• DUYGUSAL ŞİDDET

    Doç. Dr. Şafak Nakajima

    Duygusal şiddete uğrayan insanları, çoğu kez ilk görüşte tanımak mümkündür.

    Dalgın gözleri kolayca ıslanır, hafif bir sesle konuşurlar.

    Konuşmalarını bölen sessiz boşluklar vardır; oturdukları yere yerleşmez, adeta ilişirler.

    Genellikle iyi kalpli, zeki, nazik ve nitelikli insanlar olmalarına karşın özgüvenleri zayıftır.

    Yaşadıklarını tanımlamakta zorlanır, sıklıkla kendilerini suçlarlar.

    Yaşadıkları da zaten, tanımlanması zor bir şeydir.

    Duygusal şiddet; fiziksel şiddetten farklı olarak, yüz yerine kalbin darbe aldığı, kemikler yerine duyguların kırıldığı, beyin yerine benliğin sarsıntı geçirdiği bir şiddet türüdür.

    Kötü olansa, bu şiddet türünün sonuçlarının, fiziksel şiddette olduğu gibi kolayca görülebilir, tanımlanabilir ve suç kabul edilip cezalandırılabilir olmayışıdır.

    Duygusal şiddet; korkutarak, aşağılayarak, tehdit ederek, sürekli eleştirerek, suçlayarak, hakaret ederek, hiç memnun olmayarak, sözel, sosyal, maddi ve bazen de fiziksel baskı yoluyla bir insanı kontrol altında tutmaktır. Şiddeti uygulayan sıklıkla, karşısındakine vicdani sorumluluk yükleyerek kendini aklar.

    Duygusal şiddet; anne-babadan, diğer aile büyüklerinden, kardeşlerden, sevgili, eş ve onların ailelerinden, çocuklardan, yöneticilerden, arkadaşlardan gelebilir.

    Duygusal şiddet; ''anne babanın, evliliğin ve çalışma yaşamının kutsallığı, ayıp, yasak, günah'' gibi toplumdaki yaygın değerlerden beslendiğinden, kolayca göz ardı edilir, hatta onaylanıp kabul görür.

    Duygusal şiddet, insanın kendine güvenini, saygısını, değerini yavaş yavaş kemiren bir beyin yıkama sürecidir.

    Ne kadar zeki, başarılı, çekici, becerikli olursa olsun, şiddetin mağduru kendisini ''yetersiz, aptal, beceriksiz, çirkin, suçlu, günahkâr, kirlenmiş'' gibi hisseder.

    Çoğu saldırgan, toplum içinde duygusal şiddeti açıkça sergilemekten ve karşısındakini küçük düşürmekten çekinmez.

    Bazıları ise korkaktır; mağdurun savunmasız olduğu ortamlarda, çoğu kez yalnızlarken şiddet uygular. Dışarıya ise son derece ilgili, sevgi ve sorumluluk dolu bir insan rolü oynar.

    Pek çok farklı biçimde kendini gösterse de, duygusal şiddet en sık üç şekilde karşımıza çıkar:

    • Saldırganlık

    İsim takma (aptal, geri zekâlı, şişko, sıska, çirkin ördek), bağırma, aşağılama, suçlama, sorumlu tutma, aşırı kıskançlık, emir verme, tehdit etme (terk etmek, parasız bırakmak, ailesiyle görüştürmemek, çocuklarından kopartmak, dayak atmak, eşya parçalamak, öldürmek, vb.) gibi, açıktan yapılan duygusal şiddet türüdür.

    Şiddete başvuran kişi, karşısındakini kendisiyle eşit ve bağımsız bir birey olarak görmez.

    Aralarındaki ilişki, sağlıklı iki yetişkinin değil, baskıcı ve kontrolcü bir ebeveynle, savunmasız çocuğun ilişkisi gibidir.

    Şiddeti uygulayan, kimin ve neyin iyi / kötü, haklı / haksız olduğuna, çözümün ne olması gerektiğine kendi başına karar verir.

    Her şeyin en doğrusunu biliyordur!

    O; akıl verir, karar verir ve ceza verir.

    • Yok saymak

    Şiddet uygulayan, karşısındaki insanı dinlemez, görmezden gelir, cevap vermez, küser, konuşmaz, kendisini ve sevgisini geri çeker.

