• https://www.gzt.com/...-benim-dedem-3498265

    Hayâti İnanç, kendi ağzından... :))

    Medine pazarından satın alınmış bir köledir benim dedem...

    Kendine has gülümsemesi, ezberden okuduğu beyitler, gençlerle yaptığı sohbetler… :)) Hayati İnanç, Denizli’nin en küçük ilçesinde başlayan hayat hikayesinin en güzel anılarını ‘Doğduğum Ev’ için anlattı. Medine köle pazarından satın alınan Sudanlı bir kölenin torunu olan İnanç, saz kursuna giderken kendisini Kuran kursunda bulduğu günleri, lise yıllarındaki Sosyalist Devrimciliğini, ‘zehirlendim’ diye tarif ettiği şifa arayışını, 80 darbesinin tam ortasında İstanbul Üniversitesinde yaşadıklarını, radyo ve televizyon programlarına nasıl başladığını bizlerle paylaştı.


    Yıl 1961, Denizli’nin Çameli ilçesi. Hayati İnanç nasıl bir evde doğdu?

    1961 yılında doğduğum hususu tevatürle sabit, ben bilmiyorum tabii. Şubat ayıymış. Denizli'nin Çameli ilçesi, en küçük ilçedir. Babam devlet memuru. Mahrumiyet bölgesi sayılan, Ege'de memurlara ‘mahrumiyet zammı’ verilen tek ilçedir burası. Kiradaydık. Doğduğum evi sonradan gördüm. Köhne, ahşap-taş karışımı… Fakat çocukluğumu geçirdiğim evi iyice hatırlıyorum. Yine kiradaydık, bahçe içindeydi. Önünde bir ceviz ağacı vardı. O ağaçtan düşen cevizler ayakkabılarımızın içine düşer ve biz onları yememek için titizlik gösterirdik. Alır, atardık. Öyle öğretilmiştik, ‘helal değildir’ diye. Bunu ev sahibi öğrendiği zaman çok hislenmiş, 'bu çocuklar nasıl yetişiyor böyle’ diyerek. Sonra bize izin verildi, yemeye başladık. O bahçenin içinden babamın, özellikle ramazan günlerinde akşam namazı için hafifçe koşarak yarım adam boyundaki duvarı biraz da telaşla atlayarak karşıdaki küçücük ahşap camiye gidip akşam namazını kılıp geri gelişini ve tarhana çorbasına kaşık salladığımız oruçlu günleri dün gibi hatırlarım. Elektriğin olmadığı bir ev, gaz lambası ışığında iftardan önceki yarım saatte hüzünle babamın Kuran'ı Kerim okuyuşu da gözümün önünden ve kulaklarımdan gitmeyen hatıralardan biridir. 4 kardeştik, en büyükleriyim ben. Gariplik hakimdi ama 'mutlu muyduk?' Evet, çok mutluyduk. 14-15 yaşlarına geldiğimizde, altıncı yedinci kiralık evden çıktığımızda kendi evimizi yaptık. Halen o evde oturmaktadır babam (85) ve annem (75). Betonarme bir ev yapmıştık. Büyük heyecandı. Yani ev bittiğinde zafer kazanmış kumandan edasıyla girmiştik…

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. 14-15 yaşında Medine pazarında satın alınıp getirilmiş bir köledir benim dedem. Sudanlıyız.

    Büyük dedenizin çok özel, çok farklı bir hikayesi var değil mi?

    Babam koyu kahverengi bir adamdır. Dedem gece görünmezdi, daha koyuydu. İşte o dedemin dedesinin babasıymış gelen 1850'lerde. Gelişi de dediğiniz gibi farklı bir hikaye. Hacca giden Muğla Ortacalı bir ağanın, dönüşte Medine pazarında satın aldığı bir köledir benim dedem. 14 - 15 yaşındaymış getirildiğinde. O zamanlar böyle bir adet var, hacca gidenler bir köle satın alıp getiriyorlar. 3 maksat gözetliyor; birincisi çiftliklerde çalışacak kişi lazım, bu iş için uygun oluyorlar. Köle azat etme sevabı var, bunu kaçırmak istemiyor zenginler. Bir de delil oluyor, hacca gidip geldiğine delil. Yanında siyahi bir çocuk bulmuş gelmiş, belli ki her yerde yok bunlardan... Hacca gittiğine örfi bir delil teşkil ediyor. Sudanlıyız yani. Kendisi satın alınan bir köle olan büyük dedem çok detay veremiyor. Nakille bize kadar gelen bilgi bu. Sudan ahalisi Türk'ü çok sever. Ziyarete gittim Sudan'a bir vesileyle, hava alanındakarşılaştıklarım dahil olmak üzere gidip gelene kadar kime gözüm değdiyse, kiminle göz teması kurduysam, herkes amca oğluyla karşılaşmış gibi bir yakınlık gösterdi. ‘Kan çekiyor’ dedim…

    Sizin bu durumu öğrenmeniz, bununla yüzleşmeniz nasıl oldu?

    Şüpheleniyordum da dedem anlattı etraflıca. Hüzünle karışık bir hikaye olarak bizzat dedemden dinledim. İyi ki anlattı, onu kaçırsaydık bir daha bu bilgiye ulaşamayabilirdik. 15 yaşındaydım, baştan sona anlattı. “Adı Seyit Hüseyin'dir, benim dedemin babasıdır” dedi. “Muğla Ortaca'da köle olarak filan çiftlikte büyüdükten sonra azat edilmiş, beyaz bir Türk kızıyla evlendirilmiş. Ondan sonra o nesilden bize kadar hep Yörük beyaz Türk kızlarıyla evlendirilmişler. Bize muamele çok enteresandır" dedi. Bu durum tabii sosyolojik olarak, tarihi olarak çok mühim bir noktaya da işaret ediyor. Köleye yapılan bu muamele, bugün derstir insanlığa. Yani ezmek, üzmek, kalbini kırmak şöyle dursun, tersine olarak onun duasını almak, onun gönlünü kazanmak gayesini güdüyor efendi. Yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, onu hoş tutmak gibi bir öğreti var.

    Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender

    Şimdi Batı alemine bakıyoruz, bize benzer durumda olanların orada çektikleri, yaşadıkları tahammül edilir gibi değil. İnsanın içini parçalayan zulüm hikayeleri var. Bizim coğrafyamızda böyle bir şey hiç olmadı tarih boyunca. Canlı bir şahit olarak biz ortalıkta kravatla dolaşıyoruz gördüğünüz gibi... Dedem bu hikayeyi anlattı ve anlattıktan sonra ettiği nasihat de şu oldu; "Oğlum heves etme zenginliğe, bizden zengin olmaz, dibimiz köledir, en iyimiz kendine yeter" dedi. Bir de bu aile içinde en çok okuyan ben oldum. Yüksek tahsil yapıp, bu kadar okuyan olmadı. Babamın ısrarı, benim ısrarım, Cenabı Hakkın ihsanıyla buraya kadar geldik. Bundan sonraki nesilde artık epey var da, yetmişli yıllarda bu aileden üniversiteye giden tek kişi bendim.
    Anam okuma yazma bilmez ama benden çok okudu

    İlkokula yaşıtlarınızdan erken mi gittiniz?

    5 yaşını yeni doldurmuşken merak saikiyle ısrarla gittim, kayıt da edemediler okula. Anam her gün benimle gelir giderdi. Onunla birlikte okuduk, okuma yazma bilmez anam ama benden çok o okudu. Götürürdü getirirdi, bir yıl doldu böyle. Bir gün de “ben okula gitmek istemiyorum” dememişim. Çok hevesliymişim. Öbür sene 'artık kaydedelim çocuğu' dendiğinde de ikinci sınıftan kaydedilmişim. Böylelikle de erken bitirmiş oldum.

    11 yaşınıza kadar da doğduğunuz ilçeden hiç çıkmamışsınız?

    Hiç çıkmadım, evet. Devlet parasız yatılı okul imtihanını kazandığım için 11 yaşımdayken orta ikiyi okumak üzere Aydın'ın Nazilli ilçesine yatılı olarak gittim ve 5 sene, lise sona kadar oradaydım. 1977'de mezun oldum.

    Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. 'Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun' der.

    Aynı dönemde bir de kurs döneminiz var. Arapçaya ilgi duymaya başladığınız yer burası mı?

    İlkokulu bitirip ortaokula kaydımızı yaptırdık. Ortaokula başlayacağım yaz tatiliydi. Dereceyle mezun oldum daha doğrusu okulun birincisi olarak mezun oldum diye babam beni ödüllendirmek kastıyla ilçede bulunan cezaevinde yatan bir ahbabına gönderdi. Orman suçundan yatmış, usule uygun olmayan ağaç kesmiş falan. Açık cezaevi, orada piknik yapıyorlar adeta. Bağlama çalmayı bilen biri bu kişi aynı zamanda. Elime bir bağlama verildi. Ben gideceğim de cezaevinde saz öğreneceğim… 2, 3 gün devam ettim, açmadı beni. Pek de beceremedim zaten. Bağlamayı nereye koyduğumu bile bilmiyorum, kaybettim. Sonra evin önünden, yokuşlu bir yoldan gitmekte olan bir akranımı gördüm. Bir kitabı saygıyla göğüslerine bastırmışlar yürüyorlar. Sordum, 'nereye?', 'Kuran kursuna gidiyoruz.' dediler. 'Ne öğreniyorsunuz?' dedim, açtılar, harfleri tanıdım. Nereden tanıdım? Babam Kuran'ı Kerim okurken takip ediyordum ya. Takıldım peşlerine, kursa gittim. Benim saz kursuna değil de Kuran kursuna gittiğimi birkaç gün sonra fark etti babam. Hala onu söyler ara sıra. “Ben seni saza gönderdim, sen gittin hoca oldun” der. 3 ay doldu ve ben Kuran'ı Kerim'i yüzünden rahatlıkla okuyabilir hale geldim. İşte bu bende bir soru hasıl etti. Hani 'yıllarca çalışılıyor da okunamıyor bu harfler?' diyordunuz, niye yalan söylüyorsunuz diye bozuldum ben o işe. Yani bana yalan söylenmesi canımı sıktı... Kuran'ı Kerim'i artık yüzünden okuyabiliyordum. Ve bu arada kelimelerin üzerinde duruyordum. Bize detaylı bir biçimde öğretilmiyor ama Arapça'dan Türkçe'ye giren kelimeler var. Hem de çok, adım da buna dahil. Bunu fark edince bir kapı açıldı. Sonra başka kelimeler gördüm o kurallara uymayan, onlar da Farsça'dan Türkçe'ye gelmiş. Üçünden bir birlik, bir zenginlik, bir derinlik hasıl olmuş. ‘Hiçbir şey’ terkibinde olduğu gibi. ‘Hiç’ Farsça, ‘şey’ Arapça, ‘bir’ Türkçe. Bunu fark ettiğimde önümde bir dünya açıldı. Hala o izi takip ediyorum.

    Lisedeyken hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimciydim

    Lisede farklı görüşlerin etkisi altında kaldığınız doğru mu?

    Tabii. Fevkalade etkileniyorum ve hızlı bir Devrimci Sosyalist, Diyalektik Materyalizmi hatmetmiş bir devrimci oluyorum. Lise 1-2-3 kuvvetli bir devrimciyim. O zamanlar hayat basitti; biz ilericilerdik, bizim gibi düşünmeyenler gericilerdi, faşistlerdi. Bir de bize biraz benzeyen fakat yoldan çıkmış Sosyal Faşistler vardı. Hayat çok yalındı. Üçe ayrılıyordu bütün insanlık... Sonra kafamız karışmaya başladı. 3 yıl boyunca bu ideolojik öğretinin tesiri altında bunalarak, rahatsız olarak, asla içime sinmeyerek ama ısrarla da müdafaa ederek bir çelişki yaşadım. 1977'de liseyi bitirene kadar bu ideolojik fırtına beni hep meşgul etti. Ancak burada bir noktaya işaret etmem lazım. Beni oraya davet edenler, yani sosyalist olmamı isteyenler, beni yönlendirenler, dini de olmayan bir din dersi öğretmeninin başkanlığındaki 3-4 arkadaşlık bir gruptu. O öğretmen bizi uzaktan yönetiyordu. Bana bir yalan söyleniyordu, yalan şu idi; aileden getirdiğim samimi dindarlığım bilindiği için, “Bunun dinle bir alakası yok, İslam’la bir karşıtlığı yok, hatta benzerlikler bile var. Nasıl ki İslam’da zekat sadaka varsa burada da fakiri gözetmek var, görüyorsun” diyerek amiyane tabirle beni dolduruşa getiriyorlardı. Lise sonda özel bir eğitimden geçtik, bir yıl süren. Josef Stalin'in kitabı, Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm. Kitabın son sayfasında bakla ağızdan çıktı ve meselenin öyle olmadığı anlaşıldı. 5 kişilik darbe ekibiyiz ve diğer dördü 6-7 ay sabretmişler beni yola getirmek için. 'E ne diyorsun Hayati?' dediler. Benim küfür söylemem, dinden çıkmam isteniyor. Teklif bu. Orada radikal bir cevap verdim. Benden beklenmeyen bir şeydi. Yani zayıf bir çocuktum, keyif için dövenler bile vardı beni. Fiziki gücüm böyle gösterişli değildi. Buna rağmen, “Bakın bugüne kadar yalan söylediniz, yalan açığa çıktı, şimdi benim imandan çıkmamı istiyorsunuz, cevabımı veriyorum. Eğer ‘La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah' diyerek devrimci olunuyorsa varım. Ama olmuyorsa, ki olmayacağı anlaşılıyor, kararı siz vereceksiniz” dedim. "Ben Allah derim, Resulullah derim, başka da bir şey demem. ‘Postüla’dır benim için." O zamanlar öğrendiğimiz matematik bir kavramdı, ‘ispat istemeyen hakikat’ manasına gelen. Bendeki bu sert ve net çıkış çok şaşırttı onları. Şansım, kısa bir süre sonra okulun bitecek olması ve onları bir daha görmeyecek olmamdı. Öyle de oldu. Hayırlısıyla kazasız belasız o dönemi atlattık. Mektepten ayrıldık, bir daha da hiçbirini görmeden 30 yıl geçti. Beni benden koparan, İslamlıktan uzaklaştırma tehdidi içeren bir ideolojik fırtınadan kurtulmuş olmak daha sonra yol arayışımda çok etkili oldu. Yani hasretimi, iştiyakımı arttırdı. Ve hızla sarıldım, arzuyla sarıldım. Zehri temizlemek için panzehir... Bugünkü konuşmaların sebebi de odur işte.
    Ya Rabbi, beni kurtar.. Beni Zehirlediler

    1977 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanıyorsunuz ve İstanbul'a geliyorsunuz. Ne umdunuz ne buldunuz?

    Gelirken doğrusu epey heyecanlanmıştım. Ancak şaşkınlıkla ayak bastım. İlk geldiğimde tutuldum İstanbul’a. Hayran oldum, sendeledim. Böyle biraz ayağım yere basmadan mecnunane tanıştım. O haleti ruhiye hala değişmemiştir. Hele hele Suriçi'ne gittiğimde hala pek makul olmam yani. Böyle âşıkane dolaşırım. Fakat mesele şu, erken gelmişim. On altıyı yeni doldurmuşsunuz, hukuk talebesisiniz. Arbede var, anarşi var, ortalık çok karışık. Babamla kaydımızı yaptırdık, İstanbul’la tanıştık ama götürdü beni ve ‘bir yıl dinlen’ dedi. Bu anarşi devam ederken ben seni İstanbul’a göndermek istemiyorum dedi. 1 yıl geçti ve ben o 1 yıl boyunca Denizli Çameli'nde düşündüm. Tefekkür ettim, içim yandı. Aldığım zehirden kurtulma ihtiyacım had safhadaydı. Namaza başladım bir gün. Durup dururken camiye gittim. Çocukluğumda zaten namazı biliyordum, çok da seviyordum da araya giren o 3 yılda kafamız karıştı ya. Ve bir seher vakti sabah namazının o ilk vakitlerinde güneşin doğacağı yere bakıp, “Ya Rabbi beni kurtar, beni sevdiklerine kavuştur. Beni zehirlediler, bana ilaç nasip et, bana yol göster” diye dua ettim. Allah dualarımı kabul etti.

    Müteakip sene İstanbul’a geldiğimde de 1 yıl boyunca yine okula gitmeyerek, 2. yılı harcadım. İstanbul’da ne kadar kitapçı varsa, İstanbul kazan ben kepçe… Derdime derman arıyorum. Aradığım şey de tam olarak şu; çocukluk yıllarımda adını duymuş olduğum İmamı Gazali Hazretlerinin aşığıyım, meftunuyum. 400 küsur kitap sahibi, 55 yıl yaşamış 1111'de vefat etmiş. Kitaplarından birkaçı bugün dahi Oxford'da ders kitabı, ki onların başında gelen de bana derman olan Tehâfütü'l-Felâsife. Filozoflara, felsefeye cevap... Bu kitabı aramaya koyuldum. 17 yaşında bir talebe İstanbul’da bu kitabı arıyor. Garip karşılandım, takdirle karşılandım. Bir kitabevine gitmiştim, vilayetin karşısında. Bunu sorunca, 'otur bakalım delikanlı' dedi. Oturdum çay söyledi bana. 'Sen nereden geliyorsun?', 'sen kimsin?' dedi. Tehâfütü'l-felâsife arar mı senin yaşında biri, dedi. Dedim ki, babam Kimya-ı Saadet isimli Mahmut Gazali Hazretlerinin kitabını 1973'te almış. 12 yaşındaydım içer gibi okudum. Hakikaten de öyle okumuştum, o kitabı okurken yaşadıklarımı anlatmak zor. Etrafıma bakardım garip garip. Bu kitap burada ve bu insanlar bunu bilmiyorlar mı? Saygı duyduğum adamlar var etrafımda. Öğretmenler, müdürler, kocaman kocaman adamlar.. Biliyorlar da dikkate mi almıyorlar, bu insanlara ne oluyor diye acıyarak bakıyorum etrafıma. Bana öyle iyi geliyor... O kitabın önsözünde Tehâfütü'l-Felâsife’yi duydum gördüm dedim. “Ben zehirlendim, bana zarar verildi, onun için arıyorum” dedim. “Bulsan da anlaman mümkün değil” dedi. Yani anlayamazsın o Türkçeyi. 40 yıl önce biz bastık ama elimizde 1 nüsha bile yok dedi, bunu arayan yok soran yok… “Ben bulacağım, bulduktan sonra da anlamayı düşüneceğim” dedim. “Allah maksadına kavuştursun” dedi, beni uğurladı. Arayış sonuçlandı hamdolsun, buldum. Ve 2 bin sayfaya yakın kitabı okudum 2 ay içinde. İştiyakla. Çok susuz kalmış hani çölde susuz kalan ördek diyorum ya, kendimi ona benzetiyorum. Nasıl ferahladım, nasıl rahatladım, nasıl bir derin nefes aldım. Kelimenin tam anlamıyla yaşamaya başladım. 1978 Kasım, tadı damağımda olan bir hadisedir. İşte o zamandan beri benim halimde olan, bilerek ya da bilmeyerek böyle bir ızdırabı yaşayan gençlere ulaşma kaygısıyla yaşıyorum.

