Öyle günler yaşıyoruz ki bir halk deyiminin çok iyi belirttiği gibi, kurdu kuzudan ayırmak güç oldu. Bugün, öğle üstü, okumaktan yorulup şöyle bir çıkıp dolaşayım, dedim. Sokaklar ıssız ve loş. Bir gariplik olduğunu sezinledim. Tüm dükkânlar, mağazalar kapalıydı. Öğrendim ki solcu teröristlerin yıldırması sonucu esnaf kepenk açmamış bugün. Üzerinde düşünülecek bir olay.
Düşünüyorum.
Her zamanki gibi, olaylara dışardan bakan biri olarak düşünüp, değerlendirmeye çalışıyorum. Roland Barthes'ın dediği gibi, "Bir köle değilsen, bir işbirlikçi değilsen, bir tanık değilsen, bir iktidarla ne gibi bir ilişkin olabilir?" Benim de hiçbir ilişkim yok. Ne iktidarla, ne muhalefetle. Ne teröristlerle, ne esnafla. Dolayısıyla olaylara dışardan bakabiliyorum. Baktığımda da şunu görüyorum: içinde yaşadığımız durum İonesco'nun Kel Şarkıcısına benziyor. Ya da İkili Sayıklama adlı oyununa. Kafka'nın saçma dünyasında yaşadığımızı da söyleyebiliriz. Eğer Dostoyevski'nin adını, özellikle Ecinniler'i (ki bu kitabın adını İblisler diye çevirmek daha doğru olurdu) düşünerek anmadımsa bunun bir nedeni var: bizimkilerde metafizik saplantı yok. Bir insanı "doğal bir biçimde" öldürüyorlar. Tedhişçiler arasında intihar ya da "itiraf" olaylarıyla karşılaşılması bu dediklerimi doğrular nitelikte. (Bu konuda Albert Camus'nün Rus teröristlerin yaşamından esinlenen Doğrular adlı oyununa bakınız.)
Salah Birsel'in Kurutulmuş Felsefe Bahçesi'nde okuduğuma göre Clébert (Colbert?), "Çorbanın yokluğu yıkımdır" dermiş. Eh, bugün birçok evde çorba tenceresi kaynamadığına göre, yıkıma biraz daha yaklaştık. Ben, ünlü bilgin Jean Rostand'ın dediği gibi, "Kendini boğazlatmayacak tanıklara inanıyorum." Ama kurtla kuzuyu ayıramadığımız gibi, doğru söyleyen tanıkla, yalancı tanığı da birbirinden ayırmakta güçlük