Geceleri tek tük yanarken ışıklar, kimi evine çekilmiştir, kimi evinin yolunu arar. Kiminin ise ne bir evi, ne de onu evinde karşılayanı olmaz. Birbirine komşu yerlerde birbirine yabancıdır insanlar. Kah bir markette karşılaşılır, kah hiç gözgöze gelinmek istenilmeyen bir sokağın köşesinde. Safi adet yerini bulsun diye geçiştirilen selamlar, yapmacık merhabalar, bende seni düşünüyordum ooo nerelerdeydin, nasılsın sahi denilip belki yıllar önce kapanmış bir yarayı açmalar...
Sahi neden anlayışı, acıyı ve pekala mutluluğu hep kendi üzerinde biçmekte mahirdir insan?
Gülnaz Eliaçık Yıldız'ın Bir Talanın Sevinci adlı eseride tam olarak bunu sunuyor bizlere esasında. Kendi başına delirmekte ustalaşmış; susmayı reddeden, susmayı zamanla kabullenmiş ve doğrularını bir sonraki dalgada pahalıya ödeyeceğini bilen insanlarında hikayesi...
Yer yer birer genç, yer yer çifte kumrular olarak tabir ettiğimiz birbirinde yaş almış, birbirinde demlenmiş ve dinlenmiş büyüklerimizin izinde. Onların yalnızlığından içimize ulaşan bir buruklukla da...
Biz ne zaman böyle olduk?
Ne zaman böyle olduk da birbirimizi körebe misali kitaplarda arar olduk? İnsanlığı, sevgiyi, güzel olan her ne varsa, o küçücük tebessümleri… Yanımızdaki dairede kapılar çarpılırken, olan biten neydi?
Nasıl bu kadar yabancılaştık? Ne zaman oldu bu?
Üst komşumuz günler önce vefat etmiş. Çok mu yorgunduk iş dönüşü bir hatırını sormak için? Pişirdiğiniz aşın suyunu bol koyun diyor Peygamber efendimiz. Ümmet olmaktan, insanlığın bilincinden mi vazgeçtik yoksa?
Vazgeçilebildi mi sahi?
....
Eser 18 hikayeden oluşuyor ve kendi içerisinde isimleriyle, kahramanlarıyla münhasır bu yazılar, o nispette birbirlerinede komşular gibi... Sanki Gülnaz Hanım, bu yitirilmişliğe karşı bir başkaldırış gerçekleştirmek istemiş. Sanki o