    1980 yılında, İstanbul Üniversitesinin Beyazıt kampüsünde okuduğunuza göre darbenin yakın şahidisiniz. Nasıldı o günlerde orada olmak?

    Okula gitmeyi denemedim değil. Hatta bir defa gittim. İstanbul Hukuk Fakültesinde büyük amfide kapıya yakın bir yerde oturdum. Kolay kaçmak için. Arbede çıkarsa diye. Ama teneffüste karşıma biri dikildi, ‘biz bilmem neleriz, bu okul bizim’ dedi. Yanlış yere oturdun, sana yazık olur, dedi. Tehdit açık yani. “Öbür tarafa geç, eğer geçmek istemiyorsan ortadan git gel, biz onlara ot deriz” dedi. Anladım ki bize göre değil orası. Zaten pek de gönüllü değilim. İkinci yıl da bitti, ben hala okula siftah etmiş değilim. Sadece kaydım var, kuru bir kayıt duruyor orada. Üçüncü yıl artık biraz sakinleşir gibi oldu. Biz 18 yaşına geldik. Geldim okula, derslere devam etmeye başladım. İşte o üçüncü yılın sonlarına doğru Eylül 1980… Bir anda süt liman oldu. Askerler okulda olmaya başladı, polis okulda olmaya başladı. Dersler yürüdü artık, herkes kuzu gibi oldu. 4 yılı da 4 yılda bitirdim. Ama kaygımız yanımıza kar kalmış oldu. Çok sonradan anladık neyin ne olduğunu. Yani, ne oyunlar yapıldığını ne tezgahlar çevrildiğini. Fakat o güne kadar okulda bulunmak, ders takip etmek çok zordu. Özellikle işin içinde değilseniz. Ben o dönemi kendime yol arayışına harcadım. Ki çok karlıyım, hamdolsun. Hayır varmış yani. Yıllar geçtikten sonra anlıyorsunuz bunu. Dediğiniz gibi tabi İstanbul Üniversitesinin Beyazıt Kampüsü bütün olayların merkezi. Kaydımı yaptırdım memlekete gittim, kitapları almak üzere. Geleceğim, o ana kapıya bomba atıldı, 13 kişi öldü. Sekizi olay yerinde beşi hastanede. Atan belli değil. Öldürülmek istenen kimler belli değil. Yani tam bir kaos ortamı. Ne tuzaklar kuruldu ülkemize biliyorsunuz…
    Bir ermişle evliyim ben

    1984 yılında, 7 yıl süren hukuk öğreniminiz bitiyor ve mezun oluyorsunuz. Evli ve çocuklu bir öğrenci olarak... Okul bitmeden evlenmenizin özel bir sebebi var mıydı?

    Vardı. Başkası alır diye endişe ettim. Neuzü Billah, onu göze alamazdım. Evlendiğimiz gün itibariyle ben 20, o 16 yaşındaydı. Yani bugün böyle bir şey yapana ağır hapis cezaları var. Evleniyorsunuz, hanımı bırakıyorsunuz anne babaya. İstanbul'a gidiyorsunuz. 3 yıl tahsil, 1 yıl staj ve 7 yıl avukatlık müddetince toplam 11 yıl kayınvalidenin sultası altında, aralıksız tahakküm altında geçen bir ömür var. 11 yıl… Buna tahammül edebileceğini düşünen hanım kız var mı bilmiyorum bu zamanda. Mitolojik hikaye gibi geliyor insana. Böylelikle erdi yani, bir ermişle evliyim ben. 3 yıl net bir ayrılık. Siz İstanbul'dasınız, hanım anne baba yanında. Ne kadar ayrılık şiiri varsa ezberliyorsunuz tabii. Kabiliyet artıyor, insanın zihni açılıyor. Şiirlerle bu kadar ilgilenmiş olmam, içli şairleri tanımış olmamda elbette bunun belirleyici etkisi vardır.

    Okul bittikten sonra mesleğe başlamak için neden memlekete dönmeyi tercih ettiniz?

    Kolayıma geldi. Ekonomik durum elverişli değildi. Gelsem ev tutmam lazım. Ağır masraflar devreye girecek, askerlik yapmam lazım. Hiçbir hazırlığım yok onun için. Ancak şu da var; babam arzuhalci benim. Asıl mesleği o. Arzuhalcilik taşrada avukatlığa çok benzer. Hatta ahali anlamadı bile, babasının yerine oğlu geçti dediler. Memlekette yaşamak bana daha kolay geldi. 7 sene avukatlık yaptım bu şekilde. Çocukları yetiştirme noktasında yeterince faydalı olamadığı hatta zararlı olduğunu görünce meslekten de feragat ederek İstanbul’a geldim.

    10 yıl sonra İstanbul’dan Ankara’ya yerleşiyorsunuz. Neden yaşamak için Ankara’yı seçtiniz?

    Mesleğe dönmem gerekti. Ankara'da yüksek yargı merkezli bir hukuk mesleği teklif ettiler. Yargıtay, Danıştay, Yüksek Yargı'yla, tek bürokrasiyle, devletin merkeziyle tanışmamda fayda gördüler. İyi de yapmışlar. Bundan beklenenin dışında fayda da hasıl oldu. TRT'de program başladı. İstanbul'da elde edemediğim birçok imkan ve fırsatı bu sayede Ankara'da buldum. 15 yıl öyle geçti. Müddeti hayatımda aralıksız olarak en uzun süre kaldığım yer Ankara oldu. Hiç beklemediğim, hiç düşünmediğim, hiç tasarlamadığım bir biçimde. Ama ona da 8 ay önce son vererek, torunlar da artık büyümeye başladığı için İstanbul'a avdet ettik. Eyüp Sultan'a defnolunma muradıyla da buradayız.

    Avukatlığın yanı sıra yayıncılık, yöneticilik, öğretmenlik, sunuculuk yaptınız değil mi?

    Hiçbirini becerememenin itirafıdır aslında o. Fazla iş yapan birisi demek ki beceremiyor da ondandır. Ancak şartlar böyle getirdi, avukatlıktan ayrıldıktan sonra 1993 yılının başında bir dostumdan yardım istedim. ‘İstanbul'a geleceğim. Ama bana orada hayırlı ortam ve iş, çocukların din eğitimini, ahlak eğitimini rahatlıkla verebileceğim bir ortam arzu ediyorum’ dedim. Buna uygun bir biçimde yapılanma oldu. İşte o arada sunuculuk, dergi yayıncılığı, fuarcılık, eğitimcilik yaptık. Ama oradaki eğitim şirketlere yönelik mesleki eğitimdir. Bu arada radyo programcılığı başladı, o sayede de şiirlere ilgi artık sistematize oldu. 2002 yılına geldiğimizde de bir televizyon sunuculuğu imkanı doğdu. İlk 3 gün dilim damağım kuruduysa da sonra 'bu iyi bir televizyoncu olacak galiba' dediler. O günden beri ekranlardayız. Gençlere daha kolay ve daha etkili ulaşmanın bir vasıtası olarak kıymet arz ediyor.
    Namaz kılıyor mu diye sordum, başka bir şey sormadım

    Şiire olan yatkınlığınız biliniyormuş ama medyada yer alma kısmında sizi kim keşfetti?

    Bir radyo yöneticisi büyüğüm vardı, Emekli Deniz Albay. Nitelikli, çok saygın bir insan, muteber bir büyüğüm, İlhan Apak. Gençlerle cereyan eden sohbetlerimi takip etmiş ve orada çocuklara faydalı olduğum kanaatine varmış. “Çocuklar, gençler seni seviyor, istifade ediyorlar, sen çok okuyorsun, bir de bunu anlatırken içten anlattığından olacak gençlere olumlu tesir ediyor. Radyoda sana haftalık bir program vereceğim. Millete moral ver” dedi. Çok çekinerek ürkerek başladım ama o program beni yetiştirdi. 5 yıl süreyle haftada bir gece 12'de başlayıp 3'te biten canlı sohbet programı…

    Ve programın içinde başka kimse yok. Tek başıma konuşuyorum. 3 saat konuşacaksınız dersinize çalışmanız gerekiyor. Mevcut ilgimi artıran zenginleştiren bir fırsat oldu. 5 yılın sonunda da 2002'ye gelmiş olduk. 2002 sonları ekonomik kriz vardı. Ben de esaslı bir krizdeydim. Kızım istendi, verdim. Düğün yapacağım metelik yok. Maaşım yok, fevkalade zor durumdayım yani. ‘İnci, sancı mahsulüdür’. Gözümüz yaşlı, hep ağladım ben. Kız veriyorsun, 17 yaşında kızın gidiyor. İlk isteyene verdim tabi bu arada… İsteyene sordurdum, 'namaz kılıyor mu bu çocuk?' 'Beş vakit kılar' dediler. Tamam dedim, başka bir şey sormuyorum. İsabet etmişiz. Cenabı Hakkın ihsanı. İşte o günlerde televizyon sunucusu lazım ama kriz ortamı olduğundan para yok. Yani ne lazım, para istemeyecek bir sunucu lazım. Kriz bir fırsat doğurdu, hiç aklımdan geçmeyen bir şey. Kendimi televizyonda buldum. 30 gün üst üste devam eden programda biz de bu işe alıştık. O program ramazan programıydı. Her gece değişen konuklarla sohbet ediyorduk, kritik bir saatti, 1 buçukta başlayıp 3’te bitiyordu. Yani sahura kalkacaklar henüz kalkmadı, işi olanlar da yattı. Ortada seyirci yok yani… Cem Karaca'dan tutun da Uğur Işılak, o günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna gibi ünlü tanıdıklara sohbetler edip bir miktar geliştirdik bu işi. Sonrasında bu birikimin üstüne 2008 yılı geldiğinde TRT genel müdürlüğü bizden düzenli bir program istedi, hamdolsun mahcup olmadık. Onun üzerinden de 11 yıl geçti. Artık her yerde konuşur hale geldik.

    Hayati İnanç, dedesiyle ilgili hikayeyi ilk kez paylaştı

    Zorunlu dün derslerine ihtiyacımız var

    Radyo yöneticisi büyüğünüzün sizi gençlerle olan sohbetlerinizden öğrendiğini söylediniz. Gençlerle nerelerde bir araya geliyordunuz?

    Evlerde! Hala devam ederim ona. Haftada bir yetiştiremiyorum, çok geziyoruz, vakit bulamıyoruz ama gençlerle hayatı konuşuruz hep. Geçen gün de 35-40 kişilik bir genç grubuyla bir evde çay sohbetindeydik yine. Orada 10 yaşında çocuk da var, 40 yaşında adam da var. Sohbetin konusu da 32 farzı gözden geçirmekten tut da amentüyü şöyle bir okumaktan geç de, tarih sohbeti, edebiyat sohbeti, velhasıl bize ait olan her şey... Şimdi biz bir noktayı atladık. Kısa bir hikaye anlatayım, neyi atladığımızı oradan görelim. Haccac-ı Zalim çok zulüm ediyor diye şikayet edildi anasına. Belki anasını dinler diye. Oğluna git söyle, artık bu iş haddi aştı, merhamet etsin biraz dediler. Haccac, öyle mi diyorsun ana dedi, bekle... Perde gerisine annesini koydu makam odasında. Sokaktan tutup birini getirmelerini emretti iki adamına. Gelen adama sordu, adamın ödü patladı zaten saraya gelince. Sağ çıkmak zor diye düşündü. İlim sahibi misiniz? dedi. Hayır efendim, cahilim ben dedi. Dünya nedir, ahiret nedir? Sorular soruyor üst üste… Dünya bir damladır, ahiret denizdir dedi. Ne iş yaparsın? Zeytinciyim, dedi. Anlat bana zeytinciliği, nasıl budanır, nasıl yağı çıkarılır, pazarlama nasıl yapılır? Güzelce anlattı. 32 farzı sayar mısın, dedi. Arz ettiğim gibi cahilim efendim, dedi. Amentüyü oku, ‘işte dedim ya cahilim efendim’ dedi. Namazın farzları nedir? Aynı cevap. Cahilim… Dedi ki; dünya damla, ahiret deniz dedin. Dünya için ne lazımsa çok güzel söylüyorsun ezberden. İyi de biliyorsun, aferin. Ahiret için ne sorsam cahilim diyorsun, cahilsen dünyayı da bilme. Ben seni şimdi ne yapayım, dedi. Sonra perdeyi araladı. “Anne gidenler böyle gidiyor işte” dedi.

    "Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın."

    Bizim kendimizle ilgili bir gaflet halimiz var. Bunu itirafa, bundan tövbeye mecburuz. Bize o gerekiyor. Allah ile arayı düzeltmemiz lazım. Ziyaretlerimizin konsepti bu, çocuğa bir şey vermediğin zaman suçlayamazsın. Ben gençlerimizin bu noktada mahrum bırakıldığını görüyorum, müşahede ediyorum gittiğim her yerde. Üniversitede konferans veriyorum, çocuklar garip garip yüzüme bakıyorlar. ‘Ya hocam biz hiçbir şey duymamışız’, duymadınız tabii ki. Duymuyorsunuz, mesele de o zaten. Yani bizim ‘zorunlu dün dersleri’ne ihtiyacımız var. Fizik, kimya, biyoloji, matematik, felsefe bilen meslek sahibi olur ama din, tarih ve edebiyat tahsil eden kişilik kazanır. Sohbetlerimizin konusu işte onlardır. Ankara'da 14 yıl aralıksız Altındağ Belediye Başkanlığı nezaretinde aylık sohbetlerimiz olurdu. Kabakçı Konağı sohbetleri bir klasik olmuştu. Şimdi İstanbul’a gelince artık onu bıraktık. Oraya devam eden bir hanım kız vardı, lise sondaydı ilk geldiğinde. Şimdi evli, anne, hakim... Babasıyla beraber gelir giderdi, dördüncü yılın sonunda babası bir gün beni kenara çekti, ‘hocam kızımız namaza başladı’ dedi. İyi dedim, iyi olmuş. Bu derslerle sohbetlerle oldu, dedi. Ben sohbetlerde namazdan mı bahsediyorum? dedim. Yok, dedi. “Sen namazdan bahsetmiyorsun ama o anladı” dedi. Yani aslı kaybediyoruz. Gaflet, şuursuzluk, bilgisizlik, ben hiçbir şeyden korkmam da cehaletten korkarım. Bulaşıcı hastalık gibi bir şey bu. İşte sohbetlerimizin konusu gençlerle temasımızın teması bu.

    Ezberden okuduğunuz beyitler sizinle özdeşleşti. Rivayete göre sayıları 7 binin üzerinde. Ezber bir kabiliyet mi, bir tercih mi, bir metod mu?

    Üçü de. Metodu nedir denilirse, ısrardır derim. Isrardır ve istikrardır. Lüzumsuz ilgilerden kendinizi kurtarabildiğiniz kadar kurtarmak önemli. Ve asrımızın zannımca önemli problemlerinden biri de bu. Dikkatler dağınık, kendini toplayamıyor gençler. Yani eskilerin dediği 'eli tencerede gözü pencerede' durumu var. Bir türlü odaklanamıyor. Davud-u Tai Hazretleri 'bu kemali nasıl buldunuz?' sualine şöyle cevap veriyor. “Kedi fareyi beklerken takip ettim. O kadar dikkatli ve konsantreydi ki, bir lokma et için kedideki bu dikkatin çok fazlası bir insan olarak bana lazım' dedim ve derslerimi dikkatle aldım” diyor. İstikrar, ısrar etmek önemli. Tanımadığınız, anlamadığınız bir kelime, bir kavram ile karşılaştığınızda öğrenene kadar peşinde olmak, lügat karıştırmak önemli. Bu işin, bu faaliyetlerin gençlerimize armağan etmesini umduğum meyve bunlar. Allah bu kabiliyeti herkese veriyor aslında. Yani 7 bin beyit ezberledi diye büyütmenin anlamı yok. 10 yaşında hafızları görelim. Bilmediği lisanda 600 sayfayı ezberleyen çocuk 10 yaşında. Bu bize ne öğretiyor, elbette Kuran'ı Kerim'in mucizesi apaçık meydanda, güneş gibi meydanda ama insanlarda bir kabiliyet var, bir potansiyel var göz ardı etmeyelim.

    İnternet sitenizde diyorsunuz ki, ‘Her Türk erkeğinin ezberinde en az 10 beyit yer almalıdır’. Niye 10 beyit, niye her Türk erkeği?

    Hanımlara bir şey söylemek haddimizi aşar. Onlar şiirlerin mevzuudur. Yine ezberlemek isterlerse elbette mahsuru yok ama ben delikanlılara, hemcinslerime söylemek isterim. İfadenin yumuşaması, tatlanması, ruhta incelme için faydalıdır. O beyitlerin arka planındaki dünyadan haberdar olma nokta-i nazarından önem arz ediyor. Geçen Şeyh Galip’in bir beytini anlatırken kem küm ettim. İzahta güçlük çektim.

    Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın

    Secdeler eyle ki merdûd-i Hüdâ olmayasın

    48 mısra bir şaheserdir o. Yani onu öğrenme halinde, onun üzerinde yeterince odaklanabilme halinde bütün kültür meselelerini kökten halledeceğiz biliyorum da odaklanamadık bir türlü. Sistem olarak, millet olarak. Olacak ama ben ümidimi kesmedim. Onu izah ederken, ‘baban Adem Aleyhisselam'a benze onun gibi davran, iblise çekme, secdeler et, reddedilme, tard edilme’ gibi şeyler söylüyor. Bu da bizi hikayenin başına götürüyor. Meleklere secde emri verildi. Kıble Adem Aleyhisselam idi. İblis itiraz etti, ben ateşten yaratıldım, toprağa secde etmem diye… Mesele malum. Bunu izah etmeye çalışırken, dinleyenler arasında Nurullah Genç hocam da vardı. Meseleye vuzuh getirdi. O dedi, toprak kültürüyle ateş kültürünün başlangıç noktasıdır. Toprak kültürü Hazreti Adem'i, ateş kültürü iblisi temsil eder. Toprakta tevazu, verim, bereket esas. Ateşte, kibir, yakıcılık, yıkıcılık hakim… Tam oturan bir izah yani Allah razı olsun, eksik olmasın. Bu bana da faydalı, müfid oldu. İşte on beyti oku, öğren, ezberle derken arka planına yaptığı atıf ile tanışıyorsun bu sayede. Ve fakat bununla birlikte temel bilgiler edinilmeden şiirler meşguliyetin bir anlamı, bir faydası olmayacağından, web sayfama tavsiye ettiğimiz kitaplar diyerek haddizatında vasiyet ettiğimiz kitapları koyduk. Bizi ciddiye alan herkese dedik ki, buradan başlamak elzemdir. Bu altyapı olmadan şiirden de bir şey alamazsın. İkisi de Sultan Fatih merhumun hocaları tarafından kaleme alınmış, biri ilim biri aşk kitabıdır. İkisinden de behredar olmadan şiirle meşguliyetin de bir anlamı olmaz.
    Beş kelimeyle bugüne geldik; Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim

    Konuşmalarınızda 19. asra birçok atıf yapıyorsunuz. Buradaki kastınız nedir ?

    19. asır, Türk'ün en zor asrıdır. 1830'larda başlayan, yerin ayağımızın altından çekilmesi… Özetin özeti, biz beş kelimeyle bugüne geldik. Tanzimat, Islahat, İnkılap, Reform, Devrim… Beşi de bize ait olan her şeyi yıkıp, enkazı üzerinde bilahare plan yapma gibi bir lakaydi içeriyordu. Her şeyimizi giyotine verdik. Acımasızca harcadık. Dil devrimi ile 1940'lı yıllarda giriştiğimiz cinayeti tanımlamak bile zordur. Bizi getirdiği nokta şudur, 50’li, 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda eser vermiş bir çok üstadı bugün anlayacak kadar Türkçe üniversite mezunlarımızda bile yok. Yahya Kemal Beyatlı 1958, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı 1973, Veysel Öksüz 1993... Yazdıkları eserleri okuyorum, karşımdaki üniversite mezunu maalesef yabancı dil görmüş gibi bakıyor. Sebep, adına dil devrimi denilen facia. Son perde.

    “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık. Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık” diyor Ziya Paşa. Bir oyuna girdik kaybettik, hasar ortada da bilmiyorum ne kazandık, diyor. 19. yüzyıldaki çatırdama, çok çetin bir çatırdama oldu. 20. yüzyıla geldiğimizde de artık o istikamette birçok şuursuzca işler cereyan etti maalesef. Şimdi geldiğimiz noktada kendimizle tanışmamız şart. Zorunlu dün dersleri demem o. Kendi birikimimize, kaynaklarımıza, samimiyetle dönme... Çakır dikeni suladığımız yetsin. Tövbe edip, gül fidanı sulama zamanıdır.

    Yine bu bağlamda tarihi bir zincirden bahsediyorsunuz, nedir o zincir?

    Recep Tayyip Erdoğan, 12. Cumhurbaşkanımız ve 75. liderimizdir. Bu coğrafyaya millet olarak biz 1040 yılında geldik. Tebriz başkent olmak üzere Anadolu'da ilk devletimizi kurduk. Alparslan merhum işi ele aldı. Malazgirt'ten geçti iyice perçinledi. Oğlu Melikşah geldi. Onun dönemine biraz önce andığım İmam Gazali Hazretlerinin hizmetleri bütün dünyaya intişar etti. Berkyaruk, Sencer. 27. isim olarak da Ertuğrul Gazi. Sonrasında Osmanlı Devletimiz kuruldu. 36 isim de orada var, eder 63. 12 de Reisi Cumhur gördük 75. Bunu böyle görmekte gördüğüm fayda şu; aksi halde yeni yetme, köksüz, sadece birkaç on yılı olan bir millet, bir devlet gibi bakma arızasına, paranoyasına mahkum oluyoruz. İstanbul'da sadece bir bölgede yer alan 3 kütüphane Beyazıt, Nuruosmaniye ve Süleymaniye, bir İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından 51 yıl incelemeye konu olabiliyor da günümüzün okumuşlarının ilgisini bile çekmiyor. Ve böylece Türkçe kitapları okumayan, okumuş Türker olarak garip bir tablo çiziyoruz. Ben kendimizle tanışma, birikimimizle kucaklaşma manasında bu meseleyi mahsus ortaya bu şekilde koyuyorum. 1040'dan beri sabit olan beş şeye dikkat çekmek istiyorum, yönetim biçimi değişti diye tarihi süreklilik değişmez ya. Din aynı, dil aynı, vatan, millet devlet aynı. Köklerimiz en mütevazı yaklaşımla o zamana kadar uzanır. Bu coğrafyada, bu devlet, bu vatan, bu millet, bu din ve dil ile geçirdiğimiz bin yılı hatırlamak ve hatırlatmak babında söylüyorum.

    Daha önce görmediğiniz bir beyit keşfettiğinizde ilk tepkiniz ne oluyor?

    Boncuk bulmuş çocuk gibi oluyorum.

    Peki eşiniz hanımefendi bu heyecanınıza katılıyor mu? Yoksa 'bıkmış’ bir hali mi vardır?

    Yok, ‘bıktım’ demez, Allah razı olsun. Ama biraz acıyarak bakar. Yüzüme karşı takdir ettiğini söyler belki nezaketen. Ama gıyabında bizim adam biraz garip, diyor olabilir. Haklıdır, normal şeyler değil bunlar. Kitabı eline almış, gülüyor, neşeleniyor, hüzünleniyor. Kendi başına, insana ihtiyacı yok. Yani akıllıca şeyler değil bunlar. Ama aşk ile akıl bir yerde olmuyor tabi, biri gelince biri gidiyor.

    36 yıl geçti. Ümid ediyorum, Arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim.

    Üniversite yıllarınızda merhum üstat Necip Fazıl Kısakürek'le bir anınız var beni çok etkilemişti. Sizden dinleyebilir miyiz?

    Sözlüyüm, İstanbul’dayım. Şartlar dramatik, gözümüz yaşlı. Ve her gün gelip geçtiğim banliyö treni Erenköy’den geçerken Necip Fazıl merhumun orada evi olduğunu biliyorum. Birçok şiirini ezberledim, ezberliyorum. Çok meraklıyım, kendisiyle tanışmayı arzu ediyorum. Tabi bizde öyle bir cesaret yok, birisi beni götürsün diye bekledim. 5. istasyon Erenköy'dür, 12. istasyon Cevizli. Ben Cevizli'deydim. Birkaç yıl böyle geçti. 1983'e geldik, artık evliyim. 22 yaşındayım. Ne olacak da görüşeceğiz falan diye beklerken Mayıs ayının sonlarına doğru Beyazıt Camii'nin avlusunda derse girmeden önce satın aldığım gazetede Necip Fazıl merhumun tam sayfa resmini görünce içim cız etti. Anladım vefat ettiğini. Altta bir beyti vardı, resmin altında. İlk anda okuyamadım. Cesaret edemedim, biraz düşündüm. Gazeteyi koltuğumun altına aldım. Epey bir düşündüm orada düşüp kalacağım diye. Sırtımı sağlam bir yere dayadım, acaba ne yazıyor diye bir taraftan düşünüyorum. Rahmetlinin ölüme dair harika mısraları var tabi, birçoğu koyulabilirdi oraya. Aklımdan geçtiler:

    “Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse! /Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse.”

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

    “Şu gideni çevirsem tutup da eteğinden / Soruversem haberin var mı öleceğinden?”

    Ve diğerleri...

    Bunlardan biri konmuştur zannıyla gazeteyi kendime yaklaştırdığımda şu beyti gördüm:

    “Genç adam yollarımı adım adım bilirsin.

    Erken gel beni evde bulamayabilirsin.”

    Sendeledim, Beyazıt tepemde döndü. Dünya böyle bir yer, dünya ayrılık dünyası. Görüşemedik ama gam değil. Orada görüşürüz, dedim. 36 yıl geçti. Ümid ediyorum, arayacağım ve orada görüşeceğim inşallah. Kişi sevdiğiyle beraberdir ve ben onu çok severim. Hanıma mektup yazamayan, 22 yaşında bir delikanlı, cesaretini toplayıp da Necip Fazıl'ın karşısına nasıl çıkar? İmkan mı var? Şimdiki gençlere imreniyorum. Hoşuma da gidiyor, böyle her istedikleri yere gidiyorlar, tanışıyorlar. Böyle yürekli olmak lazım. Herhalde onlarınki daha doğru. Bizim zamanımızda çekingenlik hakimdi.

    Nuriye Çakmak Çelik, Hayati İnanç / GZT Röportaj

    Fotoğraf: Emir İskender
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki
  • “Hepimiz kendi yazdığımız masalların kahramanı değil miyiz aslında?” diye yazdı kadın. Durdu. Ne yazacağını bilemiyordu, aklında kurduğu bir hikaye yoktu. Kelimelerin bir yerden sonra kendiliğinden parmaklarından akacağına inanıyordu yine de.


    “Bir masal kahramanı olmak isterdim," yazdı. "böylece tüm olağanüstülüklere ve imkansızlıklara rağmen sonunda mutlu olabilirdik." Olalım lütfen. "Bir masal kahramanı olabilmek için ilk önce bir masal bulup yerleşmeliydim içine.

    Rapunzel geldi aklıma. Kendisini duvarların arkasına saklayan ve sadece kendisi isterse dünyasına adım atabileceğin masal kahramanı. Şimdi aklından Rapunzel kendisi istememişti duvarların arasında yaşamayı; o, masaldaki kuleye hapsedilmişti, diye geçirebilirsin. Peki sence, kendimizi anlatamadığımız, anlaşılamadığımız, konuşamadığımız, sevemediğimiz sevilemediğimiz tüm o insanlar tarafından kendi kulelerimize kapanmaya mecbur kalmış, hapsolmuş durumda değil miyiz zaten? Ha cadı tarafından bir kuleye kapatılmışsın, ha etrafına görünmez duvarlar örmüşsün! Ne fark eder hapsolduktan sonra kendi içine? İşte ben duvarlarımın arasında mutlu olduğum bir sabah gördüm seni kulemin penceresinden. Bir şarkı tutturdum adı umut, istedim ki umut kulağından kalbine ulaştığında duvarlarımı aşıp yanıma gelmek iste. Duvarlarımın arkasından çıkmak istedim. Sen aşmak istemeliydin sadece, benim saçım ikimizi de mutlu etmeye yetecek kadar uzundu. Masallarda imkansız yoktur nasılsa bu da olmazsa başka bir yol bulur yıkardık aramızdaki duvarları. Zaten duvarlarım da, gerçekten aşmak isteyen birisi olduğunda ortadan kaldırabileceğim şekilde büyülenmişti. Denemedin bile…

    O zaman dedim Külkedisi olayım. Külkedisi olursam aramızdaki tüm ayrımlara, olamazlara rağmen varabilirdim baloya, bir sihirli değnek yeterdi ilgini çekebilmem için. Parıldadığımda gözün benden başkasını görmezdi, benden başka hakimiyet kurabilen olmazdı aklında. O zaman merak edebilirdin belki ben ne yapıyorum, neredeyim, mutlu muyum, üzgün müyüm, kızgın mıyım... Belki hep beni arardı gözlerin. Ama sonra Külkedisi olmaktan da vazgeçtim. Çünkü Külkedisi kendisi olduğu için sevilmemişti ki, kendisinden vazgeçip, değişip Sindirella olması gerekti. Oysa ben beni ben olduğum için sevmeni istedim, hayır aşk kırıntılarıyla doyabilen Külkedisi olmaya katlanamazdım. Ben tüm ilgin ile benim ol isterdim. Kırıntılar sanki lütfedilmiş bir iyilik gibi. Prens ayakkabıya o kadar takmıştı ki, ayakkabı olmadan kabullenemedi Külkedisi’ni.”

    Kadın konuyu toparlaması gerektiğini hissediyor yine de uzatmadan nasıl toparlayacağını hala bilemiyordu. Anlatmak istediği başka masallar olduğunu hissediyordu, kelimeler pek akmasa da yazmaya devam etti.

    “Kırmızı Başlıklı Kız gibi kaygılarımı doldurup sepete sokak sokak mutluluğu ararken kötü kalpli kurda mı sevdalandım peki ben? Tehlikenin farkındaydım aslında ilk andan beri, yine de kurdun cazibesine kaptırdım kendimi ve gözümün önünde olanı göremedim. Kırmızı Başlıklı’nın büyükannesinin yerine geçen kurdu fark edememesi gibi ben de bu tanımlayamadığım bağın beni sürüklediği yeri fark edemedim. Kurda kanmıştım bir kere. Kurt da zaten kendisinden bekleneni yaptı ve etrafta beni kurtarabilecek herhangi bir avcı yoktu.

    Sonuç olarak hiç bir masalın içine yerleştiremedim kendimi. Kahramanının ben olduğum masalların alternatif sonlarını da kendi masalıma benzetip onların kahramanlarını da mutsuz ettim.

    Rapunzel sonunda saçlarını kısacık kestirdi. Külkedisi kendisi ile Sindirella arasından hangisinin sevildiğinden emin olamadığı, ikisi de olamadığı hep çelişkide kaldığı için antidepresanlara bağımlı kaldı, Kırmızı Başlıklı Kız ise bir daha kimseye inanıp, güvenemediği için kendini astı.

    En sonunda ne yapsam bu masalın mutlu sonla bitemeyeceğinin en başından belli olduğunu fark ettim. İçine yerleşebileceğim bir masal aramaktan vazgeçtim.

    Ben karınca gibi senden gelen ne bulduysam yuvarlaya yuvarlaya büyütmüşken sen sadece gölgede bekleyip saz çalmışsın, geç oldu ama anladım. Şimdi taşlar yerli yerine oturunca, en ağır taşın hüsran olduğunu fark ediyorum.

    Hayat masallardaki kadar basit değildi, bu yüzden bir masal kahramanı olamadığımı da fark ettim. Masalları bıraktım, gerçek hayata döndüm ve kendime ders olsun diye aşağıdaki iki paragrafı yazdım.

    <<Bazen her şey çok kolay gibi gözükür, tıpkı masallardaki gibi hikayemizin sonunun mutlu biteceğine inanınırız. Mutlu bitmemesi için bir neden mi vardır zaten? Başlangıçta her şey heyecanlı gelir, yenidir çünkü, farklıdır, monotonluğun içinde bir hareket alanı bulmuşuzdur, hayatımıza sihirli bir değnek değmiştir. Kaptırırız kendimizi bu dalgaya, bir umut yeşertmeye başlarız. Ama masallarda bile büyü zamana ve koşullara hapsedilmiştir, Sindirella gece on ikiyi vurduğunda Külkedisi’ne dönüşür. Pinokyo ancak yalan söylemezse gerçek bir çocuk olabilir. İşte kendi yazdığımız masalda da bir zaman gelir büyü bozulur, heyecan azalır, imkansızlık arttıkça umut solmaya başlar, coşku yerini karamsarlığa bırakır. Masumiyet ve farklılıklar masallarda makbuldür, gerçek hayatta ise standart rağbet görür.

    İşler bir kere yolunda gitmiyor gibi hissettikten sonra beklenilen sona doğru hızla ilerlenir. Tamamen kopmasına kadar birkaç ufak temas daha belki. Bazen bir peri yardıma çıkıp gelecek, hepsi kolayca çözülecek gibi gelir. Oysa gerçek hayatta sorunlarınla başbaşasındır. İnsanın kimyası farklıdır, hep yanıltır. Sanki birkaç sihirli söz, bir kaç ortak paylaşım daha, bir sarılış, bir gülüş, yüzyıllık uykudan uyandıracak bir öpücük her şeyi yoluna sokacak gibi durur. Ama sözler söylenmez, gülecek bir sebep, paylaşacak bir şey kalmamıştır ve en ihtiyacımız olmadığı o anda akıl yönetimi devralır ve bir masal daha sona erer…” >>

    Kadın yazıyı burada bitirebileceğinde karar kıldı, pek bir şeye de benzememişti yazı gerçi. Kendi masalımda prenses olamadım bari dedi at olayım da bu yazıyı bırakıp tırıs halinde öyküyü terk edip gideyim diye düşündü ve paylaş butonuna basıp, sayfayı kapattı.
  • Merhabalar, kısa keseyim, başlık yeterince çok şey anlatıyor zaten. Kayıprıhtım'a, çeviri için de M. İhsan Tatari'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

    Çayınızı kahvenizi hazırlayın, buyrunuz efendim;

    Stephen King: Başlamadan önce sana bir şey söylemem gerek. 6 yıl öncesine kadar Game Of Thrones’un hiçbir kitabını okumamıştım. Daha önce Robert Jordan’ın (Zaman Çarkı) kitaplarını okumaya çalışmış ama başaramamıştım. O yüzden, “Muhtemelen bunlar da berbattır,” diye düşündüm. (Gülüşmeler) Eşim tüm seriye sahip, ama onunla kitaplar hakkında konuşmayız. […] Sonra bir gün bacağım ağrımaya başladı. […] Doktora gittiğimde bana artık yaşlanmaya başladığımı ve siyatik olduğumu söyledi. […] Yatmak bile canımı acıtıyordu ve uyuyamıyordum. Böyle gecelerden birinde kendi kendime dedim ki, “Şu kahrolasıca George Martin kitaplarından birini deneyeceğim. Bakalım bir şeye benziyor muymuş.” (Gülüşmeler) Ve kitap beni alıp götürdü. Bir kitabın yapması gerekeni yaptı ve hiç beklemediğim kadar sürükleyici çıktı.

