Puan vermedi·325 syf.··
2026 21. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 19:57
Özel eğitimde her gün Charlie Gordon’larla çalışıyorsun — bunu okurken fark etmeden duraksıyorsun. Çünkü Keyes’in anlattığı şey sadece bir zekanın yükselmesi değil, bir insanın başkalarının gözündeki yeriyle yüzleşmesi. Charlie’nin “arkadaşlarının” aslında onu küçümsediğini öğrenmesi, zihinsel yetersizliği olan bireylerin toplumda nasıl görüldüğüne dair o rahatsız edici gerçeği romanın tam ortasına koyuyor. Ve bu sahneyi okurken “ben öğrencilerime nasıl bakıyorum?” sorusu kaçınılmaz biçimde geliyor. Charlie’nin dönüşüm süreci aslında iyi tasarlanmış bir bireyselleştirilmiş programa benziyor — hedefe odaklı, ölçülebilir, belgelenmiş. Ama Keyes’in sorduğu soru tam da BEP’lerin yanıt veremediği türden: müdahalenin başarısı kimin için başarıdır? Charlie için mi, onu “geliştirmek” isteyen bilim insanları için mi, yoksa onun “normal” olmasını bekleyen toplum için mi? Özel eğitimciler bu gerilimi soyut bir etik tartışması olarak değil, her sabah sınıfa girdiklerinde bedensel olarak yaşıyorlar. Romanın sonu — ki vermeyeceğim — tıbbi model ile sosyal model arasındaki o eski, bitmez tartışmayı düşündürüyor. Keyes bizi Charlie’yi “iyileştirme” arzusunun aslında kimin sorununu çözdüğünü sormaya zorluyor. Algernon’un hikayesi bu yüzden sadece bir çocuk kitabı değil; disability studies’in en temel sorusunu, akademik bir dille değil bir farenin ölümüyle soruyor. Ve bu soru, sınıfına her gün giren bir özel eğitimci için hiçbir zaman teorik kalmıyor.
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202537bin okunma
BRONZ SÜVARİ VE MODERN HAKİKAT REJİMİNİN EPİSTEMOLOJİK İFLASI
10/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
Müellifimiz, çocukluk hafızasında yer eden o sarsıcı "bronz süvari ve plastik leğen takası" metaforunu, asrımızın küresel ontolojik buhranının bir hülasası olarak önümüze koymaktadır. Takasa bakıldığında alelade bir ticari mübadele gibi görünmektedir lakin insanın kadim, köklü, ahlaki ve ontolojik olanı (bronz süvariyi), cazip, hafif, ucuz ve muvakkat olan yeninin (parlak plastik leğenin) seküler şehvetine feda edişinin adıdır. Modern çağ zamanı çizgisel bir ilerleme olarak vazederken; yeni olanı "ileri ve iyi", eski olanı ise "geri ve değersiz" ilan eden habis bir cetvel icat etmiştir. Oysa bu cetvel fıtrata vurulmuş en büyük darbedir. Müellifin sorduğu o can alıcı sual: "İnsan, hakikatin sahibi midir, yoksa muhatabı mı?" sorusu işte bu tahlilin kelami mihverini oluşturur. Ehl-i Sünnet ve Cemaat akidesi sarahatle ilan eder ki: İnsan hakikatin vaz'edicisi, hâkimi ve sahibi olamaz ancak ve ancak aziz bir muhatabı olabilir. İnsanın şu dünyadaki şerefi, hakikati kendi hevasına göre eğip bükmesinde olamaz bilakis Allah Teala’nın kelamına ve fıtratın mizanına sadık bir muhatap olabilmesindedir. Müellif, eserinde Orta Çağ'ın döngüsel, ritüel ve ibadet merkezli zamanı ile büyüyen şehrin borç, vade, verimlilik ve hesap merkezli çizgisel tüccar zamanı arasındaki kavgayı derinlemesine analiz eder. Zaman daha ince bölündükçe emek ölçülebilir hale gelmiş; manastırın kolektif disiplin çanı nihayetinde modern fabrikanın sirenine ve günümüz dijital algoritmalarının saniyelerine evrilmiştir. Zaman artık bir tahakküm aracı olmuş tefekkür alanından çıkmıştır. İslam tasavvurunda zaman, alelade bir kronometre akışı veya paraya tahvil edilecek mekanik bir zemin değildir. Zaman, Allah Teala’nın insana lütfettiği en büyük ontolojik sermaye yani mukaddes VAKİTtir. Zaman asra kasem edilerek
