Kırk yaşındaydı, yani erkeğin en olgun çağı. Omuzları genişti, yani her kadının sokulup rahatça yaslanacağı gibi. Boyu uzundu, yani her kadının başını görüp omzuna sığınacağı gibi... Gözleri yeşilimsi de mavimtıraktı, yani kadınların o gözlere bakarken rüyaya dalacakları gibi... Koyu siyah saçları şakaklarında hafif kırlaşmıştı, yani kadınların bakışlarıyla okşayacakları gibi...
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"...Ve 9'u 5 geçe Atatürk öldü!
Hepimiz hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Mehmet Kamil, Mim Kemal'in omzuna yaşlanmış perişan haldeydi. Önce Hasan Rıza Atatürk'ün elini öptü, sonra ben 'Bir tarih kapandı’ diyerek elini öptüm ve yorganın altına soktum. Bütün dünyayı ve memleketi sarsan heyecan burada bitiyordu.”
Her uzvum tamamdı fakat ben eksiktim.
Kimsenin omzuna dokunmamıştı elim. Omuz vermeden, gözyaşı silmeden, kalp ısıtmadan, el uzatmadan, dünyaya da içindekilere de zerrece dokunmadan, çoktan sönmüş bir ruh gibi yaşayıp gitmiştim ...
Eski günlerde, güzel bir kadın atın terkisine atılıp kaçırılırdı. Şimdilerde ise omzuna dolarla dolu bir çuval atıyorlar ve o da o çuvalın üzerine oturuyor ve mümkün olan en kısa sürede diğer dolar sürülerine koşuyor. Oradaki sürülerin sahipleri ise milyonerler ve her biri kendi dolar sürüsünü sürüp otlatıyor. İşte böyle yaşayıp gidiyoruz. Yapacak başka hamlemiz yok, hepimiz piyasada itişip kakışıyoruz.