    GRRM: Steven ve ben birbirimizi daha önceden tanıyoruz. 70’ler ve 80’lerin ilk yıllarından. O zamanlar bilimkurgu ve fantastik edebiyat kongrelerine giderdi. Birlikte poker oynamıştık. O zaman önemli bir ders aldım: Steve’e blöf yapamazsınız. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Bizim tıpkı şu anda yaptığımız şeyi George bir ay önce oğlum Joe Hill’le yaptı. Aslında gerçek adı Joseph Hillstrom King. Ama başarısını benim ünüme borçlu olmak istemediğinden mahlas kullanıyor. Ve şu anda New York Times Çok Satanlar listesinde Fireman adlı bir kitapla yer alıyor. Harika bir kitap. […] Mutlaka almalısınız, ama önce benim kitaplarımı alın, çünkü ben daha yaşlıyım ve daha erken öleceğim. (Gülüşmeler)

    […]

    GRRM: Babanın dergilere hikâye satmaya çalışan ama başaramayan bir yazar olması ilginç. Başarısız olmasına rağmen seni yazar olmaya cesaretlendirdi mi? Çünkü benim babam bir liman işçisiydi ve tamamen tersini yaptı. “Oğlum, limanda çalışmak ve gemi boşaltmak istemezsin. Başka bir şey yap, ama sakın liman işçisi olma,” derdi.

    Stephen King: Babam beni hiçbir konuda cesaretlendirmedi, çünkü ben henüz iki, ağabeyim David ise dört yaşındayken bizi terk etti. Sigara almaya gidiyorum demiş. Oldukça ender bir marka olmalı, çünkü hâlâ arıyor. (Gülüşmeler) Bizi annem büyüttü ve o bir okur yazardı. Eve çizgi roman getirdiğimizde bize onları okurdu. Bundan hoşlanmadığını görürdüm, ama yine de yapardı. Ben 7 yaşındayken evimizin sundurmasında bize Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı okuduğunu oldukça net bir biçimde hatırlıyorum. […] Bir gün annem evde yokken David yanıma geldi ve, “Tavan arasına gelmen lazım. Babamın bir sürü eşyasını buldum,” dedi. Böylece yukarı çıktık. […] Kitaplarla dolu bir kutu vardı. En üstte de H.P. Lovecraft’tan The Thing From The Tomb duruyordu. Onu gördüğümde, “Bu sahiden de korkutucu. İşte yapmak istediğim şey bu,” dedim. (Gülüşmeler)

    GRRM: Eh, sanırım başardın. (Gülüşmeler)

    Stephen King: Peki sen nasıl başladın? Ne zaman ve neden? (Sesini değiştirerek) NEDEN GEORGE, NEDEN? ANLAT BİZE!

    GRRM: Hikâye yazmaya gerçekten de çok küçük yaşta başladım. […] Uzay ansiklopedisiyle dolu şu benekli, siyah-beyaz okul defterlerinden biri vardı. Bir gezegen çizer, kargacık burgacık yazımla onun özelliklerini yazardım. Henüz yazmayı öğrenmemiştim çünkü, beş ya da altı yaşlarındaydım herhâlde. Gezegenler daire şeklindeydi ve Mars kırmızıyla, Venüs yeşille renklendirilmişti falan. Ama ben Mars’la Venüs’ü Mongo’yla karıştırıp tamamen icat ettiğim gezegenlerle–

    Stephen King: (Gülüyor) İyi de bu insanlar Mongo’yu hatırlamıyorlar.

    GRRM: Hatırlamıyorlar mı? İmparator Ming!

    Stephen King: Merhametsiz Ming! Flash Gordon!

    GRRM: Flash Gordon! […] On beş sente satılan şu küçük, plastik oyuncak uzaylılardan aldığımı hatırlıyorum. Tüm sete sahiptim. Onlarla oynar, her birine birer kişilik uydururdum. Uzay korsanları olduklarını hayal ederdim–

    Stephen King: Yani kısaca bize delinin teki olduğunu söylüyorsun. (Gülüşmeler)

    GRRM: Kısaca evet. […]

    Stephen King: Sanırım aynı şey benim için de geçerli. Bir noktadan sonra hayal kurmaya, sonra da onları yazmaya başladım. Bu harika bir iş, ama aynı zamanda tuhaf da. Yazdığım şeyler arasında Survivor Type adlı bir hikâye vardı. Amerika’ya eroin kaçıran bir doktor hakkındaydı. Gemisi batıyor, sadece o hayatta kalıyor ve kendini kayalık bir adada buluyordu. […] Bir martıyı yakalayıp çiğ çiğ yiyordu, ama başka bir tane kovalarken bileği burkuluyordu. O yüzden başka kuş yakalayamıyordu. Ama o doktordu ve eroini vardı. O zamanlar Maine’de yaşıyorduk ve komşumuz emekli bir doktordu. Ona gidip dedim ki, “Dr. Drews… bir adam kendi parçalarını kesip yiyerek ne kadar süre hayatta kalabilir?” (Gülüşmeler) Bana… eh, bana kafayı yemişim gibi baktı. Ama ısrar ettim ve sonunda anlattı. […] Demek istediğim şey hastalıklı fikirleriniz oluyor ve George payına düşeni yazdı, inanın bana… (Gülüşmeler) Psikoloğa gidip ona para ödemek yerine bu hastalıklı fikirleri kâğıda döküyoruz ve (onları okumak için) siz bize para ödüyorsunuz… (Gülüşmeler) Oldukça iyi bir anlaşma, değil mi?

    GRRM: Hep bir yazar olmayı mı hayal etmiştin? Sattığın ilk hikâye hangisiydi? Kabul edilene dek ne kadar hikâye yollaman ve kaç kere reddedilmen gerekti?

    Stephen King: Ah, evet. Bir yazar olmak istiyordum. İstediğim, önem verdiğim bir şeydi, çünkü yaparken keyif alıyorum. […] Hikâyeler yazıp onları göndermeye galiba 12 yaşlarımda falan başladım. İlk hikâyemi Forrest J. Ackerman’a gönderdim. Famous Monsters of Filmland dergisini ve başka dergileri de çıkarıyordu. Ölmeden önce onu görmem gerekiyordu ve o ilk başvurularımdan bazılarını saklamıştı. Yatak odamın duvarına bir çivi çaktım ve ne zaman ret kâğıdı alsam ona taktım. 16 ya da 17 yaşıma geldiğimde çivi duvardan kurtuldu. Ben de daha büyük bir çivi çaktım! (Gülüşmeler) İlk hikâyemi 19 yaşında sattım, adı Glass Floor idi ve bana 35 papel kazandırmıştı. […]

    Stephen King: George, birazdan bu söyleşiyi sonlandırmamız gerekecek. Hep bana sormak istediğin bir şey var mı? Çünkü ben soracağım George. (Gülüşmeler)

    GRRM: Evet, evet. Sormak istediğim bir şey var. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok kitabı nasıl yazıyorsun lan? (Gülüşmeler ve alkışlar) Sanırım altı ayda üç bölüm yazdım. Sense bu sürede üç kitap bitirdin.

    Stephen King: İşin özü şu. Kitaplar vardır, bir de kitaplar vardır. Çalışırken her gün altı sayfa yazmaya çalışırım. End Of Watch gibi bir kitabı yazarken günde 3-4 saat çalışır ve o altı sayfayı oldukça temiz bir şekilde çıkarmayı denerim. Yani el yazması üç yüz altmış sayfa uzunluğundaysa bu iki aylık çalışma demek.

    GRRM: Peki her gün altı sayfa yazabiliyor musun?

    Stephen King: Genellikle evet.

    GRRM: Hiç yerinde öylece oturduğun, sanki kabızlık çekiyormuş gibi hissettiğin, bir cümle yazdığın, sonra da o cümleden nefret ettiğin, hadi bir e-mailime bakayım dediğin, yeteneğin olup olmadığını merak ettiğin, belki de bir musluk tamircisi olmalıydım dediğin günlerin olmuyor mu?

    Stephen King: Evet, bu hayat. Bazen işten uzaklaşmam, yerimden kalkmam, doktora gitmem, birilerine bakmam, postaneye gitmem falan gerekebiliyor. Her neyse… Yine de entropi araya girmeye çalışsa da çoğunlukla o altı sayfayı yazmaya çalışırım.

    Biliyor musun, bir keresinde Radio City Music Hall’da John Irving ve JK Rowling ile bir hayır programına çıkmıştım. Yedinci Harry Potter kitabını bitirmeye yaklaştığı zamanlardı. Bir yazar olarak çok şanslı olduğumu biliyorum, sen de korkunç derecede şanslısın. Uzun zamandır çalışıyorsun, pek çok harika kitap yazdın, bir sürü ödül aldın. Derken birdenbire bu çılgın şey oluverdi ve tüm bu kitaplar bir anda New York Times Çok Satanlar listesine girdi. Hak edip etmediklerini Tanrı bilir, ama çok ani bir şekilde oldu ve şimdi de insanlar sana bağırıyorlar. “Bir sonraki kitabı istiyoruz! Bir sonraki kitabı istiyoruz!” Bebek gibiler. “Bir sonraki kitabı hemen istiyoruz!” Demek istediğim bu istenilecek harika bir şey, ama şu anda benim ve senin hissettiğin baskıyı son Harry Potter kitabıyla kıyaslıyorum. Herkes ama herkes o kitabı istiyordu. Joe (Rowling) kitabı neredeyse bitirmişti ama şu bağış kampanyası için New York’a gelmişti. Aynı anda üç şeyi birden yapmaya çalışıyordu. Çocuklarıyla tatildeydi, kitabın son beş-altı bölümünü bitirecekti ve bu programa çıkacaktı. […] Bir ara ukala basın mensupları onu kenara çekip sorular sordu. Joe çok kibardı. Ama geri gelip benimle konuştuğunda çok çok öfkeliydi. “Ne yaptığımızı anlamıyorlar,” dedi. Ben de, “Biz bile anlamıyorken onlar nasıl anlasın ki?” dedim.

    GRRM: Çok doğru, evet. Ama anladığım kadarıyla süremiz doldu. 8 saat daha devam edebiliriz. Umarım buraya tekrar gelebilirsin.

    Stephen King: Harikaydınız. George da harikaydı. Çok teşekkürler. DAHA ÇOK KİTAP OKUYUN!

    Bay Mercedes’in nasıl ortaya çıktığına, farelere, silahlara, King’in bazı hikâyeleriyle ilgili anılarına ve birkaç ilginç ayrıntıya daha değinilen söyleşinin videosunu hemen aşağıdan izleyebilirsiniz.

    https://youtu.be/v_PBqSPNTfg

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...tter_impression=true
  • 1) Yayınevi belli değil, e-kitap:

    Gerald şakacıktan göz kırptı. Mrs. Tarleton'a: "Kızlarınız pek güzel, hanımefendi," dedi. "Ama anneleriyle boy ölçüşemezler."
    Mrs. Tarleton, kızıl kahverengi gözlerini devirdi ve alt dudağını ısırdı. Bu iltifat, şaka da olsa hoşuna gitmişti. Ama kızlar, korkunç çığlıklar koparmaya başladılar. "Anne, göz kaş yapmaktan vazgeç, babamıza söyleriz!"
    "Ah, Mr. O'Hara, ne zaman sizin gibi yakışıklı bir erkeğe rastlasak, annemiz bize hiç fırsat vermez!"
    Scarlett, bu saçma sapan sözlere herkes gibi güldü ama Tarletonlar'ın anneleriyle nasıl bu kadar senli benli olduklarını bir türlü anlayamaz, onların davranışlarını her zaman hayretle karşılardı. Kızlar ona, sanki büyük ablalarıymış ve on altı yaşından bir gün almamış gibi davranıyorlardı. Scarlett için, insanın kendi annesine böyle şeyler söyleyebilmesi müthiş bir şeydi. Ellen böyle bir şeyi asla kabul etmezdi. Ama yine de, Tarletonlar'ın kızlarının anneleriyle olan ilişkileri pek hoşuna gidiyordu. Anneleriyle alay etmelerine, onu eleştirmelerine ve hatta azarlamalarına rağmen, Beatrice Tarleton'a tapıyorlardı. Scarlett annesine öyle sadıktı ki, aceleyle kendi kendine Mrs. Tarleton gibi bir anneyi asla Ellen'e tercih etmeyeceğini söyledi. Ama yine de insanın annesi ile şakalaşması hoş bir şey olmalıydı. Bu düşüncenin, Ellen'e karşı saygısızlık olduğunu hissetti ve utandı. Böyle sıkıntı verici düşüncelerin, Tarletonlar'ın arabasını dolduran şu rengârenk kelebeklerin aklından asla geçmediğini çok iyi bilirdi. Ne zaman kendini komşulardan başka türlü hissetse, garip bir huzursuzluk duyardı. Yine öyle oldu.
    Mrs. Tarleton: "Ellen nerede?" diye sordu.
    "Bizim ırgatçıbaşını işten çıkarmak ve onunla beraber hesapları incelemekle uğraşıyor. Mr. Tarleton'la oğullarınız nerede?"
    "Ah, onlar saatlerce önce Oniki Meşeler'e gittiler. Punçu kontrol edip yeteri kadar sert olup olmadığına bakacaklardı. Sarhoş olmak için yatmaları pahasına da olsa, onları bu gece alıkoymasını söyleyeceğim. Beş sarhoş adama katlanamıyorum. Üçe kadar idare edebiliyorum ama..."
    Gerald konuyu değiştirmek için aceleyle onun sözünü kesti. Kızlarının, kendisinin Wilkesler'deki geçen ziyafetten ne halde döndüğünü hatırlayarak arkasında kıkırdamakta olduklarını hissetti.

    2) Artemis Yayınları

    Atını arabanın yanına süren Gerald, "Ne güzel bir kız sürüsü, hanımefendi," dedi kibarca. "Ama annelerini geçmeleri biraz zor."
    Bayan Tarleton kızıl-kahverengi gözlerini devirdi ve alaycı bir takdirle üst dudağını emerken kızlar, “Anne kaş göz yapmayı bırak yoksa babama söyleriz!” diye bağırdılar.
    “Yemin ederim Bay O’Hara, etrafta sizin gibi yakışıklı bir beyefendi olduğunda bize hiç fırsat bırakmıyor,” dedi birisi.
    Scarlett, diğerleriyle birlikte bu esprilere güldü ama her zamanki gibi Tarleton'ların anneleriyle ilgili böyle serbestçe konuşabilmeleri onu çok şaşırtmıştı. Kızları, Bayan Tarleton onlardan biriymiş ve on altı yaşını geçmemiş gibi davranıyorlardı. Scarlett’a göre kendi annesine böyle şeyler söylemek kutsal bir şeye yapılan saygısızlıkla eşti. Ama yine de, Tarleton kızlarının anneleriyle ilişkilerinde çok hoş bir taraf vardı. Eleştirip azarladıkları ve annelerine takıldıkları şey için aslında Bayan Tarleton’a hayranlık duyuyorlardı.
    Scarlett, Bayan Tarleton gibi bir anneyi Ellen’a tercih ettiğini kendine itiraf edemese de, insanın annesiyle eğlenmesi güzel bir şey diye düşündü. Bunu düşünmenin bile Ellen’a saygısızlık olacağını bildiğinden aklından geçenlerden utandı. Arabadaki dört kızın aklından böyle sıkıntılı düşüncelerin hiç geçmediğini düşünen Scarlett, kendini komşularından farklı hissettiği her zamanda olduğu gibi yine sinirlendi.
    Kafası hızlı çalışsa da, çözümlemelere çok yatkın olduğu söylenemezdi; ama tam olarak bilinçli olmasa da Tarleton kızlarının taylar kadar ele avuca sığmaz ve tavşanlar kadar yabani olduğunu ve olaylara genetik olarak biraz umursamaz ve tek yönden baktıklarını anlamıştı. Hem anne, hem de baba tarafından Kuzey Georgialıydılar ve buranın öncülerinden yalnızca bir nesil sonra gelmişlerdi. Kendilerinden ve etraflarından emindiler. Wilkeslar’dan farklı şekillerde olsa da, onlar gibi içgüdüsel olarak kendilerini bilirlerdi ve yumuşak sesli, iyi yetiştirilmiş Kıyı aristokrasisiyle, İrlandalı bir çiftçinin kurnaz, kaba tavırlarının karmaşasında kalan Scarlett gibi bocalamazlardı hiç. Scarlett da annesine bir idol gibi tapıp saygı duymayı ve saçını karıştırıp ona takılmayı istiyordu. Ama ya öyle, ya da böyle olması gerektiktiğini biliyordu. Erkeklerin yanında terbiyeli, nazik bir hanımefendi gibi görünüp aynı zamanda birkaç öpücüğü esirgemeyen erkek gibi bir kız olma isteği arasındaki çelişkiyi yaratan da bu düşüncesiydi.
    “Bu sabah Ellen nerede?” diye sordu Bayan Tarleton.
    “Çiftlik kahyamızı gönderiyor da, evde kalıp onunla birlikte hesapların üzerinden geçmesi gerekti. Bay Tarleton’la oğlanlar nerede?”
    “Ah, onlar saatler önce On İki Meşeler’e gittiler. İçki yeterince sert mi diye bakacaklarmış, sanki yarın sabaha kadar vakitleri yokmuş gibi! John Wilkes'tan onları bu gece ahırda bile olsa misafir etmesini isteyeceğim. Sarhoş beş adamla uğraşamam doğrusu. Üçe kadar iyi idare ediyorum ama...”
    Gerald aceleyle konuyu değiştirmek için Bayan Tarleton’un sözünü kesti. Kızlarının geçen sonbaharda Wilkeslar’ın evindeki barbeküden ne halde geldiğini hatırlayıp gülüştüklerini hissediyordu.
  • Yazar: https://1000kitap.com/zinnnn
    Hikaye Adı : Uçuş Hikayem
    Link: #31432300
    Müzik Parçası : Primavera

