Fihrist’in Opera klasikleri dizisini okumaya başladım. Açıkçası beklentim yalnızca bir librettodan ibaret bir metin okumaktı. Fakat L’Orfeo, hem operanın doğuşuna hem de müziğin bir hikâyeyi nasıl taşıyabildiğine dair oldukça kapsamlı bir giriş niteliğinde çıktı karşıma.
Claudio Monteverdi’nin 1607 tarihli L’Orfeosu bugün hâlâ sahnelenen en eski operalardan biri olarak kabul ediliyor. Kitap, eserin librettosunu sunmakla yetinmiyor; önsöz, tarihsel arka plan ve değerlendirme yazılarıyla birlikte operanın neden bu kadar önemli olduğunu da anlatıyor. Operaya uzak biri olarak benim için en ilgi çekici taraflardan biri buydu. Çünkü metni okurken yalnızca Orpheus’un hikâyesini değil, aynı zamanda operanın nasıl ortaya çıktığını ve neden bir dönüm noktası sayıldığını da öğreniyorsunuz.
Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orpheus ile Eurydike’nin trajik hikâyesi eserin merkezinde yer alıyor. Sevdiği kadını ölümden geri getirmek isteyen bir adamın yeraltı dünyasına inişini anlatan bu hikâye, aslında aşkın sınırlarını, kaybı ve insanın kader karşısındaki çaresizliğini sorguluyor. Mitolojik bir anlatı olmasına rağmen duygusal tarafı son derece insani. Belki de bu yüzden dört yüz yılı aşkın süredir yaşamaya devam ediyor.
Eser yalnızca müzik açısından değil, edebiyat, mitoloji ve tarih açısından da ele alınıyor. Özellikle Orpheus figürünün antik kaynaklardan nasıl devralındığı ve Monteverdi ile Striggio tarafından nasıl yeniden yorumlandığına dair bölümler, librettoyu daha bilinçli okumayı sağlıyor. Böylece metin yalnızca bir opera metni olmaktan çıkıp kültürel bir yolculuğa dönüşüyor.
Kitabın fiziksel tasarımı da ayrıca dikkat çekici. Kapağın barok estetiği çağrıştıran görselliği, içerikle uyumlu bir atmosfer yaratıyor. İtalyanca metnin Türkçe çeviriyle birlikte sunulması ise hem
Ne zaman İlhami Sidar'ın bir kitabını okumaya okumaya başlasam kendimi direkt olayların içinde buluyorum. Bu kitap bize acılardan ibaret olan bir hayatın karmaşasını öyle derinden anlatmaya çalışıyor olması beni oldukça etkiledi. O dönemin çalkantılı atmosferinin içinde kaldım hiç çıkmam istemedim. Bunu başaran her yazarın kitabını keyifle okudum. Kitap, geleneksel,geleneksel yapıların, aşiret ilişkilerinin ve törelerin kıskacındaki bir coğrafyada, bireyin kendi varoluşunu ve kimliğini bulma mücadelesini anlatıyor. Roman, adını aldığı başkarakter Bedirhan’ın içsel dünyası ve çevresiyle olan çatışmaları üzerine kuruludur.
Korsan ve deniz maceralarını seviyorsanız okuyabilirsiniz. Kitap oldukça güzel bir macera romanı. Ana olay olduktan sonra ne olduğu anlatılmamış orası daha ayrıntılı olabilirdi.
Jean-Jacques Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üzerine Deneme adlı eseri, yalnızca dilin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan bir çalışma değil; aynı zamanda insanın duygusal ve toplumsal gelişimine dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.
Rousseau’nun en dikkat çekici iddiası, dilin ihtiyaçlardan değil duygulardan doğduğu düşüncesi. Ona göre insanlar önce sevgilerini, korkularını, tutkularını ve özlemlerini ifade etmek istemiş, iletişim kurma zorunluluğu ise daha sonra gelmiştir. Bu yaklaşım, dili yalnızca bir araç olarak gören anlayışın karşısına oldukça özgün bir bakış açısı çıkarıyor.
Eser günümüz dilbilim çalışmalarının yöntemlerinden uzak olsa da, ortaya koyduğu fikirler bakımından hâlâ düşündürücü. Özellikle dil, müzik ve duygu arasındaki ilişkiye dair yorumları metni farklı kılan yönlerden biri. Rousseau’nun insan doğasına ve uygarlığın insan üzerindeki etkilerine ilişkin görüşleri de kitap boyunca hissediliyor.
Bu eserden kesin cevaplar bekleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir; çünkü Rousseau’nun amacı bilimsel kanıtlar sunmaktan çok okuyucuyu düşünmeye sevk etmek. Benim için kitabın en değerli yanı da buydu. Dilin kökeni sorusundan yola çıkarak insanın kim olduğuna dair daha büyük sorular sorduran, kısa ama yoğun bir metin.
Felsefe, dil ve insan doğası üzerine düşünmeyi sevenlere tavsiye ederim.
Sultan II. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Abdülkadir Efendi’nin, sarayın onayını almadan evlendiği Macide Mustafa’nın kaleminden bir hayat hikâyesi…
Hanedan sürgünü, aile içi çatışmalar ve bir kadının gözünden Osmanlı İmparatorluğun’un son yıllarına tanıklık etmek isteyenler için oldukça ilgi çekici bir hatırat.
Ancak kitap ilerledikçe insanın en çok dikkatini çeken şeylerden biri de Abdülkadir Efendi’nin karakteri oluyor. Tarihin tozlu sayfalarında bir şehzade olarak anılsa da Macide Hanım’ın anlattıkları pek de parlak bir tablo çizmiyor. Eşini aç bırakması, şiddet uygulaması, sadakatsiz davranışları ve sorumsuz tavırları okurken zaman zaman insanı gerçekten sinirlendiriyor.
Harem hayatından ziyade saray görkeminin arkasındaki kırgınlıklar, hayal kırıklıkları ve mücadeleler öne çıkıyor. Macide Hanım, çocuk yaşta büyük umutlarla girdiği bu evlilikte beklediği huzuru bulamadığını, hanedan gelini olmanın dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığını samimi bir dille aktarıyor. Özellikle sürgün yıllarında yaşanan maddi sıkıntılar, yalnızlık ve belirsizlik, bir zamanlar imparatorluğu yöneten ailenin nasıl zor şartlarla karşı karşıya kaldığını gözler önüne seriyor.
Tarihi kitapları okumaktan korkuyorsanız bu kitap tam size göre, akıcı bir şekilde okuyacağınıza eminim.
Hasret ve Elemlerim
Benim için oldukça sürükleyici bir macera. Tabi vakit buldukça okumak için sabırsızlandığım bir kitap aynı zamanda. Okudukça aynı anda birçok duyguyu yaşıyorum çekiniyorum, üzülüyorum, o zamanları şimdiki zamanlar ile karşılaştırıyorum istemsiz bir şekilde... Her zaman her yerde aynıdır kadın. Başka bir evrende de yaşasa yine yükü taşıyan o olur. En çok yorulan, en çok çalışan... Hele ki anneyse tabi... Herkes okumalı, yaşamalı kimsenin baskısı olmadan tabi