    Verdiği sözleri tutmayıp, unutmuş gibi yapar.

    Haber vermeden kolayca terk eder, aramaz.

    Davranışları, mimikleri veya ses tonuyla örtülü aşağılama yaptığında, mağdurun itirazı halinde, ''Ben öyle bir şey söylemedim!'', ''Neden bahsettiğini anlamadım! Nereden çıkarıyorsun bunları!'' gibi sorularla yaptıklarını inkar eder.

    Mağdur, olan bitene akıl erdiremez, kendisini suçlayabilir.

    • Küçümseme

    Çok açıktan saldırgan olmayan bu şiddet türünde şiddeti uygulayan, yaşanan olumsuz bir olayı kabul eder ama karşı tarafta yarattığı incitici sonuçları küçümser.

    ''Çok hassassın! Abartıyorsun! Amma da büyütüyorsun!'' der.

    Bazen saldırganlık, ''yardım etme, yol gösterme, çözüm bulma'' kılıfında karşımıza çıkar. O size şiddet uygulamıyor, yalnızca iyiliğinizi düşünüyordur(!)

    Mağdur, iç çatışma yaşar, kendinden ve hissettiklerinden şüphe duyar.

    Gerçeklik algısı bozulur; giderek kötü bir insan olduğuna ve aklını kaçırmaya başladığına inanır.

    Duygusal şiddet, zamanında tanınmaz ve çözümlenmezse, insanın yaşam sevincini öldüren, sağlığı olumsuz etkileyen çok ciddi bir şiddet türüdür!

    Sosyal ilişkiler, aile ilişkileri ve cinsel yaşam zamanla bozulur.

    Sürekli yorgunluk, uykusuzluk, migren, yaygın ağrılar, çeşitli organ hastalıkları, aşırı yeme veya hiç yememe şeklinde beslenme sorunlarına sık rastlanır.

    Uzun veya ağır bir duygusal şiddete maruz kalmak insanı, korku içinde yaşamaya ve delirme endişesine sürükleyebilir.

    Depresyon bulguları, endişe bozuklukları, özgüven kaybı, utanç ve suçluluk duyguları, ölüm isteği ve intihar düşünceleri, madde ve alkol bağımlılığı ortaya çıkabilir.

    Öfke kontrolü zorlaşır.

    Maalesef alıştığı bir davranış olduğu için mağdur, duygusal şiddete eğilimli insanları arkadaş ve eş olarak seçebilir.

    Şiddete eğilimli bireyler ise özgüvensiz mağduru, cazip bir av olarak tercih edebilir.

    İşin acı yanı, mağdur da zamanla duygusal şiddeti öğrenip benimseyebilir ve başkalarına uygulayabilir.

    Peki, duygusal şiddet zincirini kırmak için neler yapılmalıdır?

    • Sorumluluk üstlenin!

    Mağdursanız, duygusal şiddetin sürdürülmesinde sizin izninizin önemli bir rolü olduğunu kabul etmelisiniz!

    Yaşadıklarınıza başkaldırmakla sorumlusunuz!

    Sergilediğiniz boyun eğici davranışları fark etmek, değiştirmek ve bunu net bir biçimde karşı tarafa göstermek zorundasınız!

    Mevcut durumu sürdürmenin bedelinin çok ağır olabileceği gerçeğini unutmamalısınız!

    Kişinin en büyük yardımcısı ve kurtarıcısı, yine kendisidir!

    Kendisine yardım etmeyene, kimse yardım edemez!

    • Gelişin ve özgürleşin!

    Kültürel, duygusal, sosyal açıdan gelişmiş ve ekonomik bağımsızlığa sahip bir bireye duygusal şiddet uygulayabilmek daha zordur.

    Böyle bir durum ortaya çıksa bile, gelişmiş ve ekonomik özgürlüğe sahip bir bireyin, zincirlerini kırıp yaşamını yeniden inşa etme şansı çok daha fazladır.

    Çıkış yolları kapanmış, duygusal/fiziksel şiddete maruz bırakılan bireyler yalnızca kendilerinin değil, diğer aile bireylerinin ve tüm toplumun da sağlığını tehdit eder.

    Unutmayın; gelişmişlik ve özgürlük, hem birey hem de toplum sağlığı için hayati öneme sahiptir!

