"...Ve 9'u 5 geçe Atatürk öldü!
Hepimiz hıçkıra hıçkıra ağlıyorduk. Mehmet Kamil, Mim Kemal'in omzuna yaşlanmış perişan haldeydi. Önce Hasan Rıza Atatürk'ün elini öptü, sonra ben 'Bir tarih kapandı’ diyerek elini öptüm ve yorganın altına soktum. Bütün dünyayı ve memleketi sarsan heyecan burada bitiyordu.”
Her uzvum tamamdı fakat ben eksiktim.
Kimsenin omzuna dokunmamıştı elim. Omuz vermeden, gözyaşı silmeden, kalp ısıtmadan, el uzatmadan, dünyaya da içindekilere de zerrece dokunmadan, çoktan sönmüş bir ruh gibi yaşayıp gitmiştim ...
Eski günlerde, güzel bir kadın atın terkisine atılıp kaçırılırdı. Şimdilerde ise omzuna dolarla dolu bir çuval atıyorlar ve o da o çuvalın üzerine oturuyor ve mümkün olan en kısa sürede diğer dolar sürülerine koşuyor. Oradaki sürülerin sahipleri ise milyonerler ve her biri kendi dolar sürüsünü sürüp otlatıyor. İşte böyle yaşayıp gidiyoruz. Yapacak başka hamlemiz yok, hepimiz piyasada itişip kakışıyoruz.
“Kadınların erkekleri kandırdığı” söylenir sık sık. Ne var ki benim açımdan bakıldığında, kadının erkeği kandırmasıyla başlamıyor her şey. Daha çok, herhangi bir şeye ön ayak olmaya kalkışmadan kandırılmış olma hâlinin keyfini çıkarır erkek; bir kadına âşık olduğunda kadın doğru veya yanlış ne derse desin kulağına son derece hoş gelir. Kadın başını onun omzuna dayayıp sahte gözyaşları akıttığında, erkek şöyle âlicenap bir açıdan bakar hadiseye: “Hah, işte şimdi beni kafaya almaya çalışıyorsun. Sevimli, hayran olunası bir yaratıksın sen. Neyin peşinde olduğunu biliyorum, ama beni baştan çıkarmana göz yumacağım. Hadi, aptal yerine koy bakalım beni.” Erkek oyununu oynamaya devam eder, tıpkı küçük bir çocuğu memnun etmek ister gibi. Kadın tarafından yanlış yöne çekilmeyi istemek gibi bir niyeti yoktur aslında. Tersine, kadını asıl kendisi kandırdığı için kendi kendine gülmektedir o.