“Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır.”
Resûlullah (s.a.s), Medine'ye hicret ettikten sonra, sadece müşrik Araplardan değil, aynı zamanda Hıristiyanlardan ve Yahudilerden de İslâm'a girenler oldu. Özellikle Yahudilerden Haham Abdullah b.
Sellâm'ın Müslüman oluşu ve hemen sonrasındaki olaylar, Yahudilerin Müslümanlara karşı olan menfi tutumlarını ortaya koyma açısından oldukça ilginçtir. Bizzat Abdullah b. Sellâm şöyle anlatıyor:
"Resûlullah (s.a.s)' in peygamberliğini duyunca, onun uzun zamandan beri beklenen peygamber olduğunu anladım. Çünkü onun sıfatlanı ile kitabımızda geleceği haber verilen peygamberin sıfatları aynıydı ve zamanı da gelmişti. Onun için çok seviniyor, bir an önce gelmesini bekliyordum.
Yakın geçmişe kadar en çok yandaş toplayan görüşlerden birine göre, kendisine ve topluma orta derecede uyum sağlayabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normal sayılır; iki uçtakiler olağandışı durumlar olarak değerlendirilir. Bir başka deyişle, kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık. Beyaza çok yakın bir tonu tutturabilenlerin azınlıkta olduğunu biliyoruz. oldukça güç. Çünkü onlar yaşama doğrudan katıldıklarından mutlu olup olmadıklarından söz etmezler bile.
Sahip oldukça var olacağını sanan insanı, asıl kariyerine çağırıyor Sure; „Benim' diye bildiklerin gerçekte senin değil ki... Hem senin olsa bile ne kadar sende kalacak ki?
Hem sende kalsa bile ömür boyu, sen ne kadar omunla kalacaksın ki?"
Evet, insan buraya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmiştir.
Sonunda asıl nimetin şahit olmak olduğunu fark edecektir.
Ama en sonunda.. "Nimet neymiş sorulacak sana..." ifadesi, bir ömürlük aldanışın bitişidir; sona ermesidir.
Iş o ki ömür bitmeden uyansın insan.
Müderris Nuri Efendi adında oldukça malûmatlı olan bu zat kendileri hakkında birçok malûmat veriyor. Beş yüz seneden beri devam eden ağır tazyiklere rağmen kavmiyetlerini nasıl kanları ve canlariyle müdafaa ettiklerini uzun zaman anlatıyor. Hakikaten Çin Türkistan’ından çok uzakta ve Çin’in dahilinde bulunan bu Türkler hakkında bizim maalesef hiçbir esaslı bilgimiz yok. Oraya nasıl gitmişler, Çinlileşmeden hatta dillerini bile unutmadan nasıl kalabilmişler, dillerinde ne gibi hususiyetler var? Bunlar hakkında beni tatmin edebilecek hiçbir malûmata tesadüf edemedim.