    Kendinizi geliştirin, her ne pahasına olursa olsun sosyal ve ekonomik bağımsızlığınızı kazanın!

    • İlişkiler ve iletişim konusunda donanımlı bir uzmanla çalışın!

    Bazı durumlarda ağır özgüven kaybı ve kafa karışıklığı, sorunu tek başına çözmenizi zorlaştırır.

    Destek aldığınızda elde edeceğiniz başarı büyük ölçüde sizin, gerçekleri fark etme, değişme ve baskılara direnme kararlılığınıza bağlıdır.

    Çünkü şiddeti uygulayan, geleneksel değerleri arkasına alarak ve söylenenleri çarpıtarak haklılığını kanıtlama çabasına girecektir.

    Çözümün parçası olmayı reddedecek; kendisinin değil sizin tedaviye ihtiyacınız olduğunu söyleyecek ve hatta tedavinin gereksizliğinde ısrar edecektir.

    Sizi desteksiz bırakmak ve kendisine bağımlı kılmak için, ailenizden ve çevrenizden koparabilir.

    Toparlayacak olursak:

    Duygusal şiddet, çoğu kez, en yakınımızdaki, sevdiğimiz ve güvendiğimiz insanlardan, sinsice gelir!

    Dışarıya karşı çok bilgili, eğitimli, duygulu, uygar ve özenli biri izlenimi veren, ilgili ve sevecen görünen bir insan, en ağır duygusal şiddet fırtınalarını yaşatabilir.

    Saldırganın her konuda çifte standardı vardır. Kendisi kızabilir, üzülebilir, yorulabilir; siz bunları yaptığınızdaysa, sorun çıkartmakla, huysuzluk ve kaprisle suçlanırsınız! Sizi tahrik ettikten sonra dönüp bir de tepkinizle alay edebilir!

    Dönem dönem düzgün davranıp sizi, her şeyin düzeldiğine inandırabilir ve sonra tekrar şiddet eğilimine geri döner.

    Aslında böyleleri çoğu kez ne sizi sever, ne de kendisini!

    Sevme bilinci yeterince gelişmemiştir.

    Çözülmemiş iç çatışmaları, bazılarının ağır kişilik bozuklukları vardır.

    İnsanlar arasında anlaşmazlık ve uzlaşmazlıklar kaçınılmazdır ama sağlıklı ilişkilerde sorunlar, duygusal şiddete başvurmadan akıl ve sevgiyle çözümlenir.

    Seven insan, saygılı ve özenlidir. Sevdiği insanın duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlı ve saygılıdır!

    O; kim olursa olsun, sizi bir insan olarak gerçekten seviyorsa, dar bir alana hapsedip kontrol altında tutmaz!

    Yolunuzu açar, güçlenmenize ve gelişmenize destek olur!

    Unutmayın!

    Duygularınıza saldırılabilir, şiddet uygulanabilir, ruhunuz incitilebilir ama onurunuz siz teslim etmedikçe, hiç kimse tarafından elinizden alınamaz!