    3 ,2 ,1 !
    Biri duyduktan sonra herşey yok olmuştu meşe ağacı ve ona giden yol dışında herşey. Kalbim büyük bir coşkuyla o koca iki saniyenin geçtiğini haykırıyordu. Tüm gücümle pedal çevirmeye koyuldum. Meşeye ilk varan ben olacaktım! Gücüm azaldıkça meşe yaklaşıyordu , meşe yaklaştıkça da coşkum katlanıyordu. Bu şahane karenin görkemine bırakmıştım kendimi, artık sadece ayaklarım çalışıyordu. Kollarımı rüzgara açmış yüzüme çarpan tebrik esintilerine gülümsemeyle karşılık veriyordum. Bir kuş gibi özgürce, doğa senfonisi eşliğinde uçuyordum.
    Ve sonunda o muhteşem kareye dahil oldum. Meşenin altında göğsümü kabarta kabarta geride kalan arkadaşlarımı izledim. Anlaşılan onlar benim gibi eğlenmemişlerdi. Hakanın üstü başı çamur içindeydi, Sevinç de birinciliği kaptırmış olmanın öfkesiyle bakışlarını bana sabitlemişti. Kısa süre sonra yarışı izleyen diğer arkadaşlarımız tezahürahla bize doğru geldiler. Emre heyecanla öne atılıp;
    - Bu ikinci turundu, on bilyeni alırım.
    On bilye ,onlar elimde kalan son servetimdi ama olsun, değmişti. Bir tur daha binmek için neler yapmazdım ki.
    Akşam yemeğinde, birincilik hikayemi anneme anlattım . Benimle o kadar gurur duydu ki bir an hüngür hüngür ağlayacak sandım. Aynı hikayeyi babama anlatmak için uykuya direnmem gerekti . Bu gece her zamankinden de geç gelmişti babam, söylediğine göre iş yerinde bu kadar vakit geçirmezse işler yürümezdi. İşlerin yürümesi neydi, neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bildiğim birşey vardı oda beni çok sevdiği ve eve her geldiğinde en sevdiğim horoz şekerlerden almasıydı. Şekeri kaptığım gibi kucağına atladım, ona uçuş hikayemi anlattım. Beni dinlerken gözleri parlıyordu ;
    - Bir gün oğlum , bir gün seninde bisikletin olacak.
    Evet, bir gün hayalim gerçekleşecekti ve ona sımsıkı sarıldıktan sonra onunla uçucaktım. Ama beklemem gerekiyordu, bunun için birikim yapmaları gerekiyormuş . Anlıyordum, iki tekerlekli mucizenin pahalı olması gayet geçerli bir sebepti. Aylar geçmişti hayalim hala gerçekleşmemişti. Bunun sebebi dünya tatlısı bir kardeşimin olmasaydı. Abi olmak, bisiklet almaktan daha güzel bir duyguydu.
    Ama yine de için için işlerin yürümesini bekliyordum. Babamın aldığı şekerleri yemiyor takas yapmak için kullanıyordum. Bisiklet süremediğim zamanlarda dostum meşenin gölgesinde oturup heyecan ve hüznün karıştığı gözlerimle arkadaşlarımın yarışmalarını izliyordum, meşeye en yakın olduğum an yanında değil, ona doğru uçtuğum andı. Kollarını açmış şefkatle, sevgiyle bekleyen bir anne gibiydi.
    Bugün her zamankinden erken uyandım, babam şekerlerimi takas yaptığımı öğrenince ,iki şeker almış ama bisiklet sürmek şeker yemekten daha zevkliydi . İki şekerle daha çok bisiklet süreceğimi düşündükçe uykuya dalmak zorlaşmıştı.
    Güneşin ilk ışıkları alarm misali beni uyandırmıştı. Uyandığımda annem kardeşimle ilgileniyordu. Bu sayede arada kaynamak kolaylaştı, sandivicimi alıp en yakın arkadaşım meşenin yanına koştum .

    -Günaydın, Meşe! Bugün uzun zamandır olmadığı kadar yakın olacağız. Bak iki şekerim var!
    Karşısındaki banka oturup onu izleyerek sandviçimi yedim. Güneşin meşenin içinden doğduğunu ilk defa o an keşfettim, yapraklarının arasından ışık saçıyordu. Doğanın sinema hazzını yaşattığı anlardan biriydi. Tam o sırada, sessiz film keyfimi bölen bir çığlık duydum.
    - Aliiiiiii!
    Emre 'ydi bu. Bisikletiyle hızla ağaca doğru sürüyordu, bir ayağıyla ön lastiğe baskı yapmaya çalışıyordu
    -Ali, yardım et durduramıyorum, imdat!
    Freni bozulmuştu, koşmaya başladım. Bisikleti durdurmalıydım. Ağaca çarparsa... Hayır, düşüncesi bile beni dehşete düşürdü, daha hızlı koşmaya başladım. Hala ayağı ile baskı yapıyordu ön tekerleğe.
    - Emre! Elimi tut .
    Bir anlık tereddüt ve panikle elimi tuttu , tam ağaca çarpacakken tüm gücümle çektim onu. Üçümüzde sandviç gibi üst üste dizildik . Bisiklet bacaklarımızın üstündeydi. İkimizin iniltileri birbirine karışmıştı, ben de ağlamaya başlamıştım, canım çok acıyordu.
    -Emre, kalk artık , caddedeki taşlar sırtımı deldi.
    -Ahhh, Ali kalkamıyorum , sanırım ayağım yanıyor, dizim..
    Emre ağrılarını sayarken , sihirli bir el acımızı hafifletti . Emre'nin annesi Narin teyzeydi , arkasından annem ve birkaç komşu çıkageldi.
    Narin Teyze :
    - Oğlum , ne oldu size böyle .Kan içinde kalmış dizlerin, bu da ne ayakkabın da yırtılmış.
    - Frenim patladı anne, yemin ederim benim bir suçum yok, nasıl oldu anlamadım.
    -Lanetli bu şey ,hergün bir yerlerini yaralıyorsun. Bir daha gözüm görmesin bu bisikleti, getirirsen elini kırarım senin!
    Ahh oğlum, gel pansuman yapsın anneciğin, minik kuzum benim.
    Komşular acıyan gözlerle bizi izliyor, annemde sırtımı temizliyordu.
    - Anneciğim , lütfen biz alalım bisikleti. Tamirci amca belki eski haline getirir .
    Annemle Narin Teyze göz göze geldi. Ben yalvarmalarıma devam ederken. Narin Teyze:
    - Alın sizin olsun bir daha bu bisikleti görmek istemiyorum.
    Emre:
    - Aptal bisiklet , senden nefret ediyorum artık.
    O sözler adeta yaralarımı sardı, annem elimi tutuyor olmasa havaya uçardım .
    - Haydi anne hemen tamirci amcaya götürelim.
    - Bilemedim oğlum, tamir edilebilir mi ki? Önü de yamulmuş.
    - Tamirciye götürelim, mutlaka bulur bir çaresini.

    ...
    -Bugün yine erkencisin Ali, sandivicin masada seni bekliyor. Yanında da hoşuna gidecek birşey var.
    Hadi ama, rüya mıydı hepsi? Keşke bu kadar erken uyanmasaydım. En azından bir bisikletim olduğunu görürdüm. Öfkeye dönüşen moral bozukluğuyla mutfağa doğru yürüdüm. Annemde hemen arkamdaydı . Babam üç şeker bile bırakmış olsa yine de öfkem dinmeyecekti. Hayal kırıklığı canımı acıtmıştı. Mutfak kapısını annem açtı.
    - Baba, bugün gitmemişsin işe. Bu harika bir sürpriz ,hep beraber büyük parka gideriz.
    - Ahahha , melasef gideceğim oğlum. Sürprizin babanla kahvaltı yapmandan daha güzel, emin olabilirsin .
    Arkamdaki boşlukla konuşuyordu sanki . Merakla arkama baktığımda dilimi yuttum, sevinçten uçacağım yerde , olduğum yerde donup kaldım. Rüya değilmiş , bisiklet karşımdaydı.
    - Artık eskisinden de iyi durumda. En sevdiğin renge boyatıp, tekerleklerini de değiştirdik. Gözlerim doldu annemin boynuna atladım , babam da kocaman, güçlü kollarıyla bizi sarmıştı. Bu hayatım boyunca unutmayacağım bir andı. Böyle bir coşkuyu yaratanlar istenilse de unutulur muydu hem ?...
  • Yazar: https://1000kitap.com/zinnnn
    Hikaye Adı : Uçuş Hikayem
    Link: #31432300
    Müzik Parçası : Primavera

    3 ,2 ,1 !
    Biri duyduktan sonra herşey yok olmuştu meşe ağacı ve ona giden yol dışında herşey. Kalbim büyük bir coşkuyla o koca iki saniyenin geçtiğini haykırıyordu. Tüm gücümle pedal çevirmeye koyuldum. Meşeye ilk varan ben olacaktım! Gücüm azaldıkça meşe yaklaşıyordu , meşe yaklaştıkça da coşkum katlanıyordu. Bu şahane karenin görkemine bırakmıştım kendimi, artık sadece ayaklarım çalışıyordu. Kollarımı rüzgara açmış yüzüme çarpan tebrik esintilerine gülümsemeyle karşılık veriyordum. Bir kuş gibi özgürce, doğa senfonisi eşliğinde uçuyordum.
    Ve sonunda o muhteşem kareye dahil oldum. Meşenin altında göğsümü kabarta kabarta geride kalan arkadaşlarımı izledim. Anlaşılan onlar benim gibi eğlenmemişlerdi. Hakanın üstü başı çamur içindeydi, Sevinç de birinciliği kaptırmış olmanın öfkesiyle bakışlarını bana sabitlemişti. Kısa süre sonra yarışı izleyen diğer arkadaşlarımız tezahürahla bize doğru geldiler. Emre heyecanla öne atılıp;
    - Bu ikinci turundu, on bilyeni alırım.
    On bilye ,onlar elimde kalan son servetimdi ama olsun, değmişti. Bir tur daha binmek için neler yapmazdım ki.
    Akşam yemeğinde, birincilik hikayemi anneme anlattım . Benimle o kadar gurur duydu ki bir an hüngür hüngür ağlayacak sandım. Aynı hikayeyi babama anlatmak için uykuya direnmem gerekti . Bu gece her zamankinden de geç gelmişti babam, söylediğine göre iş yerinde bu kadar vakit geçirmezse işler yürümezdi. İşlerin yürümesi neydi, neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bildiğim birşey vardı oda beni çok sevdiği ve eve her geldiğinde en sevdiğim horoz şekerlerden almasıydı. Şekeri kaptığım gibi kucağına atladım, ona uçuş hikayemi anlattım. Beni dinlerken gözleri parlıyordu ;
    - Bir gün oğlum , bir gün seninde bisikletin olacak.
    Evet, bir gün hayalim gerçekleşecekti ve ona sımsıkı sarıldıktan sonra onunla uçucaktım. Ama beklemem gerekiyordu, bunun için birikim yapmaları gerekiyormuş . Anlıyordum, iki tekerlekli mucizenin pahalı olması gayet geçerli bir sebepti. Aylar geçmişti hayalim hala gerçekleşmemişti. Bunun sebebi dünya tatlısı bir kardeşimin olmasaydı. Abi olmak, bisiklet almaktan daha güzel bir duyguydu.
    Ama yine de için için işlerin yürümesini bekliyordum. Babamın aldığı şekerleri yemiyor takas yapmak için kullanıyordum. Bisiklet süremediğim zamanlarda dostum meşenin gölgesinde oturup heyecan ve hüznün karıştığı gözlerimle arkadaşlarımın yarışmalarını izliyordum, meşeye en yakın olduğum an yanında değil, ona doğru uçtuğum andı. Kollarını açmış şefkatle, sevgiyle bekleyen bir anne gibiydi.
    Bugün her zamankinden erken uyandım, babam şekerlerimi takas yaptığımı öğrenince ,iki şeker almış ama bisiklet sürmek şeker yemekten daha zevkliydi . İki şekerle daha çok bisiklet süreceğimi düşündükçe uykuya dalmak zorlaşmıştı.
    Güneşin ilk ışıkları alarm misali beni uyandırmıştı. Uyandığımda annem kardeşimle ilgileniyordu. Bu sayede arada kaynamak kolaylaştı, sandivicimi alıp en yakın arkadaşım meşenin yanına koştum .

    -Günaydın, Meşe! Bugün uzun zamandır olmadığı kadar yakın olacağız. Bak iki şekerim var!
    Karşısındaki banka oturup onu izleyerek sandviçimi yedim. Güneşin meşenin içinden doğduğunu ilk defa o an keşfettim, yapraklarının arasından ışık saçıyordu. Doğanın sinema hazzını yaşattığı anlardan biriydi. Tam o sırada, sessiz film keyfimi bölen bir çığlık duydum.
    - Aliiiiiii!
    Emre 'ydi bu. Bisikletiyle hızla ağaca doğru sürüyordu, bir ayağıyla ön lastiğe baskı yapmaya çalışıyordu
    -Ali, yardım et durduramıyorum, imdat!
    Freni bozulmuştu, koşmaya başladım. Bisikleti durdurmalıydım. Ağaca çarparsa... Hayır, düşüncesi bile beni dehşete düşürdü, daha hızlı koşmaya başladım. Hala ayağı ile baskı yapıyordu ön tekerleğe.
    - Emre! Elimi tut .
    Bir anlık tereddüt ve panikle elimi tuttu , tam ağaca çarpacakken tüm gücümle çektim onu. Üçümüzde sandviç gibi üst üste dizildik . Bisiklet bacaklarımızın üstündeydi. İkimizin iniltileri birbirine karışmıştı, ben de ağlamaya başlamıştım, canım çok acıyordu.
    -Emre, kalk artık , caddedeki taşlar sırtımı deldi.
    -Ahhh, Ali kalkamıyorum , sanırım ayağım yanıyor, dizim..
    Emre ağrılarını sayarken , sihirli bir el acımızı hafifletti . Emre'nin annesi Narin teyzeydi , arkasından annem ve birkaç komşu çıkageldi.
    Narin Teyze :
    - Oğlum , ne oldu size böyle .Kan içinde kalmış dizlerin, bu da ne ayakkabın da yırtılmış.
    - Frenim patladı anne, yemin ederim benim bir suçum yok, nasıl oldu anlamadım.
    -Lanetli bu şey ,hergün bir yerlerini yaralıyorsun. Bir daha gözüm görmesin bu bisikleti, getirirsen elini kırarım senin!
    Ahh oğlum, gel pansuman yapsın anneciğin, minik kuzum benim.
    Komşular acıyan gözlerle bizi izliyor, annemde sırtımı temizliyordu.
    - Anneciğim , lütfen biz alalım bisikleti. Tamirci amca belki eski haline getirir .
    Annemle Narin Teyze göz göze geldi. Ben yalvarmalarıma devam ederken. Narin Teyze:
    - Alın sizin olsun bir daha bu bisikleti görmek istemiyorum.
    Emre:
    - Aptal bisiklet , senden nefret ediyorum artık.
    O sözler adeta yaralarımı sardı, annem elimi tutuyor olmasa havaya uçardım .
    - Haydi anne hemen tamirci amcaya götürelim.
    - Bilemedim oğlum, tamir edilebilir mi ki? Önü de yamulmuş.
    - Tamirciye götürelim, mutlaka bulur bir çaresini.

    ...
    -Bugün yine erkencisin Ali, sandivicin masada seni bekliyor. Yanında da hoşuna gidecek birşey var.
    Hadi ama, rüya mıydı hepsi? Keşke bu kadar erken uyanmasaydım. En azından bir bisikletim olduğunu görürdüm. Öfkeye dönüşen moral bozukluğuyla mutfağa doğru yürüdüm. Annemde hemen arkamdaydı . Babam üç şeker bile bırakmış olsa yine de öfkem dinmeyecekti. Hayal kırıklığı canımı acıtmıştı. Mutfak kapısını annem açtı.
    - Baba, bugün gitmemişsin işe. Bu harika bir sürpriz ,hep beraber büyük parka gideriz.
    - Ahahha , melasef gideceğim oğlum. Sürprizin babanla kahvaltı yapmandan daha güzel, emin olabilirsin .
    Arkamdaki boşlukla konuşuyordu sanki . Merakla arkama baktığımda dilimi yuttum, sevinçten uçacağım yerde , olduğum yerde donup kaldım. Rüya değilmiş , bisiklet karşımdaydı.
    - Artık eskisinden de iyi durumda. En sevdiğin renge boyatıp, tekerleklerini de değiştirdik. Gözlerim doldu annemin boynuna atladım , babam da kocaman, güçlü kollarıyla bizi sarmıştı. Bu hayatım boyunca unutmayacağım bir andı. Böyle bir coşkuyu yaratanlar istenilse de unutulur muydu hem ?...
  • Yazar: Kevsers
    Hikaye Adı : Burası Dünya
    Link: #31090211
    Müzik Parçası : Dünya

    Üzerinde iki ceylanın burunlarını dokundurdukları tasvir edilmiş duvar halısının altındaki, yeri uçtan uca kaplayan minderin üzerine oturmuş, rahlesinin üzerinde bulunan ibranice bir metni duyulabilecek bir tonda okuyordu. O kadar dalmıştı ki yağdan düşmüş cızırdayan kapıyı açıp içeri girdiğimi fark etmedi bile. Yüzündeki ifadeden okuduğu şeyi yaşadığını görebiliyordum. Gözlerini sürekli kapalı tutuyor, kaşlarını kaldırıp indiriyor, ara ara dudakları büzülüyordu. Terliklerimi çıkarıp hasır halıya batsığımda dışarıdaki o bunaltıcı çöl sıcağını unuttum. İçerisi o kadar serindiki gece uyuyamadığımdan kafamı onun dizine koyup uyuma isteği uyandırdı.

    Yavaşça yanına ilerledim ve soluna oturdum. Kabartmalı yazıları sağ elinin işaret parmağıyla takip ediyor ve hiçbirini kaçırmıyordu. Bir kaç dakika sonra okumasını bırakıp bana döndü ve "Hoş geldin kızım" dedi. Elini yüzümde gezdirip hafifçe yanaklarımı okşadı. Ellerini iki yanağımda sabitledi göremesede gözlerimin içine baktı. "Uzun zaman oldu. Seni çok özledik. O olaydan sonra bir daha gelmezsin sanıyordum. Bazen dünyada olduğu unutuyorum" dedi.
    Ah! O olay, her gece beynimi kemiren ve hâlâ neden hayatta olduğumu düşündüren olay... Gözlerim dolmuştu yine, babama sarıldım sıkıca kokusunu içime çektim. Sekiz yıl olmuştu ve ben bu kadar özleme kendimi nasıl alıştırmıştım bilmiyorum. "O nerede" diye sordum. "Dışarıda deve sağıyor" dedi.