Bronz SüvariMahir Ünal · Ketebe Yayınevi · 20261 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Fayda Bitince İnsan Biter
Puan vermedi·74 syf.··
2026 19. kitabı
Bir sabah gözlerini açıyorsun ve artık eskisi gibi değilsin. Asıl korkunç olan şey ise değişmiş olman değil; odanın, evin, ailenin ve dünyanın buna neredeyse hazır bekliyormuş gibi davranması. Dönüşüm tam da burada başlıyor: Bir insanın böceğe dönüşmesinden çok, çevresindeki herkesin yavaş yavaş gerçek yüzüne kavuşmasıyla. Gregor Samsa’nın kabuğu sertleşirken, ailenin merhameti inceliyor. Odanın kapısı kapandıkça insanın içindeki en eski soru açılıyor: Değerim, sadece işe yaradığım sürece mi vardı? Hikâyenin ilk darbesi bedene iniyor gibi görünür. Yatağın içinde dönmeye çalışan, kalkamayan, sesini duyuramayan bir adam vardır. Fakat asıl değişim tenin üstünde değil, anlamın içinde yaşanır. Gregor’un bedeni böceğe dönüşür; ama daha önceden de çoktan insan olmaktan çıkarılmış gibidir. Sabah işe yetişme telaşı, patron korkusu, borç yükü, ailesini geçindirme zorunluluğu… Bunların hepsi onun görünmez ayaklarıdır. Böcek bedeni yalnızca bu görünmez esaretin görünür hale gelmiş biçimidir. Bu yüzden hikâye, fantastik bir olaydan çok acımasız bir teşhir gibi okunabilir. Çünkü Gregor’un başına gelen şey imkânsızdır ama hissettirdiği şey fazlasıyla gerçektir. İnsan bazen kendi hayatında da böyle uyanır: Herkesin ihtiyacını taşımış, herkesin yüküne omuz vermiş, yıllarca kendini ertelemiş; sonra bir gün yorgunluğu artık saklanamaz hale gelmiştir. İşte o anda çevresindekiler onun acısını değil, işe yaramazlığını görür. En sarsıcı taraf da burasıdır. Evin içi küçük bir dünya gibidir. Kapılar sınırdır, odalar hapishanedir, salon toplumdur, baba otoritedir, anne çaresiz merhamettir, kız kardeş ise sevginin nasıl çıkarla karışabileceğini gösteren en ince çizgidir. Başta Gregor’a yaklaşan, onu besleyen, odasına giren kişi odur. Fakat zamanla o da yorulur, tiksinir, uzaklaşır. Sevgi
Alıntı
DönüşümFranz Kafka · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022268,2bin okunma
8/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 52. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 09 Mayıs 2026 09:10
Yalnızca birkaç gününüz kaldığını bilseniz, sayılı günlerinizi bir cinayeti çözmeye ayırır mıydınız? Stan LaFleur tam da bunu yapıyor. Alman asıllı bir Türk. Dedektif ama biraz şair. Ölümüne çok az kalmışken kendi sonuna değil, başka birinin ölümüne odaklanıyor. Örümcek Burgacı ile birlikte alternatif bir 1974’e gidiyoruz bu kez. “Hiperdemokrasi” ile yönetilen bu dünyada insanlar, yararlılık durumlarına göre verilen yaşam vizeleriyle hayatta kalabiliyor. Faydasız görülenlerin ise zamanı doluyor. En ürkütücü tarafıysa kimsenin bunu sorgulamıyor oluşu. İnsanlar sisteme alışmış, ölüm olağanlaşmış, yaşam bile ölçülebilir bir şeye dönüşmüş durumda. Ama tüm bu karanlık fikirlere rağmen kitap boğucu değil. Aksine; ironik dili, absürd mizahı ve sürükleyici anlatımıyla sizi düşünürken gülümsetiyor. Belki de bu yüzden anlattığı dünya çok uzak gelmiyor. Çünkü insanın yalnızca “işe yaradığı” kadar değer gördüğü bir düzene aslında hiç yabancı değiliz. Absürd,polisiye tonlu,zekice diyalogları olan, gerçeklikle hafif oynayan bir atmosfer var. İlk kez okuyarak Alper Canıgüz evrenine dahil oldum.
Örümcek BurgacıAlper Canıgüz · Everest Yayınları · 2025697 okunma
Bir çocukla konuşma sanatını öğrenmek gerekir..