    http://www.safaknakajima.com
    0212 570 80 20
  • "Nasıl daha farkında olunur bilmek ister misin? Hayattaki tehlikelerin daha çok farkına var. Ölüm her an gerçekleşebilir; bir sonraki an kapını çalabilir."
    Osho
    Sayfa 216 - Ganj
  • Ben, Hiç.
    Ne rengim var ne kokum, ne de belirli bir şeklim. Hiçlikle meşgulüm, ancak zannettiğiz kadar yoksul değilim; bilakis, aranızdaki en varsıl olan da benim. Boşluktayım, buradan her şeyi görebiliyorum: aranızdaki huzursuzluğu, kaosu, riyakârlıkları, sıkıntıları, ölümleri ve öldürmeleri, çıkarları ve birbirinize tutunamayışlarınızı... Her şeyi görebiliyorum. Ne var ki konuşamıyorum, bu yüzden gördüklerimi sizlerin de görebilmesini sağlayamıyorum. Eğer bunu başarabilseydim, olan bitenleri birçoğunun da görmesini sağlayabilirdim. Ancak benim adım Hiç.
    Sizinle konuşmak istediklerim var. Harflerden yardım istedim, kırmadılar. Onlar benim demeye vardıklarımı kendi aralarında istişare edip yazıya döküyorlar. Sadece benim değil; Huzur'un, Ölüm'ün, Çıkar'ın, İnanç'ın da sizinle konuşmak istedikleri var.
    Keşke ben olmayı başarabilseniz, hiçliğin tadını alabilseniz de üzerinize kuşandığınız onca lüzumsuz hisle boşlukta yokluğu hiçliğe çevirmeye çalışmasanız. Eskiler hiçliği başarıyorlardı, beni her yerde anıyorlardı. Onlar, hiçliğin kadrini bilirlerdi, bu yüzden de aralarında kolay kolay çatışmalar çıkmazdı. Dergâhların başköşesindeydim: kapıların girişinde nakşedilmiştim, dilden dile dolanırdım da söylenirdim. Adım Hiç'ti ve hiçlik, sahip olunabilecek en kıymetli meziyetti. Onları dipdiri tutar, birbirlerine karşı desturlarını tertiplerdim. Benim olduğum yerde ne makam vardı ne mal ne de mülk; ne kibrin adı duyulurdu ne de hükümranlığın. Bunları söylerken başım dik değil, göğsüm de kabarık değil. Mağrurum. Beni anlamanız için söylüyorum. Beni anlarsanız, birbirinizi anlarsınız, ben, Hiç. Beni bilenler, kendilerini yok saydılar. Kendileriyle birlikte nefislerini de yok saydılar, ona itibar etmediler, tacı da tahtı da dışladılar. Dünya ve dünyadakiler uğruna yaşamadılar. Çünkü onlar da Hiç'tiler. Biz, hep birlikte Hiç iken, var olan tek gerçek Allah (azze ve celle)'ydi. Makam da O'nundu, taht da… Birbirimizi sevince de Allah (azze ve celle) için severdik, birbirimizden buğz edince de Allah (azze ve celle) için buğz ederdik. Demiştim ya, biz Hiç'tik. Varlığımızın tadını ancak ''var edenimiz''i bilirsek alıyorduk. Kin de besleyemezdik, riyâ da, hevâ da heves de. Bu saydığım melanetler hiçlikte barınabilir miydi, mümkün değil. Ne zaman azalsak, ne vakit birbirimize karşı hiçliğimiz dinse parolamızı tekrarlardık, aramızda güç tazelerdik: ''لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ: Lâ ilâhe İllallâh.'' Bunu söyledik mi, nereden geldiğimizi, nereye gidiyor olduğumuzu, bizlerin varlığından ötede daha kuvvetli bir varlığın idrakine eriyorduk. Nefsimizin bizi kuşattığı, bizlere sahip olduklarımızla çok şey başarabileceğimiz yanılgısını aşıladığı noktada Hiç olduğumuzu hatırlardık. Bu yol, psikolojimizin de, fizyolojik varlığımızın da, ontolojik olarak da dipdiri kalmasına yeterdi.
    Bakmayın siz, sonradan ''Nihilizm'' diyenlere. Onların mânâ âlemlerinde ben, nefsin taleplerine uymak idim. Arzulara ket vuran her şey onların nezdinde olmamalıydı. Nitekim şu anki vaziyetinizin kaynağında da nefsinize olan kulluğunuz (köleliğiniz) barınmıyor mu? Beni yazan parmakların sahibi olandan tutun da gözünüzün değdiği her yerdeki insanlar hakîkatte neye tapıyorlar, görüyorsunuz. Oysa Hiç olabilmenin, makamların en yücesi olduğu gerçeğini unutmak üzeresiniz.
    Ben artık susayım da diğerleri konuşsun. Unutmadan... Birbirinize dualar edin. Üzerinizi dualarla örtün, Asr Sûresi'ni çokça tekrar edin, parolamızı, yukarıda yazmıştım, çokça zikredin: Hiç'leşin.
    Hiçlikte buluşalım.