    8 yıl önce,

    11 yaşıma basacağım gün, sabah erken uyanmıştım. Henüz karanlık denebilirdi. Lavaboya abdest almaya gittim. Dönüp namazımı kılmaya başladım. Yeni başlamıştım ki dışardan bazı seslerin geldiğini duydum. Hızlıca kıldığım namazın kabul olması için duamı edip seccademi solumda duran cam sehpanın üzerine bıraktım. Sesler kesilmişti. Tekrar odama gidip uyuyacaktım ki aynı sesleri yeniden duydum. Merakıma engel olamayıp önce pencereden dinledim "şşşş sussana! Sus diyorum sana!" sesler beni biraz ürkütmüştü. Dışarı çıkıp ne olduğuna bakmak istiyordum ve isteğimi yerine getirdim bir anda kendimi onların arkasında buldum. Annem ve amcamın...

    Çığlığı bastığım gibi babam yanıma koştu. Deve sütlerini ısıtıp mayaladığımız evden ayrı yapılan küçük bir odaydı orası. Babam annem ve amcamın yayına gitti. Bir kaç dakika öylece onlara baktı. Sonra sadece suratlarına tükürmekle yetindi. Dönüp bana doğru baktı ve bir anda yere yığıldı. Koşup yanına gitmek istedim ama ben o gün üçündende nefret etmiştim. Babamın bir suçu yoktu elbette o şeytanı sevmekten başka.

    Kapıda duran ve geçen yıl çöle ulaşımımızı rahatlatsın diye babamın amcama aldığı arabaya doğru götürdüler. O gelip elimden tutu ve arabaya bindirdi benide. Yaklaşık on beş dakika sonra hastanedeydik o arada babam arabada bir kaç kez uyanıp "size ne yaptım ben!" deyip tekrar bayılmıştı. Bir kaç saat hastanede bekledikten sonra babamın doktoru olan kadın geldi ve tansiyonun fırlayıp göz sinirleri üzerinde bir şeyler yaptığını ve artık göremeyeceğini söyledi. Yeni bir çığlık daha attım ve sonrasında kendimi bir odada buldum kolumda küçük bir sızı hissediyordum. Sakinleştirici yapmış olmalıydılar.

    Bir kaç gün sonra eve döndüğümüzde artık orada nefes alamadığımı fark etmiştim. Babamın hâlâ neden o kadından boşanmak istemediğini anlayamıyordum. Beni Türkiye'ye halamın yanına gördermesini istemiştim babamdan. "Yataktan kalkınca kızım, istediğini yaparım. Ama biraz sabretmen gerekiyor" dedi. Her gece kendimi öldürmek isteği geçiyordu kafamdan ama yapamıyordum. İnsan ne olursa olsun ölmek istemiyordu. Ölmesi gerekenler ölmüyordu. Ölmemesi gerekenler de yaşamanın ne olduğuna anlam veremiyordu... Yaklaşık iki hafta kadar sabretmem gerekti ve sonrasında İzmir'deki halamın yanına gitmek için uçak biletimi almıştık. Artık onların suratını görmek zorunda kalmayacaktım.

    Bir kaç hafta sonra. İzmir de okula başlamıştım. Halam her şeyi biliyordu. 8 yıl, benim her gece ağlamalarımla ve kendimi sebepsiz yere suçlamamla geçti. Babamla telefonda sürekli konuştuklarını, halamın babama, benim gelişimim hakkında, yakın zamanda üniversitede gideceğim bölüm hakkında bilgiler verdiğini biliyordum. Geçen hafta mutfaktan su almaya kalktığımda yine babamla konuştuğunu fark ettim. Bu defa her zamankinden daha kısık bir sesle konuşuyordu. "Neeee yirmi yıldır mı? Şaka yapıyor olmalısın abi. Hayır hayır! Berre... Berre onların çocuğu olamaz!.. Hastaneye mi gittin, Neden?... Buna inanmıyorum!... Odasında o, az önce uyuyordu... Tamam bu konuyu sonra konuşalım tekrar, benim kafam çok bulandı, görüşmek üzere" dedi ve telefonu kapattı. Az sonra salona halamın yanına gittim. Arkası bana dönük bir şekilde kanepede oturmuş ve kafasını birinde telefon olan ellerinin arasına almış iç çekiyordu.

    Beni fark etti. Arkasını dönmeden. "Duydun değil mi? Her şeyi duydun!" dedi. Boğazımda bir düğüm vardı yutkunamıyordum. Bağırmak çağırmak istiyordum ama sesimi bile çıkaramadım. "Gel yanıma, otur. Seninle konuşalım biraz" dedi, yanındaki tekli koltuğa geçip oturdum. Gözlerimi dikmiş ona bakıyordum. Öyle şeyler söylemeliydi ki acılarımı dindirmeliydi. Her gece döktüğüm göz yaşlarına bu gece yenileri eklenmemeliydi. Mümkün değil! Öyle cümleler yok. Yanlışı doğruya çevirecek, olmuşu değiştirecek güç yok, yok!

    "Dünyada her gün 380.000 den fazla çocuk doğuyor, aynı gün daha bir yaşını doldurmamış 22.000 küsur çocuk ölüyor. Bazı ülkelerde kedi ve köpek maması için 600 milyar lira harcanırken her gece 2 milyar insan aç uyuyor. Türkiye'de her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor. Daha ergenliğe girmemiş kız çocukları zorla evlendiriliyor... Şimdi belki geçmiş yıllara nazaran savaşsız bir dönem geçiriyoruz ama geçmişten ders alınmadığının işaretlerini yavaştan görmeye başladık. Zamanında milyonlarca insan dersinin rengi farklı diye sömürüye uğradı, köleleştirildi. Kadınlara, Annelere, küçük kız çocuklarına, Hamilelere tecavüz edildi, şikayet etmesinler diye öldürüldüler. İnsanlar üzerinde hayvanlara bile yapılmasını kınayacağımız deneyler yapıldı. Hiçbir suçu olmayan insanlar sırf göz dağı verilmesi adına karadan kilometrelerce uzakta denize atıldı. Diri diri yakılan insanlar oldu. Gaz odalarında, kafa kırıcı, bacak parçalayıcılarla, kafalarına ısıtılmış deriler koyularak, gözlerine eritilmiş gümüş dökülererek ve daha sayamayacağımız türlü işkencelere maruz kalarak ölmeyi istediler. Bunlar sadece tek bir şey için yapıldı 'para=güç' için. Bu insanlar kafayı yemiş olmalı değil mi? Hayır öyle değil! Kötülük aslında bütün insanların içinde olan şey... Onların yerinde olduğun zaman seninde aynısını yapmayacağına asla garanti veremezsin. Burası dünya, burası kötülüklerle dolu! Burada iyiliğinde kötülüğünde âlâsını bakış açına göre bulabilirsin.

    Hala, bana bunları neden anlatıyorsun diyebilirsin şimdi... Sana anlatmadığım daha milyonlarca kötülük, vicdansızlık, haksızlık, adaletsizlik, gaddarlık, barbarlık var. Demek istediğim kendi yaşadığın sorunu dünyanın en kötü şeyiymiş gibi düşünme, evet elbette çok kötü bir durumdasın bunu anlayabiliyorum fakat daha kötüsüde olabilirdi. Bir gece uyandığında babanın sadece kafasını bulabilirdin yatağında. Ailenden hiç kimse kalmayabilirdi. Annen ve gerçek baban (amca) için bir şey diyemeceğim. Cehennem onları bekliyor buna eminim. Ama seni şimdiye kadar kendi kızı sanan babanı da bu suça ortak etmeni anlamıyorum. Onun hiçbir suçu yok. Baban çok saf ve temiz bir insan, zannetmiyorum ki dünya üzerinde ondan şikayet edebilecek tek bir canlı olsun. Babanla konuşmalısın seni çok özlüyor. Seni ne kadar sevdiğini görmüyor musun?"

    Gözlerimde şaşkınlıkla beraber göz yaşları vardı. Dünya'nın kötü bir yer olduğunu biliyordum, kendi derdimi hepsinden üstün gördüğümden bunları düşünmek bile istememiştim. Halam ne kadar da güzel söyledi "Burası dünya, burası kötülüklerle dolu!" o bunları anlatırken babamı bir daha görememek korkusu çöreklenmişti içime onu çok özlediğimi fark ettim. Bir an önce yanına varmak, üzerine sinen sigara kokusunu içime çeke çeke sarılmak istiyordum. Fakat yalnızca babama..."

    8 yıl sonra,

    Az sonra kapı tekrar cızırdadı ve O içeri girdi, beni gördü şaşkınlığını gizleyemedi. Uzun süre beni izledi. Olduğu yerde çöktü ve ellerini yüzüne kapayarak ağlamaya başladı. Babam elimi sıkı sıkı tuttu, dudaklarına götürdü. Küçük bir öpücük kondurdu.

    "Bağışla kızım, onu da bağışla ki içinde kendine yarattığın zindandan kurtul" dedi.
    Babam böyle diyince çok sevdiğim bir yazarın sözünü hatırladım. "Merak etme, en iğrenç kusurunu bile bağışlıyorum;
    Hepsini bağışlıyorum" dedim.
    "Umarım insanlar değişir ve umarım dünyadaki her şey daha güzel olur."

    İlgili müzik: Yavuz Çetin/Dünya
  • Üzerinde iki ceylanın burunlarını dokundurdukları tasvir edilmiş duvar halısının altındaki, yeri uçtan uca kaplayan minderin üzerine oturmuş, rahlesinde bulunan ibranice bir metni duyulabilecek bir tonda okuyordu. O kadar dalmıştı ki yağdan düşmüş, cızırdayan kapıyı açıp içeri girdiğimi fark etmedi bile. Yüzündeki ifadeden okuduğu şeyi yaşadığını görebiliyordum. Gözlerini sürekli kapalı tutuyor, kaşlarını kaldırıp indiriyor, ara ara dudakları büzülüyordu. Terliklerimi çıkarıp hasır halıya batsığımda dışarıdaki o bunaltıcı çöl sıcağını unuttum. İçerisi o kadar serindiki gece uyuyamadığımdan kafamı onun dizine koyup uyuma isteği uyandırdı.

    Yavaşça yanına ilerledim ve soluna oturdum. Kabartmalı yazıları sağ elinin işaret parmağıyla takip ediyor ve hiçbirini kaçırmıyordu. Bir kaç dakika sonra okumasını bırakıp bana döndü ve "Hoş geldin kızım" dedi. Elini yüzümde gezdirip hafifçe yanaklarımı okşadı. Ellerini iki yanağımda sabitledi ve göremese de gözlerimin ta içine baktı. "Uzun zaman oldu. Seni çok özledik. olaydan sonra bir daha gelmezsin sanıyordum. Bazen dünyada olduğu unutuyorum" dedi.
    Ah! O olay, her gece beynimi kemiren ve hâlâ neden hayatta olduğumu düşündüren olay... Gözlerim dolmuştu yine, babama sarıldım sıkıca, kokusunu ciğerlerine kadar çektim. Sekiz yıl olmuştu ve ben bu kadar özleme kendimi nasıl alıştırmıştım bilmiyorum. "O nerede"  diye sordum. "Dışarıda, deve sağıyor"  dedi...

    8 yıl önce,

    11 yaşıma basacağım gün, sabah çok erken uyanmıştım. Henüz karanlık denebilirdi. Bu erkencilikten faydalanıp sabah namazını kılmak için abdest almaya gittim. Namaza henüz başlamıştım ki dışardan bazı seslerin geldiğini duydum. Hızla kıldığım namazın kabul olması için duamı edip seccademi solumda duran sehpanın üzerine bıraktım. O sıra sesler kesilmişti. Odama gitmek için ara salonu yarılamıştı ki yeniden aynı sesleri duydum. Merakıma engel olamayıp önce pencereden dinledim "şşşş sussana! Sus diyorum sana!" sesler beni biraz ürkütmüştü. Dışarı çıkıp ne olduğuna bakmak istiyordum ve isteğimi yerine getirdim, bir anda kendimi onların arkasında buldum. Annem ve amcamın...

     Çığlığı bastığım gibi babam yanıma koştu. Deve sütlerini ısıtıp mayaladığımız, evden ayrı yapılan küçük bir odaydı orası. Babam annem ve amcamın yayına gitti. Bir kaç dakika öylece onlara baktı. Sonra sadece suratlarına tükürmekle yetindi. Dönüp bana doğru baktı ve bir anda yere yığıldı. Koşup yanına gitmek istedim ama ben o gün üçündende nefret etmiştim. Feci halde midemin bulandığını hatırlıyorum. Babamın bir suçu yoktu aslında, o şeytanı sevmekten başka.

    Kapıda duran ve geçen yıl çöle ulaşımımızı rahatlatsın diye babamın amcama aldığı arabaya doğru götürdüler. O gelip elimden tutu ve arabaya bindirdi benide. Yaklaşık on beş dakika sonra hastaneye vardık. O arada babam arabada bir kaç kez uyanıp "size ne yaptım ki ben!" deyip tekrar bayılmıştı. Bir kaç saat hastanede bekledikten sonra babamın doktoru olan kadın geldi ve tansiyonun fırlayıp göz sinirleri üzerinde bir şeyler yaptığını ve artık göremeyeceğini söyledi. Yeni bir çığlık daha attım, sonrasında kendimi bir odada buldum, kolumda küçük bir sızı hissediyordum. Sakinleştirici yapmış olmalıydılar.

     Bir kaç gün sonra eve döndüğümüzde artık orada nefes alamadığımı fark etmiştim. Babamın hâlâ neden o kadından boşanmak istemediğini anlayamıyordum. Beni Türkiye'ye halamın yanına gördermesini istemiştim. "Yataktan kalkınca kızım, istediğini yaparım. Ama biraz sabretmen gerekiyor" dedi. Her gece kendimi öldürmek isteği geçiyordu kafamdan ama yapamıyordum. İnsan ne olursa olsun ölmek istemiyordu. Ölmesi gerekenler ölmüyordu. Ölmemesi gerekenler de yaşamanın ne olduğuna anlam veremiyordu... Yaklaşık iki hafta kadar sabretmem gerekti ve sonrasında İzmir'deki  halamın yanına gitmek için uçak biletimi almıştık. Artık onların suratını görmek zorunda kalmayacaktım.

    Bir kaç hafta sonra. İzmir de okula başlamıştım. Halam her şeyi biliyordu. 8 yıl, benim her gece ağlamalarımla ve kendimi sebepsiz yere suçlamamla geçti. Babamla telefonda sürekli konuştuklarını, halamın babama, benim gelişimim hakkında, yakın zamanda üniversitede gideceğim bölüm hakkında bilgiler verdiğini biliyordum. Geçen hafta mutfaktan su almaya kalktığımda, az sonra feci şekilde kiminle konuştuğunu öğreneceğim bir telefon görüşmesi daha yapıyordu. Bu defa her zamankinden farklı kısık bir sesle konuşuyordu. "Neeee yirmi yıldır mı? Şaka yapıyor olmalısın abi. Hayır hayır! Berre... Onların çocuğu olamaz!.. Hastaneye mi gittin, Neden?... Buna inanmıyorum!... Odasında o, az önce uyuyordu... Tamam bu konuyu sonra konuşalım tekrar, benim kafam çok bulandı, görüşmek üzere" dedi ve telefonu kapattı. Biraz sonra salona halamın yanına gittim. Arkası bana dönük bir şekilde kanepede oturmuş ve kafasını birinde telefon olan ellerinin arasına almış iç çekiyordu.

    Beni fark etti. Arkasını dönmeden "Duydun değil mi? Her şeyi duydun!" dedi. Boğazım düğüm düğüm olmuştu yutkunamıyordum. Bağırmak çığırmak istiyordum ama sesimi bile çıkaramadım. "Gel yanıma, otur. Seninle konuşalım biraz" dedi, yanındaki tekli koltuğa geçip oturdum. Gözlerimi dikmiş ona bakıyordum. Öyle şeyler söylemeliydi ki acılarımı dindirmeliydi. Her gece döktüğüm göz yaşlarına bu gece yenileri eklenmemeliydi. Mümkün değil! Öyle bir tek cümle dahi yok. Yanlışı doğruya çevirecek, olmuşu değiştirecek güç yok, yok!

    "Dünyada her gün 380.000 den fazla çocuk doğuyor, aynı gün daha bir yaşını doldurmamış 22.000 küsur çocuk ölüyor. Bazı ülkelerde kedi ve köpek maması için 600 milyar lira harcanırken her gece 2 milyar insan aç uyuyor. Türkiye'de her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor. Daha ergenliğe girmemiş kız çocukları zorla evlendiriliyor... Şimdi belki geçmiş yıllara nazaran savaşsız bir dönem geçiriyoruz ama geçmişten ders alınmadığının işaretlerini yavaştan görmeye başladık. Zamanında milyonlarca insan derisinin rengi farklı diye sömürüye uğradı, köleleştirildi. Kadınlara, Annelere, küçük kız çocuklarına, Hamilelere tecavüz edildi, şikayet etmesinler diye öldürüldüler. İnsanlar üzerinde hayvanlara bile yapılmasını "kınayacağımız" deneyler yapıldı. Hiçbir suçu olmayan insanlar sırf göz dağı verilmesi adına karadan kilometrelerce uzakta denize atıldı. Diri diri yakılan insanlar oldu. Gaz odalarında, kafa kırıcı, bacak parçalayıcılarla, kafalarına ısıtılmış deriler koyularak, gözlerine eritilmiş gümüş dökülererek ve daha sayamayacağımız türlü işkencelere maruz kalarak ölmeyi istediler. Bunlar sadece tek bir şey için yapıldı 'para=güç' için. Bu insanlar kafayı yemiş olmalı değil mi? Hayır öyle değil! Kötülük aslında bütün insanların içinde olan şey... Onların yerinde olduğun zaman seninde aynısını yapmayacağına asla garanti veremezsin. Burası dünya, burası kötülüklerle dolu! Burada iyiliğinde kötülüğünde âlâsını bakış açına göre bulabilirsin.