7/10
·240 syf.··
2026 51. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 21 Mayıs 2026 19:36
Alfred Adler'in İnsanın Kendine Yolculuğu kitabı psikoloji tarihi açısından önemli bir eser olsa da, günümüz psikolojisi açısından bakıldığında oldukça tartışmalı ve yer yer eski kalan bir yapıya sahip. Kitabı okurken en çok hissedilen şeylerden biri, Adler'in güçlü sezgilerine rağmen birçok konuda bilimsel veriden çok kişisel yorumlarla ilerlemesi. Özellikle çocukluk üzerine yaptığı çıkarımlar bazen fazla kesin ve genelleyici duruyor. Bir çocuğun davranışını yalnızca aile yapısı, kardeş sırası ya da ebeveyn tutumları üzerinden açıklamaya çalışması bugün yetersiz kabul edilen bir yaklaşım. Modern psikoloji artık kişiliğin yalnızca çocukluk deneyimleriyle şekillenmediğini genetik, nörobiyolojik yapı, çevresel faktörler ve yaşam deneyimlerinin çok daha karmaşık bir etkileşim içinde olduğunu söylüyor. Kitapta dikkat çeken bir diğer problem ise Adler'in doğum sırası teorisine verdiği önem. İlk çocukların baskın, ortanca çocukların rekabetçi, küçük çocukların daha bağımlı olabileceği yönündeki görüşler uzun yıllardır popüler kültürde yer alsa da, modern araştırmalar bu teorilerin tutarlı ve güçlü bilimsel kanıtlarla desteklenmediğini gösteriyor. Bu nedenle kitap bazı bölümlerde psikolojik analizden çok dönemin sosyal gözlemleri gibi hissettiriyor. Adler'in vaka analizleri de bugünün klinik yaklaşımına göre oldukça öznel kalıyor. Aynı davranıştan çok geniş sonuçlar çıkarması, bazı kişilik özelliklerini fazla hızlı yorumlaması ve danışanları belli kalıplara yerleştirmesi dikkat çekiyor. Günümüzde psikoloji daha ölçülebilir, deneysel ve veri temelli ilerlemeye çalışırken, İnsanın Kendine Yolculuğu daha çok sezgisel bir yaklaşım sunuyor. Bununla birlikte kitabın tamamen değersiz olduğunu söylemek de mümkün değil. Adler'in insanı yalnızca hasta olarak değil, aidiyet arayan sosyal bir varlık
Psikoloji
İnsanın Kendine YolculuğuAlfred Adler · Olimpos Yayınları · 2022240 okunma
Bilincin Sınırlarında Bir Yolculuk
Puan vermedi·384 syf.··
2026 49. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 20 Mayıs 2026 08:26
Türk Nöroloji literatüründe Bilinç Problemi üzerine yazılmış eserler arasında Sultan Tarlacı’nın Bilinç adlı çalışması, yalnızca Nörobilimsel verileri aktaran teknik bir kitap olmanın ötesine geçerek, İnsanın varoluşsal mahiyetine dair kadim soruları yeniden düşünmeye çağıran önemli bir eser niteliği taşır. Tarlacı’nın çalışmasının dikkat çekici yönü, bilinci yalnızca beynin biyokimyasal faaliyetlerine indirgememesi; aksine, bilimsel metodolojinin sınırlarını koruyarak felsefe, metafizik ve din ile temas kurabilmesidir. Bu yönüyle eser, çağdaş nörobilim ile insanlığın kadim tefekkür mirası arasında köprü kurma çabası olarak okunabilir. Kitabın merkezinde yer alan temel mesele, modern bilimin hâlen tam anlamıyla açıklayamadığı “öznel deneyim” problemidir. Tarlacı’nın özellikle “qualia” kavramını açıklarken kullandığı şu ifadeler dikkat çekicidir: “Ateş düştüğü yeri yakar” ve “acıyı çeken bilir.” Bu yaklaşım, Batı felsefesinin teknik kavramlarını halk irfanıyla buluşturması bakımından oldukça değerlidir. Çünkü bilinç problemi çoğu zaman laboratuvar terminolojisinin içinde soğuk bir meseleye dönüşürken, Tarlacı bu problemi insanın doğrudan yaşadığı varoluşsal gerçeklik üzerinden yeniden görünür hâle getirir. Burada ele alınan mesele yalnızca ağrının nörolojik mekanizması değildir; ağrının “nasıl hissedildiği” sorusudur. Modern nörobilim sinirsel iletimleri, kortikal aktivasyonları ve beyin bölgelerini gösterebilir; ancak “acı çekmenin nasıl bir şey olduğu” hâlâ açıklanabilmiş değildir. İşte bilinç felsefesinin “hard problem” dediği mesele tam da budur. Tarlacı’nın yaklaşımı, bilimin henüz cevaplayamadığı alanları inkâr etmek yerine onları dürüstçe kabul eden bir epistemolojik tavır taşır. Müellifin bu tutumu, eserin en güçlü yanlarından biridir. Eserde dikkat
Bilim/Felsefe
BilinçSultan Tarlacı · Kişisel Yayınlar · 2009108 okunma