    Ben, Huzur.
    Biraz önce pirimiz olan Hiç, sizlere fevkalâde konuştu. Bir an için söyleyecekleri tükenmesin de uzun uzadıya dinleyeyim istedim. Söylediklerine ekleyecek çok az bir şeylerim vardır:
    Ben, Huzur. Şu sıralar beni aranızda görmekte zorlanabilirsiniz; sözlerinizde olmayabilirim, gözleriniz beni arayabilir, dualarınızda çokça olabilirim, ancak kalbinize değebilmem uzun zamanımı alacak. Kendimi sizlere fark ettirebilmem, beni yeniden aranıza almanız için kapınıza değil, kalbinize vurmam bir hayli zamanımı alacağa benziyor. Gündeminizde benim olmamam için olması gereken neredeyse her şey var şu sıralar: ölümler var, iftiralar var, ihanetler, düşmanlıklar… Bazı anlar çokça umutlanıyorum aranıza döneceğim diye. En son barışmak adına ayaklandığınızda ben de toparlandım, hazırlandım, süslenip daha da hiçleştim ki aranıza gelebileyim. Ancak görülen o ki biraz gecikeceğim zira hâlâ aranızda beni arzu etmeyenleriniz var. Çoklarınız da onların sözlerine itibar edip ötekini incitiyor. Sözlerinin nahoş tarafları gün gibi ortadayken birçok kişi düşünüp tartmak yerine kayıtsız şartsız itibar etmeyi yeğliyor. Hâl böyleyken yıllardır aranızda tahtını kurmuş kardeş kavgası da saltanatına devam ediyor. Ben ise aranıza dönebilmek için dualar edip kalbinizin ve şuurunuzun açılması için yalvarıyorum, en güzele. Onlar, adaleti, adalete rağmen adil olmayan yollarla arayıp nihayetinde sizleri birbirinize, beni de sizlerden biraz daha uzaklaştırdılar. Nasıl ki geçmişte dedeniz Cennetmekân Abdülhamid Han'a 31 Mart Vakası'nı gerçekleştirdilerse, nasıl ki sizlerin kucaklaşmasına bir lahza kalınca aranıza bir el sokup sizleri ayırdılarsa, şu sıralar da aynı yollarla dirliğinize zeval getirmek istiyorlar. Vazifelerinizi unutmayın, ferasetli olun. Neler yapmanız gerektiğini dilerseniz başa dönüp tekrar okursunuz, dilerseniz benden sonra konuşacak olan Ölüm'ü dinlersiniz.

    Ben, Ölüm.
    Bazen duyunca tüylerinizin ürperdiği, bazen dilediğiniz, esasında genel olarak hiç arzu etmediğiniz ancak önünde sonunda sizlerle buluşmak üzere memur kılındığım Ölüm, benim. Korkmamanızı, sizleri kurtarmakla mükellef olduğumu söylemek isterim ancak sözlerimi metanetle karşılamanızı beklemiyorum. Bu yüzden yalnızca hazır olmanızı, ben sizlere varmadan önce yanınıza almanız gereken maneviyatları almanızı öneririm. Adım Ölüm olsa da diriyim ve aranızdayım; mükâfat da benim, azap da; vuslat da benim, ayrılık da; var da benim, yok da. En çok da Hiç'im. Dilerim ki sizlerle yolculuğa çıkarken zorluk çıkarmak, acılar çektirmektense yoldaşlık edeyim; Sevgili'ye, O en güzele sizleri ulaştırayım. Göz göze gelirken size düşman değil, kardeş kesileyim. Bunların tamamı sizin elinizdedir. Şu anın kadrini anlatmam angarya olur, zaten biliyorsunuzdur. Bir lahzanın kadrini bilip hazırlığını yapanlara adım da tadım da bir başkadır. Benim adım Ölüm ve benimle nişanlısınız hepiniz. O hâlde evlilik için hazırlığınızı yapmaktan başka gayeniz olmasın.
    Çok konuşmayı sevmem. Gördüklerimi paylaşıp gideyim, vazife bekler: birbirinizi gözünüzü kırpmadan öldürmeniz, bir yerlerde ölümler olduğunda içinizde filizlenen sevinci büyütmeniz, ölümler olsun da çıkarlarımız bize yaklaşsın dilekleriniz teker teker görüyorum. Adil olmakla vazifelendirildim ve pek yakında enselerinde beni hissedeceklere sarsıcı gücümü hissettireceğim.