    Hala, bana bunları neden anlatıyorsun diyebilirsin şimdi... Sana anlatmadığım daha milyonlarca kötülük, vicdansızlık, haksızlık, adaletsizlik, gaddarlık, barbarlık var. Demek istediğim kendi yaşadığın sorunu dünyanın en kötü şeyiymiş gibi düşünme, evet elbette çok kötü bir durumdasın bunu anlayabiliyorum fakat daha kötüsüde olabilirdi. Bir gece uyandığında babanın sadece kafasını bulabilirdin yatağında ya da bir gaz odasına kitlenmiş olabilirdi veya kafasına sıcak deri yapıştırlabilirdi. Elleri, kolları ve bacakları hiçbir uyuştutucu yapılmadan kesilebilirdi. Açlıktan fare yemek zorunda da kalabilirdi. Aynı şeyleri ve daha fazlasını sende yaşayabiliridin. Ailenden hiç kimse kalmayabilirdi. Annen ve gerçek baban (amca) için bir şey diyemeceğim. Cehennem onları bekliyor buna eminim. Ama seni şimdiye kadar kendi kızı sanan babanı da bu suça ortak etmeni anlamıyorum. Onun hiçbir suçu yok. Baban çok saf ve temiz bir insan, zannetmiyorum ki dünya üzerinde ondan şikayet edebilecek tek bir canlı olsun. Babanla konuşmalısın seni çok özlüyor. Seni ne kadar sevdiğini görmüyor musun?"

    Gözlerim şaşkınlıkla beraber, yine göz yaşlarının emrine itaat ediyordu. Kendi iç savaşımda bir ateşkese ihtiyacım vardı artık. Dünya'nın kötü bir yer olduğunu biliyordum, kendi derdimi hepsinden ayrı gördüğümden bunları düşünmek bile istememiştim. Halam ne kadar da güzel söyledi "Burası dünya, burası kötülüklerle dolu!" o bunları anlatırken babamı bir daha görememek korkusu çöreklenmişti içime onu çok özlediğimi fark ettim. Bir an önce yanına varmak, üzerine sinen sigara kokusunu içime çeke çeke sarılmak istiyordum. Fakat yalnızca babama..."

    8 yıl sonra,

    Az sonra kapı tekrar cızırdadı ve O içeri girdi, beni gördü şaşkınlığını gizleyemedi. Uzun süre beni izledi. Olduğu yerde çöktü ve ellerini yüzüne kapayarak ağlamaya başladı. Babam elimi sıkı sıkı tuttu, dudaklarına götürdü. Küçük bir öpücük kondurdu.

    "Bağışla kızım, onu da bağışla ki içinde kendini hapsettiğin zindandan kurtul" dedi.
    Bu sözler bana sevdiğim sözü hatırlattı. "Merak etme, en iğrenç kusurunu bile bağışlıyorum;
    Hepsini bağışlıyorum" dedim.
    Umarım insanlar değişir ve umarım dünyadaki her şey daha güzel olur.

    İlgili müzik: Yavuz Çetin/Dünya
    https://www.youtube.com/watch?v=H-3japrHgyM
  • MAĞARA VE KOZMOS KİTABINDAN ALINTI
    UZUN BİR YAZI SAYFADA ŞAMANİZME DAİR BAŞKA GÜZEL YAZILARDA VAR. LİNKE TIKLAYARAK OKUMANIZI ÖNERİRİM.

    https://yeryuzusifasi.wordpress.com/...-yarginin-kirilmasi/

    Michael Harner’ın Mağara ve Kozmos Kitabından alınmıştır. Harner kendi kişisel yolculuğunu anlatmakta…

    Öteki alem, rehber ruhlar, tıbbi bitkiler ve ruhsal şifalanma kültürünü merak edenlerin keyifle okuyacağı bir yazı…

    ARAYIŞ – Ön Yargının Kırılması

    Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley şehri) antropoloji öğrencisiyken 1950’lerin başında şamanların heyezanlı, belkide biraz şizofren olması muhtemel kişiler olduklarını tahmin ederdim. Buna kanıtım ise; şamanların ruhları gördükleri, onlarla konuşabildikleri ve hatta insanlara şifa vermek için ruhları kullandıklarını iddia etmeleriydi.

    Şamanlar zaman zaman tedavilerinde başarılı olduklarından araştırılmayı hak ediyorlardı ama ancak psikolojik bir açıdan yapılmak kaydıyla… Walter Cline, şamanların sadece psikolojik açıdan değerlendirildiği bu bakış açısına karşıydı. Şamanların yukarıda belirtilen algılanma şekli Batılı önyargıların bir mirasıdır; bu önyargılar, halen daha kuzey Finlandiya’da söylendiği gibi Avrupa’da “cadı” olarak adlandırıldıklan, Engizisyonun zulmüne uğradıkları yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Engizisyonunun işkence ve infaz yöntemleri, kademeli olarak yerini, onsekizinci yüzyılda yaşanan “Aydınlanma” döneminde bilimin yükselişine eşlik eden laikliğin üstü kapalı baskısına bıraktı.

    O yüzyılda, Avrupa şamanizminin son kalıntıları ve “ruhun yolculukları” olarak bilinen bazı imgeleme yöntemleri, halk şifacılığında bir dereceye kadar varlığını sürdürdü. Ancak onsekizinci yüzyılda akademisyenler, ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıt olmadığını ilan ettiler. Bu yüzden, ortaya çıkmakta olan tıbbi kurumsal yapı, imgelemeye dayalı tedavi yöntemlerinin terk edilmesi gerektiğine hükmetti.

    Bu “sapkınlık”, yani imgelemeye dayalı yolculuk, Avrupa tıbbına ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Freud bir hastasından, trenle kırsal bölgeden geçtiğini “hayal etmesini” ve neler gördüğünü anlatmasını isteyene kadar da geri dönemedi.

    Özler, ruhlar ve şamanları ciddiye almama konusundaki akademik direnç bugüne kadar sürmüştür.

    Fiilen şamanik yöntemleri denememiş ancak sempatisi olan antropologlar bile şamanizmi, birinci elden bilgilerle incelemek yerine, Batılı peşin hükümler ve paradigmalar çerçevesinden inceleme eğilimindedir.

    Bilim insanlarının çoğu şamanlara, artık etnik merkezli olmasa da, halen daha biliş merkezci mercekler ardından bakmaya meyillidir; yani başka insanların, değişik bilinç hallerinde yaşadıkları deneyimlerin geçerliliğini, bu durumları kendileri deneyimlemeden yargılama eğilimindedirler. Bu bilim insanları, yeterli katılımcı gözlemde bulunmaksızın şamanlar ve şamanizmi, şu anda moda olan teorik sınıflandırmaya tabi tutmaktan sorumluydu. Şamanizm alanında yirminci yüzyılın ikinci yansından önce hiçbir antropolog fiilen katılımcı gözlemde bulunmamıştı. Dolayısıyla “katılıma gözlem”, antropolojide, yerel davranış ve uygulamalann doğru anlaşılmasına yönelik gerekli bir saha yöntemi olarak gerçekten değil, göstermelik bir şekilde desteklenmiştir.

    Diğer yandan, şamanların şifacılıktaki başarıları ve öteki dünyalara yaptıkları inanılmaz seyahatler Batılı bilim insanlarını büyülemiş ve hayrete düşürmüştür. Katılımda bulunmadan, oturduğu yerden teorilerini geliştiren Fransız kurama Lucien Levy-Bruhl yirminci yüzyıl başında çıkan kitabında (Les fonctions zihinseles dans les societes infirieures, ilkel toplumların zihinsel işlevler); yerli insanların olağanüstü deneyimlere dair “yerel” temaslarının, aslında hakiki olmakla beraber yerlilerin, prerasyonel “ilkel” zihnin mahkûmları olduğunu öne sürmüştür. Ne yazık ki bu görüş tamamen kaybolmamıştır, kuramcı Julian Jaynes’in daha yakın tarihli kitabını örnek olarak verebiliriz; gezegenimizde halen daha varlıkları devam eden “tarım öncesi” topluluklardan avcılar ve toplayıcıları yerinde incelemeden, oturduğu yerden, “tarım öncesi” toplulukların bilincine dair detaylı teoriler geliştirmiştir.

    Levy-Bruhl’m kabile insanları ve şamanlar hakkındaki görüşleri, belki de yirminci yüzyılın daha ileri dönemlerinde onlarca yıl boyunca şamanların deneyimlerini “halüsinasyon” ve şamanların kendilerini de fiilen psikozlu veya “kısmi remisyonda psikozlu” olarak tanımlayan psikanalitik kesimin çoğunluk görüşlerinin yanında oldukça masum kalır. Gerçekten de Freudçu psikanalitik teoriden önemli ölçüde etkilenmiş bir antropolog olan VVeston La Barre, şamanizmdekiler de dâhil olmak üzere aslında bütün mistik deneyimlerin, nevroz veya psikoz belirtileri olduğunu savunmuştur. Kendi terimleriyle, Aşağı Dünyaya “yolculuklar” yapan ve Ilyas tarafından orada ruhların gerçekliğine dair eğitilen Cari Jung, bu görüşten ve Freud’tan ayrılmaktadır.

    IIyas ona “Biz sembol değil gerçeğiz. Bize sembol diyebilirsin… Ancak, siz insanlar gibi gerçeğiz. Bize sembol diyerek hiçbir şeyi çürütemez ve çözemezsin. Kesinlikle, sizin gerçek dediğiniz şeyiz.” Ancak, Jung’ın bu ifadeleri kendi Kırmızı Kitabı’na gizlice yazması ve kitabının, ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra basılması dikkat çekicidir.

    Kuşkusuz, hem şamanizmin akademik rehabilitasyonunda hem de tüm insanlık nezdinde ortaya çıktığının herkesçe bilinir olmasında yirminci yüzyılın en önemli figürü Mircea Eliade idi.

    Klasik kitabı ” Şamanizm: Geçmişin Esriklik Teknikleri” ilk kez 1951 senesinde Fransızca yayınlandı. Eliade, yerel uygulamaların kendi aralarında farklar içermesine rağmen, sürekli olan ve kilit özelliğin, şamanın trans “esriklik” halindeyken öteki dünyalara yaptığı yolculuklar olduğunu belirtmiştir.

    Şamanizm hakkında önemli bir referans olma özeliğini halen koruyan kitabında Eliade, şamanizmin kendisinin bir din olmayıp bir yöntembilim olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra şamanizmin, diğer tüm ruhsal sistem ve dinlerin öncüsü olduğunu belirtmiştir. Ancak Eliade de, şamanların akıl hastası olduğuna dair görüşten kendini arındıramamıştır; Amazonlara dair ilk saha çalışmamdan sadece beş yıl öncesi olan 1951 gibi geç bir tarihte, “şamanların çoğunluğunun psikopat olduğu” şeklinde bir tavır benimsemiştir.”

    Dolayısıyla bilim insanlarının “psikolojik” bakış açısına göre şamanlar “yalancı ve şarlatan” değil, sadece akıl hastasıydılar! Yine de şamanlar, kabul görebilecekleri “çılgın” kültürlerde doğmak gibi bir talihe sahiptiler. Hatta şaman olarak, aralarında yaşadıkları insanların kitlesel heyezanlarını tatmin ederek, bu delilikten fayda sağlayabiliyorlardı. Tabi ki bu “çılgın” kültürler; iki dünya savaşı ve Yahudi soykırımının yanına diğer toplu katliamları, kentsel şiddeti ve gezegenimizin hayat destek sisteminin tahribatım hızlandıran eylemleri da katan ve akıllı olduğu varsayılan kendi “uygar” Batılı kültürümüzün aksine, “ilkel” kabile kültürleriydi.

    Antropoloji bölümünden mezun bir öğrenci olarak öğrendiğim (tabi ki Walter Cline’dan değil) bir diğer şey, saha çalışması yapanların şüpheci bir “nesnelliği” koruması gerektiğiydi. Pederşahi yaklaşım dışında daha pratiğe yönelik amacı doğrultusunda, yani yerel deneklerin kendinden uzaklaşmasını önlemek için antropolog, şüpheciliğini yerlilere doğrudan ifade etmezdi. Akademik çevreye, evine geri döndüğünde ise Batılı psikolojik ve sosyolojik kabuller çerçevesinde, söz konusu yerel kültürlerde “gerçekte” ne olup bittiği açıklardı. Bu riyakâr tutumun çok uygun ve doğru olduğuna dair bir kanaat hâkimdi. Buradaki içkin kabul, yerel işlevlerin, biz Batılılar açısından muhtemel öğreticiler olmaktan ziyade, üzerinde çalışılacak konular olduğu ve modern Batı bilgisinin üstünlüğü idi.

    Aynı şekilde, “dengesiz kişiliklerin” kalkışabileceği bir şey olan “yerlileşme”nin tehlikelerini öğrenmiştim. “Sınırı aşan” etnolog ve kültür antropologlarına verilen örneklerden birisi, Smithsonian Enstitüsü Amerikan Etnoloji Bürosu’ndan Frank Cushing’di. Yüzyıl kadar önce Cushing, gizli topluluklarına resmen kabul edildikten sonra Zuni dini hakkında rapor vermeyi bırakmış ve bu yüzden Batı dünyasını keşiflerinden mahrum bırakmıştı. Ayrıca Birinci Savaş Şefi unvanını almıştı. Meslekte birçokları açısından, “mesafesini korumada” ve akademik yükümlülüklerini yerine getirmedeki başarısızlığından ötürü, genel anlamda bir skandaldı.

    1956-57 arasında Yukarı Amazonlarda ilk saha çalışmama başlarken sahip olduğum akademik birikim buydu. Amacım, Batılı kolonileşme sınırlarını aşıp halen daha fethedilmemiş olan Yerli Amerikan kabilelerinin hayatlarını deneyimlemekti. Kuzey Amerika’da bu fırsat için bir yüzyıl kadar geç kalmıştım, dolayısıyla ben de Güney Amerika’yı ve özellikle de, sözde fatihlere yüzyıllardır direnmiş olan, Doğu Ekvator’un Jivaro proper veya Untsuri Shuar (Şuarlar) olarak anılan halkını seçtim.

    Antropolojik sorumluluk ve amacım, kültürlerinin tamamının doğru etnografyasını (budun betimini) yapmaktı, çünkü sansasyonel “kafa derisi büzme” uygulaması hayatları ve düşüncelerine dair birçok dehşetli, gerçek dışı ve önyargılı rivayete yol açmıştı.

    1956’da Şuarlarm arasına geldikten kısa bir süre sonra gece gündüz ormanda dolaşıp, gördüğü ruhlarla konuşan bir adam fark ettim.

    Azametli akademinin fildişi kulelerinden henüz yeni gelmiş biri olarak; “İşte, bir tane buldum!” diye düşündüm. Halka, adamın şaman olup olmadığını sordum. Onlar da adamın şaman değil, deli olduğunu söylediler! Adamı deli olarak değerlendirmelerine rağmen, onun halüsinasyonlar gördüğünü düşünmüyorlardı. Sonuç olarak topluluktaki hemen herkes, yerel halüsinojenlerden kullanmıştı ve onlar da görmüş oldukları için, ruhların gerçek olduğunu biliyorlardı.

    Bu kişiyi deli olarak değerlendirmelerinin sebebi, ruhlarla olan temasını kesememesiydi.

    Halkı için faydasız biriydi. Şamanlar ise, aksine, ruhlarla etkileşime geçecekleri zamanı bilinçli bir şekilde kendileri seçer ve bunu, başkalarına yardımcı olmak gibi belirli bir amaç için yaparlardı. Böylece, Şamanizm hakkındaki gerçek eğitimimin başlamış oldu.

    Kısa bir zaman sonra sadece savaşçılardan değil, aynı zamanda, şamanlardan oluşan bir toplulukta bulunduğumu öğrendim. Şamanların sayısı yüzlerceydi; şifacılıkları ve diğer faaliyetleri, günlük hayatın içine iyice nüfuz etmişti. Benim açımdan büyüleyiciydiler; önceden bildiğim her şeyden çok daha heyecan verici olan, gerçeklik kavramlarıyla tanıştım.Çoğu, bilinç durumunu değiştiren bitkilere ve bitki karışımlarına bağlı görünmekteydi. Hem şamanlar hem de şaman olmayanlar, görünmez alternatif bir gerçeklikte, görünmez olan ruhları görmek ve etkileşime girmek için çeşitli halüsinojen (sanrı yaratan) veya psikodelik (zihin açıcı) maddeler kullanıyordu.

    Belki de dünyadaki diğer yerli halkların kullanmadığı kadar geniş bir psikodelik madde çeşidine sahiptiler; saklı gerçeklikteki faydalı ruhlarla temas kurmaları için bebekler için çok hafif bir tanesi, yine kız ve erkek çocuklar için olanlar, ruhlardan yardım almaları için av köpeklerine yönelik bir tane, sadece şamanlara yönelik bir madde ve sadece görü arayışına yönelik bir tane… Eğer genç bir delikanlı, kötü davranışlarda bulunursa ebeveynleri onu hizaya getirmek için bir psikodelik alması için zorlayabiliyordu. Altta yatan fikir, ruhlar ve saklı gerçeklikten bahsettikleri zamanlarda, neden söz ettiklerini gerçekten bildiklerini anladığı takdirde delikanlının, ebeveynlerinin otoritesine saygı duyacağıydı.

    Burs almış olduğum doktora projem, Şamanizm veya psikodelik maddelerle alakalı olmadığı için araştırmalarımı farklı konulara yoğunlaştırdım. 1956-57’de Şuarlar arasındaki saha çalışmam esnasında iki kez şamanlar, bilinç değiştiren iksir ve bitkilerinden kullanma fırsatı verdiler.

    Bu bana çok cazip geldiyse de, az da olsa beyin hasarı yapabileceği endişesiyle, kendimi tuttum. Başarılı bir doktora tezi yazmamda en önemli kaynağım, net düşünebilen açık bir zihindi. Lâkin aylar geçtikçe, ruhsal yönelimimde alttan alta bir şeyler değişti. Ruhların gerçek olduğu da dâhil olmak üzere, Şuarların gerçekliğe dair kabullerinden bazılarını bilinçli olarak benimsedim. Nehri geçerken yaşanan kaza, ruh gücüne sahip olmanın önemini gerçekten kavramamı sağladı.

