“Hastalıklı bir şey var bizde.” diyor W. , “bozulmuş bir şey. Ama sadece bizimle ilgili değil bu, bütün dünyayla ilgili. Sismograf gibiyiz, bir bakıma; dünyanın büyük dehşetlerini bağırsaklarımızda hissediyoruz. Sen bu yüzden hep altına kaçıracak gibisin. Benim burnum bu yüzden kanıyor, bu yüzden sürekli hastalanıyorum. Bu hastalıklı sistem yüzünden.”
Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı
Hareket senkron olmadığında niçin bu kadar kötü oluyor? Keşfetmek çok güç değil: Olup biten bu şeyler, en ufak bir şey eksik olduğunda ve sonsuza dek elimizden kaçtığında... Söylememiz gereken laflar, yapmamız gereken hareketler, günün birinde ortaya çıkmış ama kavranamayarak sonsuza dek hiçliğe gömülmüş bu şimşek gibi karios’lar... Yenilgi bir milim ötemizde... Ama aklıma özellikle başka bir fikir geldi “ayna nöronlar” sayesinde. Allak bullak edici bir fikir ve de az da olsa Proustçu (bu da beni sinirlendiriyor.) Ya edebiyat, ayna nöronları harekete geçirmek ve eylemin ürpertilerine az bedel için bakılan bir televizyonsa? Ya, daha kötüsü, edebiyat ıskalanan her şeyi bize gösteren bir televizyonsa?
Mesihçiliği layıkıyla anlamasını engelleyen şey bu. Ama antik Yunancadaki iki tip olumsuzluk olmasıyla da alakalı olabilir. İkinci tür tam bir yokluk değil. “Sonsuzluktaki ‘suz’ gibi” diyor W. gizemle. “Sonsuzluk, sonun yokluğundan daha fazlasıdır.”