereği olabilir. Ya da ben okurken bir şeyi kaçırmış olabilirim bilemiyorum. Çünkü Pavese dikkatle okunmadığında konu bütünlüğünü kaybedeceğiniz bir yazar. Yine de kahramanımızın gözünden, çalışarak bir şeyi elde edenler ve doğuştan şanslılara bakmak güzeldi.

    Yer yer Sylvia Plath okur gibi hissettim kendimi. hatta ikisinin ruh ikizi olduklarını, çok iyi anlaşabileceklerini :) Ama Sylvia daha duru anlatımında.Pavese bir sis bulutu gibiydi bu kitapta. Kasti olarak bir şeyleri muallakta bırakmak ister gibiydi. Bir bulanıklık var gibiydi ve bunun durulmasını kendi istememişti sanki. Zor bir yazar olduğunu söylemiştim :) Bilindiği gibi yazarımız intihar etmiş bir yazar. Kitapta da bu işlenmiş tabi. İşte bahsettiğim bulanıklıkta tam bu kısımlardaydı. Tam net bir sebep bulamadım ben bu intihara. Bakalım siz bulabilecek misiniz..
  • Ilk olarak 11 yıl önce dün, dün gibi 11-10-2007 tarihinde kaybettiğimiz yazar Mehmed Uzun abimizi bugun saygıyla rahmetle anmak istiyorum. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun inşaallah. :((

    Ve beni Memed abinin kitaplarıyla tanışmama vesile olan bir etkinlik #30997659 ile adı Mehmed abiyle ve erbane ile ozlesmis :)
    Mehmed abiyi bir çok kişiye sevdiren tanıtan ve okutanEsra hocama cok teşekkür ederim..:))

    Şimdiye kadar zevkle büyük bir iştahla okuduğum kitaplardan biridir okuduğum bu kitap hiç bitmesini istemediğim bu yüzden yavaş yavaş günde bazen 5 sayfa bazen 20-30 sayfa okuduğum bazı günler okumadigim hatta arada başka kitaplar bile okuduğum, bitmemesi için özellikle çaba sarf ettigim kitaplardan biri

    Aşık, aşkı uğruna aşkının peşinde ölümlere, kıyımlara yok oluslara, yangınlara, sürgünlere tanık olmuş, yaşamış, ağlamış, acı çekmiş feryat etmiş kevok;
    Bir düşmüş bir kalkmış ölümlerden dönmüş işkencelere magruz kalmış aydınlığın yüzü. Kevok.

    Diğer yanda;
    Aşka sevgiye şefkate aç Baz; merhametten yoksun hiç sevilmemis karanlıkların efendisi Baz
    Yuregi hep kin öfke yangınlar kan zulüm ile feryat figan ile beslenmiş Baz
    Iki ayrı cephede iki düşmanın,
    Baz ile yollari kesisen kevok un yaşam hikâyelerini anlatan bir eser.

    Herkese tavsiye ederim iyi okumalar.. :))
  • Zihninden geçen herşey sonucu iyiliğe bağlanmalıdır. Zaman kavramı belirsiz ve sonsuzdur. Zamanda acı çekmeyi kafaya takmamak gerekir çünkü şimdiki zaman çabuk geçer. Hayatta öfke ve olumsuz duygular doğaya aykırıdır. Doğaya aykırı hiçbirşey aslında yoktur.... gibi anlamlı ve sorgulatici düşünceler barındıran felsefik bir bakış açısı.