    Artık kendimi, Kızılderililerin durmaksızın devam eden kan davaları, baskınları, pusuları ve cinayetleri arasında fiziksel tehlike içindeyken, sessizce koruyucu ruhlara yalvarırken buluyordum. Ruhların varlığı, bana halen daha görünmez olmalarına rağmen, somut ve güven verici geliyordu. Doğal olarak dünya görüşümdeki (VVeltanschauung) bu hafif kaymadan, üniversiteye doktora tezim için gönderdiğim mektuplarımda söz etmiyordum.

    Aslında saha çalışmamın ilk senesinde, katılıma olmaktan ziyade gözlemci kalarak, bir etnolog olarak esasen “uygun” mesafeyi korumuştum.

    Bir yıl sonra Amerika Birleşik Devletlerine geri döndüğümde, Doğu Ekvator’da deneyimlemiş olduğum bu kişisel ruhsal duyumsamalar, gitgide bilincimin gerilerine çekildi ve belli belirsiz hatıralara dönüştüler.

    Dört yıl sonra, Amerikan Doğal Tarih Müzesi için Yukarı Amazonlara yaptığım bir keşif gezisinde, bu eşiği tam ve fiili olarak geçtim. 1961 senesinin o kaderimi belirleyen gecesinde, Doğu Peru’nun Conibo Kızılderilileri arasında şamanlarm psikodelik bitki çayı “ayahuska”dan içtim.

    Conibolar, kendi ruhsal deneyimlerini ve dinlerini açıklamak için bu şartı ileri sürdüler. Şuarlar arasında yaptığım hatamı, yani iksirlerini içmemeyi, tekrarlamamaya kararlı olarak Conibolarla işbirliği yaptım.

    Conibolar arasında yaşadığım görü deneyimlerim çok güçlüydüler; ayrıca, daha sonra Coniboların bana açıkladıklarıyla da oldukça örtüşüyordu. Fark etmeye başlamıştım ki; antropoloji öğrencisi olarak bana öğretilen kültürel kuramlar, kültürlerden bağımsız olduğu net olan bu deneyimler arası tutarlılığı açıklamakta yetersiz kalıyordu. Bu keşif, gerçeklikle ilgili batılı görüşlerimi temelinden sarsmış, gerçek ve ciddi bir bilgi arayışına girmeme neden olmuştu. Halen daha Coniboların arasındayken, bu arayış, kutsal dünyalara yolculuk yapmak ve ruhlarla çalışmak için gecelik katalizör etkisi gösteren ayahuska ve şamanik şarkılar yardımıyla şamanik yöntemlere ilişkin bir eğitim halini aldı. Tamamen farklı bir gerçekliği, gizli bir evrenin gerçekliğini, araştırmanın ve keşfetmenin verdiği ve hayatımda daha önce hiç tatmadığım bir heyecan ve tatmin duyuyordum.

    Berkeley’deki akademik pozisyonum için 1961 yılında Amerika Birleşik Devletlerine dönmem ve Conibo dostlarımdan ayrılmam gerekti. Aynı zamanda, şamanlarm günlük ifşalarının, ruhani açıdan İndideki eski hikâyelerden daha etkili olduklarını fark eden ve bağlı oldukları misyonerler heyetine, Kızılderililere artık İncil’i öğretmeyeceklerini, sadece sağlık misyoneri olarak hizmet vermek istediklerini belirten iki Kuzey Amerikalı misyoneri de geride bırakıyordum. Bu kişiler, Şamanın Yolu kitabında “Bob ve Millie” rumuzları ile andığım Dick ve Dorothy Kendig idi. Yolum ormandan geçiyordu ve vedalaşmak için yolumun üzerinde bulunan misyonlarına uğradım. Dick, bir nehir kasabası olan Pucallpa’ya yeni gittiğini, daha yeni ayahuska içmiş New York’lu sakallı bir “hippi” ile karşılaştığını anlattı. Bu, Ailen Ginsberg’di. Bu çaydan içen benim haricimdeki tek “yabana” olduğundan, bu kişiyi kaçırmış olduğuma üzüldüm. Deneyimlerinin benimkilerle kıyasla nasıl olduğunu merak ediyordum. San Francisco’ya döndüğümde onu bulmaya çalıştım ve Hindistan’a gitmiş olduğunu öğrendim; deneyimlerimizi karşılaştırmamızdan önceydi bu olay.

    San Frandsco Körfez Bölgesi’nde kendimi, beklenmedik bir şekilde, büyük heyecan ve tartışmalara yol açan LSD, Meksika mantarı, peyote kaktüsü ve meskalin ile psikodelik deneyimler yaşayan, küçük ama hızla büyüyen, maceracı psikolog, şair, müzisyen, botanikçi, kimyacı ve bohemlerden oluşan bir grubun içinde buldum. Artık Batı kültüründe de, şamanların zaten biliyor olduklarım anlamaya başlayan insanlar vardı. Bunlar, daha sonradan Psikodelik Altmışlar olarak bilinen çağın öncüleriydiler.

    Ailen Ginsberg nihayet Hindistan’dan döndü ve Amerikan karşı kültüründe görülmeye başlanan uzun saçıyla beni şok etti. San Francisco’da Gough sokağındaki evine yaptığım ziyaretlerde, akademi haricinde, kendime ikinci bir ev bulduğum hissini duymaya başladım.

    Altmışlı yılların başında, kendilerinden bir önceki Beat kuşağını besleyen ve San Francisco bölgesinde yoğunlaşan, bilinç ve gizli gerçekliklerin kâşifleri olan bu kişilerin çoğu iyi eğitimli, akıllı, yaratıcı ve kendilerini rahatlıkla ifade eden bireylerdi. Onlarla birlikte olmak ve Yeni Çağ hareketinin hızlı gelişimini görmek heyecan vericiydi.

    1963 yılında Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nde “Yukarı Amazonlarda Psikotrop Maddeler ve Gerçeklik” konulu halka açık bir konferans verdim. O zamanlar psikodelikler veya halüsinojenler henüz “tehlikeli” akademik konular değildi. Konuşmamda Şuarların (o zamanlar adlandırıldığı gibi Jıvarolar), ağızdan alınan bir halüsinojen olan ayahuska çayının yardımıyla görülenin gerçek gerçeklik olduğuna inandıklarını ve sıradan günlük hayatı ise “yalan” olarak gördüklerini açıkladım. Benden habersiz olarak, konuşmamın içeriği, üniversitenin bütün kampüslerine dağıtılan bir gazetede yer aldı.

    Sonucunda 1963 Kasımında, San Francisco’da düzenlenen yıllık Amerikan Antropoloji Derneği toplantısında yanıma tıknaz, iyi giyimli ve Latin tipli bir beyefendi yaklaştı ve kendisini Carlos Castaneda olarak tanıtarak, UCLA’da (Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi) öğrenci olduğunu söyledi. Berkeley’deki konferansında konuştuklarım hakkında benimle görüşmek istiyordu. Yakui (Yaqui) Kızılderilileri arasında derlediği saha notlarını düzenlemekte zorlandığını, hakkında konuşma yaptığım, gerçekliğe dair ikilik konusuna ilgi duyduğunu açıkladı.

    Daha sakin bir köşeye çekildik. Carlos’un, içine girmekte olduğum dünyalara karşı heyecan duyan ve bunlara ilişkin yerlilerin bilgisine gösterdiğim ciddi saygıyı paylaşan ilk antropolog olduğunu fark ettim.

    İlerleyen haftalarda düşüncelerini ve deneyimlerini paylaşmak üzere sıklıkla arabasıyla Los Angeles’dan Berkeley’e geldi. Tartışmalarımız, Batılılar açısmdan faydalı iki gerçeklik kavramı geliştirmemizi sağladı. Sonraki yayınlarında Carlos bu ikiliği, “sıradan” ve “sıra dışı” gerçeklik olarak iki basit terimle formüle etti ve ben de bununla ilintili “olağan (sıradan) bilinç hali” ve “şamanik bilinç hali” terimlerini kullandım. En sonunda, şamanizm ve halüsinojenlere ilişkin deneyimlerimi paylaşabileceğim bir antropologun var olduğunu bilmenin verdiği şevkle Şuarları üç kez daha ziyaret ettim.

    Carlos çok nükteli ve içten biriydi. Peyote kaktüsü ve Don Juan isimli bir Yakui brujo’su (büyücü) ile olan temasları hakkında harika hikâyeler anlatıyordu. Sandra Hamer ile bunları yazması için kendisini teşvik ettik. Birkaç hafta içinde ilk yazılı hikâyesini getirdi. Son derece etkileyici ve zannımca etnografya açısından doğru bir anlatımdı; daha da yazması için onu cesaretlendirdik.

    Ziyaretleri sürüp, yeni konular biriktikçe kitap uzunluğunda bir metin oluştu. Carlos’a, taslağını New York’taki Grove Press yayınevine götürmesi için yardıma olduk ve kitabı derhal geri çevrildi; söylendiğine göre yayınevinin sahibi daha sonraları bu kararına çok pişman olmuş. Don Juan’ın Öğretileri adıyla en sonunda Kaliforniya Üniversitesi Yayınevi tarafından, 1968 yılında birçok dram ve zorlukların ardından yayınlandı ki bu, başka bir sefere anlatılacak başlı başına bir hikâye. Ancak açık olan şey şuydu: Batının, yerlilerin sahip olduğu ruhsal ve felsefi bilgiye karşı olan kayıtsızlığı çözülüyordu.

    Bundan öncesinde bile daha 1964 yılında, Eliade’nin 1951 tarihli Şamanizm hakkındaki kitabının İngilizce basımı, başta Kaliforniya olmak üzere Amerika Birleşik Devletlerinde konuya olan ilginin hızla artmasını sağlamıştı. Bu ilgi, 1960’larda LSD gibi psikodelik maddelerin yaygın olarak kullanımından büyük ölçüde güç alıyordu. 1964’ten önce bu Amerikalı psikodelik kâşifleri, şamanlarm binlerce yıldır aşinası oldukları bir alanı yeniden keşfettiklerinin farkında değildi. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yaşadıkları bu deneyimleri, Hinduizm ve Tibet Budizmi başta olmak üzere Doğu medeniyetlerinin iyi bilinen ruhcu gelenekleri içinde bir çerçeveye oturtma arayışına girdiler. “Yolculuk (seyahat)” kelimesinden ziyade “gezi” kelimesini kullanıyorlardı ve şamanlann deneyimledikleri seyahatleri çok azı duymuştu.

    Eliade’nin kitabıyla eş zamanlı olarak, San Francisco’ nun Haight-Ashbury bölgesindeki psikodelik “hippi” kâşiflere tuhaf şeyler olmaya başladı. LSD ve diğer bilinç durumunu değiştiren maddelerle yaptıkları geziler sonucu çoğunluğu, bu dünyadan göçmüş Amerikan Kızılderililerinin reenkamasyonlan oldukları sonucuna vardılar, içlerinden bazıları boncuklar, tüyler takmaya ve geyik derisi giymeye başladılar. Şamanik açıdan yorumlarsak, muhtemelen aslında deneyimledikleri, gezileri sırasında özellikle fark edilmek isteyen ruhlarla kaynaşmaktı.

    Tüm bunlar olurken, Berkeley’e döndüğüm zamanlarda meslektaşım olan antropologlarla ayahuska ve diğer şamanik deneyimlerimi paylaşmaya çalıştım. Sempatik ve ilgili davranmaya çalıştılar ancak fark ettim ki, tıpkı misyoner dini görüşlerle olduğu gibi, benim deneyimlerim de onların laik paradigmaları ile çatışıyordu. Kutsallığından ötürü ağza alınmaması gereken tabuları paylaşma çabalarımdan büyük oranda vaz geçerek, hem düz anlamıyla hem de mecazi olarak, akraba ruhları bulmak üzere Berkeley’ deki büyük üniversite kütüphanesinin rafları arasına dal-dım. İlk olarak, güçlü etkileri için halüsinojenlerin, öncelikle Ayahuska ve sonra tatulanın (boru çiçeği), kabilelerdeki kullanımına ilişkin üzerinde durulmamış kanıtları araştırdım. Bu maddelerle olan deneyimlerim ve Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da kullanılan diğer bitkiler, insanlığın ruhsal deneyimlerinin psikotrop maddelerden kaynaklandığını düşünmeme yol açtı; başka bir deyişle, dinsel deneyimin ve dolayısıyla din ve şamanizmin esas kaynağının, bu bitkiler olduğunu düşünüyordum. Dinlerin kökenine dair öğrenim görenler tarafından bu bitkilerin ‘kullanım ve etkisinin ciddiye alınmadığına ikna olduktan sonra büyük bir merak ve beklenti ile kültürlerarası karşılaştırma yaparak etnografya ve tarih literatürünü araştırmaya başladım. Dünyanın bazı kesimlerinde şamanların, öteki gerçekliği deneyimlemek için gerçekten de psikodelik bitkileri kullandıklarına ilişkin hatırı sayılır derecede kanıt buldum.

    Aynı zamanda uçan “cadılar”, kurt adamlar, vampir ve zombilere dair hikâyelerin ardında da bu bitkiler varmış gibi görünüyordu. Bu keşiflerin bazıları, Geç Ortaçağ ve Rönesans’ta şamanizmin (o zamanlar “cadılık”) hayatta kalmasında bitkilerin kullanımına dair makalemde yer aldı.

    Makale, düzeltilmiş basımı yapılan Halüsinojenler ve Şamanizm kitabımın bir parçasıydı ve esas olarak 1965 yılında Amerikan Antropoloji Derneği’nin yıllık toplantısında sunduğum makalelerin bir toplamıydı. Carlos Castaneda da sempozyumdaydı; ancak onun makalesi, kendi tercihi olarak, hiç yayınlanmadı.

    Gordon Wasson’in Meksika’da Mazatec yerlileri ile “sihirli mantar” deneyimleri, LSD’yi keşfinden sonra Albert Hofmann’ın yaptığı yayınlar, Aldous Huxley’in meskalin ile deneyimlerine ilişkin açıklamaları ve Timothy Leary’in dünyadan uzak Harvard lisans öğrencilerine LSD hakkında yaptığı sunum en başta olmak üzere başkaları da, eş zamanlı olarak, benzeri bilimsel araştırmalar ortaya koydular. Dolayısıyla 1960’ların başı ve ortalarında çoğumuza göre “bunu yapan uyuşturuculardı” ve eski zamanlardaki “dini deneyimleri” psikodelik bitkilerin ağızdan alınmasına bağlayan birçok makale yayınlandı. O yıllarda yaygın bir şekilde LSD ile yaşanan deneyler, ağızdan alman bioaktif maddelerin, şamanlarm başka bir gerçekliğe geçişinin “gizli” anahtarı olduğu görüşünü kuvvetlendirmişti.

    1968’de yayınlanan Castaneda’nın ilk kitabı da, tıpkı VVasson’ın Sibirya şamanlarının görü deneyimlerini psikodelik sinek mantarı (Amanita muscaria) yenmesine bağlayan 1957 tarihli Mantar, Rusya ve Tarih kitabında yaptığı gibi, bu genel görüşe katkıda bulundu.

    Ancak kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım neticesinde, 1960’ların sonunda, hiç de istemeyerek, dünyadaki birçok yerli kültürde şamanların işlerini psikodelik maddeler kullanmadan yaptıkları sonucuna varmaya başladım. Dünya genelinde, en başta davul olmak üzere, vurmalı çalgı (perküsyon aletleri) sesinin yerli şamanlar tarafından psikodeliklerden daha yaygın bir şekilde kullanıldığı açıktı. Davulun şamanik amaçlı kullanımının, birisinin bilinç halini değiştireceği olasılığını kabullenmek güçtü.

    Temel Şamanizm

    Onlarca yıllık kendi pratik deneyimlerim, kültürler arası karşılaştırmalı araştırmalarım ve yaptığım saha çalışmalarım boyunca, kademeli bir şekilde, bilinç halini değiştirmek üzere işitsel uyarımın kullanılması da dâhil, şamanizmin temelinde yatan evrensel, evrensele yakın, ortak ilke ve uygulamaları diğerlerinden ayırdım. Özellikle 1970’lerde, sürekli daha da iyileştirmek suretiyle, bu ilkeleri etkin bir şekilde uygulamak ve öğretmek üzere yöntemler geliştirdim.

    Bu, kısmen kendi adıma şamanik şifa ve kehanete yönelik uygulamaları geliştirme çabamdan, kısmen da şamanik yöntemler konusunda başkalarını eğitirken gelmiş olan talepleri cevaplama gayretlerim neticesinde gerçekleşti.

    Şamanik uygulamanın altında yatan bu kültürler ötesi ilkeler, Temel Şamanizm olarak adlandığım şeyin esasıdır. Giriş bölümünde belirtiğim gibi temel Şamanizm, şamanizmin ayırt edici özelliklerinden birisi olan öteki dünyalara yolculukla birlikte şamanizmin evrensel, -evrensele yakın ve ortak özelliklerinden meydana gelir. Çoğu Batılı için şamanik yolculuk dâhil temel şamanizmin öğrenilmesi ve uygulanması, her kültürün kendine özgü sembolizmi, söylenceleri ve kavramsal ayrınülan bulunduğundan, tek bir kültürdeki şamanik uygulamaları örnek almaktan çok daha verimli bir yaklaşımdır. Eğer bu sizin kendi kültürünüz değilse söz konusu ayrıntılar, özellikler ve anlamlar, söz konusu yerli halk açısından taşıdıkları doğruluğu taşımazlar. Bununla bağlantılı olarak antropolog Joan Townsend, temel şamanizmi dikkatli bir biçimde neo şamanizmden ayırmıştır.

    Daha detaylı bilgi için “Şamanik Şifa” kitabımda, “Temel Şamanizmde Ana Kavramlar”a bakınız.

    Zaman içinde atölye çalışmalarının sıklığı, yoğunluğu ve uzunluğu arttı. Yaklaşık son otuz yıldır talepleri karşılamak için, şamanizm ve şamanik şifanın dünya genelinde korunması, çalışılması ve öğretilmesi amacıyla kar gütmeyen bir kuruluş olarak hayata geçirilen Şaman Çalışmaları Vakfı Uluslararası Fakültesine davet edilen eski öğrencilerim atölye çalışmalarında bana yardımcı oluyorlar.