    Ben, Çıkar.
    Böyle talihsiz işlerde kullanılmak istemezdim. Beni nefisleri yolunda kullananlardan davacı olacağım. Hemen hemen her gün beni bir başka manada kullanıp aranıza nifak tohumları ekiyorsunuz. Kimlere seslendiğim âşikârdır: onların dillerinde de sözlerinde de riyakârlık vardır, ölümler karşısında mutlu, öldürenler karşısında onları sahiplenici konumdadırlar. Onlardan davacı olacağım. Onlar dilerler ki Allah (azze ve celle) neyi dilediyse o olmasın, neyi emrettiyse o olmasın. Geçmişten bu yana hep bu amaçla hareket ettiler: darbeler, zindanlar, işkenceler ile amaçlarına yollar açtılar. Şimdi de güçleri mukabilinde bir şeyler yapamayacaklarını anladıkları için illegal her yolu mübah görmeye başladılar: canlar aldılar, can aldırdılar, can alınsın diye türlü yollar edindiler. Benim adım çıkar ve onlardan davacı olacağım. Ölüm de onlardan davacı, biliyorum.

    Ben, İnanç.
    En son konuşmak bana nasip olsun istedim. Hiç'i, Huzur'u, Ölüm'ü ve Çıkar'ı dinlerken kendimi iyice biledim, sadrımı genişlettim, sadrımın içini doldurdum. Benim adım İnanç.
    En zelil anlarda ortaya çıkar, beni ananların avuçlarına dualar olur da yüzlerine sürünürüm.
    Her dem varım. Görmek isteyenlere gün ışığı gibi, gökyüzü gibi âyanım; dillerinde dua, bileklerinde kuvvet, sözlerinde ehemmiyet, adımlarında pür dikkatim; alınlarındaki nur da benim. Hiç'likte de varım, boşlukta da, yoklukta da. Dün de aranızdaydım, bugün de aranızdayım. Yarın da varlığımı hiçbir kuvvet dizginleyemez. Müjdeler olsun beni unutmayana.
    Aranıza ırk, dil, din, mezhep farklılıkları gözeterek fitne sokmaya yeltenenlere karşı benimle durun.
    Haksız yere can alanlara karşı benimle durun.
    Hudutlarınızı benimle koruyun, hudutlarınızın ötesindeki kardeşlerinize ancak benimle sarılın.
    Onlar, Allah (azze ve celle)'nin adıyla yola çıkan önderlerinize her dem kötü yakıştırmalarda bulunacaklar, bu onların ezelden beri oynadıkları oyundur. Benimle olun. Kanmayın.
    Sokaklardan medet umacaklar. Birbirinize benimle, İnanç'la tutunun.
    Aranızdan nice mazlumların canını çıkarları uğruna hiç sayacaklar, onların ölümlerini bayram sayacaklar. İnanın, sabrınız geniş olsun.
    Sizler ilimle doldukça, adalet üzere durdukça, meydan okudukça, eliniz güçlendikçe, toprağınız bereketlendikçe onlar içeriden aynı kuvvetle üzerinize yürüyecekler. İnançla, duayla karşı durun.
    Onlar aranıza ırk ayrımı sokacaklar, mezheplerle taş üzerinde taş bırakmamayı hedefleyecekler. Sizler benimle kalın. İnanın ve Hiç'leşin. Hiç'leştikte bir vücutta toplanın. Allah (azze ve celle)'nin eli elinizin üstündedir.
    Onlar sizden biriymiş gibi görünecekler. Gözlerinin içine bakın, topyekûn bakın. Ben orada, gözlerinizde dimdik duracağım.
    Onlar durmadan sizlere vuracaklar; vurdukça siz inanın, inandıkça daha da büyüyün.
    Onlar aranızdan gençleri kendileri uğruna kullanacaklar. Aklı bir karış havada olanlarınıza sokakları kurtuluş gösterecekler. Saflarınızı sıklaştırın, itibar etmeyin. Beni, İnanç'ı anın. Benden yola çıkıp Rabb'in vaadine sığının. İnanlar için tufan dahi sığınaktır.

    ***
    Ben, İnanç.
    Ben, Ölüm.
    Ben, Huzur.
    Ben, Çıkar.
    Ben, Hiç'im. Bize kulak kesilin. Derûnumuzda hakîkat barınır, yaradandan bir mesaj barınır:
    ''Bismillahirrahmanirrahim. Vel'asr. İnnel'insâne lefî husr. İllellezîne âmenû ve amilûssâlihâti vetevâ savbilhakkı vetevâ savbissabr.'' (Asr Suresi)
    (Asr'a andolsun ki, İnsan mutlak hüsrandadır. Ancak iman edenler, iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenler müstesnadır.)

