İyi akşamlar 1k sakinleri :)
Bu kitabı mertinkitapkulübü sayesinde keşfettim. Kendisine bu kitabı bana kazandırdığı için teşekkür ediyorum :) Sayesinde güzel ve alışılmamış bir hikayeyi okuma fırsatı buldum.
Önce hoşuma gitmeyen bir yönden bahsedeceğim çünkü bu yön ne kadar karakterin ‘karakterini’ yansıtsa da, kitaba tam olarak giremememe neden oldu. Kitaptaki karakterin kafasındaki düşünceler adeta ‘çorap değiştirir gibi’ değişiyordu. Olayları takip etmekte aşırı zorlandım. Öyle ki; bir paragrafta bazen 3 ayrı düşünce birden var olabiliyordu.
Ama hikaye gerçekten hoşuma gitti. Bayıldım diyemiyorum yukarıdaki sebepten dolayı. Ama orta derecede bu kitap bana kendisini sevdirmeyi başardı. Özellikle sonu gerçekten hoşuma gitti. Bir kitabın sonunun bence hem bağlayıcı hem de ters köşe olması gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle kitabın geneli kötü olsa da sonuna gelindiğinde yüzde ufak bir tebessüm bırakabilir. :)
Keyifli okumalar dilerim :)
Romanın başkahramanı İlya İlyiç Oblomov, iyi kalpli ancak aşırı derecede tembel ve kararsız bir Rus soylusudur. Günlerinin büyük kısmını yatağında geçirir, sürekli planlar yapar fakat bunları hayata geçiremez. Çevresindeki insanlar çalışıp üretirken Oblomov hayaller dünyasında yaşamayı tercih eder. Arkadaşı Andrey Ştolts onu hayata döndürmeye çalışır. Daha sonra Olga ile yaşadığı aşk da Oblomov'un değişmesi için bir fırsat sunar, ancak karakterindeki pasiflik bu fırsatı değerlendirmesine engel olur.
Uzun zamana yayılan,bi süre elimin gitmediği hatta son 15 sayfasını 2 günde okuduğum o kitap. Vermek istediği mesaj çok güzel aslında ama kitabın ağır dilinin altında ezilmiş gibi.
Babaları ölünce kasabada sıkışıp kalan üç kardeş yıllarca "Moskova’ya gidersek kurtuluruz" diye avunur ama kimse adım atmaz. Olga öğretmenlikten bıkmış, Maşa mutsuz evliliğinden subay Verşinin’e kaçmış, İrina ise çalışarak çıkış arayan ama hayalleri sönen en küçük kardeştir. Arada geçen zamanda kumar batağındaki erkek kardeşleri Andrey evi karısı Nataşa’ya kaptırır, aşklar biter, askerler gider ve Tuzenbah düelloda ölür. Büyük olay olmayan, çay içilen masalarda sessizce tükenen hayatları anlatan oyun, eylemsizliğin ve ertelenen umutların trajedisi gibidir.
Üç Kız KardeşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20169,8bin okunma
Yüzyıllar boyunca “tembelliği” ile bilinen Oblomov karakteri yalnızca uyuşuk bir insan
tiplemesi değil, aynı zamanda toplumsal ataleti temsil eden bir semboldür. Yazar, dönemin
kapitalist düzene uyum sağlayamayan, pasifleşmiş ve yabancılaşmış insanını eleştirmek için
böyle bir karakter oluşturmuştur. Bu bağlamda Oblomov detaylı olarak incelendiğinde, onun
eylemsizliği basit bir “tembellik” olmaktan ziyade bir düşünce yapısı ve yaşayış biçimi olarak
nitelendirilebilir. Oblomov, daha eserin en başında okuyucuyu yatakta karşılar; başında iki
önemli problem olmasına karşın bu problemleri çözmek için harekete geçemez. Eylemleri
yalnızca zihninde kalır. Oblomov’un problemler karşısındaki bu pasifliği, onun çocukluk
yıllarına dayanır. Oblomovka’da geçen çocukluk yılları; uşaklar ve bakıcılar arasında, “el bebek
gül bebek” bir şekilde geçmiştir. En küçük sorumlulukları bile başkaları tarafından yerine
getirilerek büyütülmüştür. Kendi ayakkabı bağcığını bile bağlamadan büyüyen bu çocuk,
yetişkinlik yıllarında da karşısına çıkan her sorunda yalnızca düşünmekle kalmakta, harekete
geçememektedir.
Oblomov sıkıntıları üzerine düşünürken dairesine gidip gelen arkadaşları vardır. Bu
arkadaşlarının kimi derdini, kimi ise sevincini ve heyecanını Oblomov’a aktarır; ancak sıra
onun kendi sorunlarını paylaşmasına ve fikir almasına geldiğinde, dostlarının ilgisinin azaldığı,
onu tam anlamıyla dinlemeden ortamdan ayrıldıkları görülür. Bu durum, yalnızca bireysel bir
ilgisizlikten ziyade dönemin toplumsal yapısına dair önemli bir eleştiri sunar. Yazar burada
ilişkilerin ne kadar yüzeyselleştiğini, empatiden yoksun olduğunu okuyucuya sunar. Herkes
kendi derdinin peşindedir; ancak kimse diğer insanların duygularına kulak vermemektedir.
Eserde toplumsal eleştiri, Oblomov ile Ştolts’un temsil
Oblomovİvan Gonçarov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,8bin okunma
Olga Tokarczuk'un yazdığı benimde onun kitapları arasından okuduğum ilk romanı. Yüzeyde 17. yüzyıl Fransa'sında geçen bir arayış hikayesi ama asıl mesele çok daha içte: hakikate nasıl yaklaşıldığı, kimliğin dışarıdan mı içeriden mi inşa edildiği ve bir şeylerin büyüsüne kapılırken kendini kaybetmemek.
Dört karakterin yolculuğu aslında dört farklı varoluş biçiminin sınavı. Marki ne kadar çok sorgularsa o kadar kayboluyor — bilinci bir araç olmaktan çıkıp kendini yutan bir saplantıya dönüşüyor. Veronika hep seçilen, hiç seçemeyen biri olarak yola çıkıyor; ama o "insanımsı varlığı" sahiplenerek ilk kez kendi iradesiyle bir şeye ait oluyor. Burling ve Delabranche bilinçli ama saplantısız oldukları için kaybolmuyorlar. Gauche ise hiçbir şey aramadan, hiçbir şey beklemeden yürüyor — ve tam da bu yüzden Kitap'a ulaşan tek kişi o oluyor.
Kitap yerinde bırakılıyor. Bu jest romanın en yüklü anı: hakikat yok edilmiyor, tüketilmiyor, sadece bırakılıyor. Bir sonraki arayan için hâlâ orada. Bu hem hakikatin erişilebilir olduğunu hem de arayışın hiç bitmeyeceğini söylüyor — ikisi aynı anda doğru.
Romanın özü şu: büyüye kapılmak gerekiyor, ama tadını çıkararak. Ne Marki gibi içinde kaybolarak, ne de de Berle gibi daha başında sırtını dönerek. Gauche'nin bilmeden bulması bir teselli değil, bir davet — bırakabilenlere kapı açık.