    Hüseyin HAKAN
  • ***
    ZAMAN ve ANAYASA | AHMET ALTAN
    Alıntı: http://www.platform24.org/...383/zaman-ve-anayasa
    ***
    Zaman Gazetesi’ni koruyun, Sur’da vurulan beş aylık bebekleri koruyun, Kayseri’de göz altına alınan Boydak’ları koruyun, yeniden hapsedilmek istenen Can Dündar’la Erdem Gül’ü koruyun...
    ***
    Olağanüstülüğün “olağanlaştığı” ve çıldırma eşiklerinin birer birer aşıldığı ülkemizde “olağan” bir gece daha yaşıyoruz.

    Devletin bazı görevlileri “anayasaya” ve yasalara aykırı olarak bir gazeteye el koyuyor.

    Binlerce insanın kapısında toplandığı, sahip çıktığı Zaman Gazetesi iktidara muhalefet ettiği için susturuluyor.

    Susturulan ilk gazete değil.

    Böyle giderse son gazete de olamayacak.

    Bir ölüm sessizliği hâkim olana kadar yasadışı baskıları sürdürecekler.

    Vicdanen, ruhen, manen ölmüş, hayatta “banka hesaplarından” başka varlıkları kalmamış bir ölüler kalabalığı, “yasadışı” eylemleri alkışlayarak iktidarı ve Cumhurbaşkanı’nı yüceltecek.

    Buna medya diyecekler.

    Bir “ölüler cumhuriyeti” kuracaklar.

    2011 yılından itibaren adım adım yaşanan bir hukuksuzluk döneminin en son eşiği, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Anayasa Mahkemesi’nin emirlerine uymuyorum” sözleriyle geçildi.

    Anayasa’nın maddelerini açık bir biçimde çiğneyerek anayasal suç işleyen Erdoğan, mahkemeleri aynı suçu işlemeye “teşvik” eden açıklamalar da yaptı aynı konuşmasında.

    Cumhurbaşkanının anayasa’yı “yok” saydığı, anayasayı çiğnediği ve kendisine bağlı olan gruplara anayasayı “tanımama” emri verdiği bir ülkede “meşru” hiçbir güç kalmaz.

    Bir devlet ve o devletin cumhurbaşkanından en alttaki memuruna kadar bütün görevlileri “meşruiyetlerini” anayasadan alırlar.

    Erdoğan, “Anayasa’yı” yok sayarak, aslında devletin meşruiyetiyle birlikte kendi meşruiyetini de yok etmiş oluyor.

    Anayasa’da ve Ceza Yasası’nda tarifleri olan ağır suçlar bunlar.

    Cumhurbaşkanı, Anayasa’yı tanımadığını, Anayasa’ya uymayacağını söyleyerek ve yargı görevlilerini Anayasa’ya uymamaya kışkırtarak birden fazla suçu işlemiş durumda.

    Bugün Zaman Gazetesi’ne saçma sapan gerekçelerle el konması da Anayasa’nın 30. maddesine aykırı.

    Karşımızdaki tabloyu netleştirelim.

    Bugün, Erdoğan, başta Adalet Bakanı olmak üzere kabinedeki bazı adamları, bazı polisleri, savcıları, yargıçları, hep birlikte “zor” kullanarak anayasal düzeni yok sayıyorlar.

    Elinde devlet gücü bulunan bir grubun “zor kullanarak” Anayasa’yı çiğnediğini, Anayasa’ya aykırı işlemler yaptığını görüyoruz.

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin temelini oluşturan “Anayasa” fiilen ortadan kaldırılmış durumda.

    Bu suçu işleyen grubun, cumhurbaşkanı, bakan, savcı, yargıç, polis gibi “sıfatlar” taşıyor olması suç işledikleri gerçeğini değiştirmez.

    Bizzat devlet görevlileri tarafından devlet ve anayasa yok ediliyor.

    Artık bu ülkede, bu suçu işleyenler de dahil hiç kimse güvende değil.

    “Meşrunun” sınırlarından çıkıp “gayrımeşrunun” sınırları içine giren bir ülkede yarın kimin başına ne geleceğini hiç kimse bilemez.

    Belli ki iktidarın kızdığı herkes hapse atılacak, malına el konacak hatta öldürülecek.

    Özellikle CHP’lilere ve MHP’lilere seslenmek istiyorum.

    Bugün Kürtlerin öldürülmesini sessizce karşılıyorsunuz ama yarın sizin öldürülmeyeceğinize emin misiniz?

    Herhangi bir isim altındaki bir “terör örgütüyle” ilginiz olduğunun ileri sürülmeyeceğine gerçekten güveniyor musunuz?

    Mallarınıza el konmayacağına, partilerinizin kapatılmayacağınıza, yöneticilerin zindanlara atılmayacağını mı sanıyorsunuz?

    Düşünün ki daha iki üç yıl önce Cumhurbaşkanı’nın “ne istediler de vermedik” dediği Cemaat bugün “silahlı terör örgütü” sayılıyor, üyesi olduğundan şüphelenilen işadamlarının mallarına mülklerine el konuyor, gazeteleri kapatılıyor, onlarla ilişkisi olduğundan kuşkulanılanlar hapse atılıyor.

    Düşünün ki daha geçenlerde gösterilerle Türkiye’den “yardım gruplarının” gönderildiği YPG bugün “terör örgütü” ilan ediliyor.

    Anayasa’yı tanımadığını söyleyen bir cumhurbaşkanı ve onun Anayasa’yı tanımayan adamları yarın sizi de aynı suçlamalarla susturup hapse atacaklar.

    Devlet Bahçeli’nin ve Deniz Baykal’ın Erdoğan’a destek olmaları sizi bekleyen bu geleceği değiştirmeyecek emin olun.

    Bugün Kürt düşmanlığından gözleri kararmış MHP’liler yarın hapishane kapıları üstlerine kapandığında oda arkadaşlarının bir zamanlar düşman oldukları bir Kürt olduğunu gördüğünde çok şaşıracaklar.

    Gidişat o yönde.

    Anayasa’yı tanımadığını “resmî sitesinden” ilan eden bir cumhurbaşkanı ve onun Anayasa’yı dinlemeyerek suç işleyen adamları, Türkiye’nin Anayasası’nı açıkça çiğneyerek “gayrımeşru” bir dönemi başlattıklarında, bütün muhalefet partilerinin Anayasa’ya ve devletin meşruiyetine sahip çıkması gerekir.

    Bugün 12 Eylül Anayasası’nın bile içine sığamayan, o anayasayı bile çiğneyen bir iktidarla karşı karşıyayız.

    Anayasa’yı, devleti, ülkeyi ve insanları korumak muhalefetin görevi.

    Cumhurbaşkanı’na ve onun adamlarına, bu ülkede Anayasa’ya sahip çıkan “meşru” bir gücün olduğunu göstermezseniz, bu gayrımeşru gidişe kararlı bir şekilde “dur” demezseniz kendiniz de dahil herkesi tehlikeye atarsınız.

    Anayasa’dan, hukuktan, meşruiyetten yana olan herkesin, haksızlığa uğrayanların yanında durması, sadece haksızlığa uğrayanları değil kendilerini de savunmaları anlamına gelecek.

    Zaman Gazetesi’ni koruyun, Sur’da vurulan beş aylık bebekleri koruyun, Kayseri’de göz altına alınan Boydak’ları koruyun, yeniden hapsedilmek istenen Can Dündar’la Erdem Gül’ü koruyun, Mehmet Baransu’yu, Hayri Tunç’u, Hidayet Karaca’yı, Gültekin Avcı’yı, Kürt gazetecileri, mallarına el konulan işadamlarını koruyun.

    Parlamentoda ciddi bir gücünüz, milyonlarca seçmeniniz var.

    Anayasa’ya ve hukuka sahip çıkabilirsiniz.

    Eğer muhalefet kararlı bir biçimde Anayasa’yı savunursa, bu iktidar ve onların fütursuzca Anayasa’yı çiğneyen adamları durmak zorunda kalırlar.

    Unutmayın, anayasası olmayan ülkede hiç kimsenin güvencesi yoktur.

    Haklısınız, güçlüsünüz…

    Ülkenizi, insanlarınızı, Anayasa’nızı korumak için daha ne bekliyorsunuz?

    Görevinizi neden yapmıyorsunuz?

    Sabaha karşı kapınızı çalacakları zamana kadar bekleyecek misiniz?

    4 Mart 2016
    Ahmet Altan
    P24 Yazısı