Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
O eski konaklar gibidir anılar
Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
Belki sağanak boşanır apansız
Yüzyıllık bir yağmur başlar
Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
Yok olup gider her şey, belki kül olur
“Yapraklar gibidir insan soyu
Bir yandan rüzgar bakarsın onları döker yere
bir yandan bakarsın bahar gelir
Yenileri yetiştirir yeşertir orman
böyle soyların biri göçer, biri doğar.”
Hilkatin bu kadar itina ettiği bu nadir mahlûkun hiç farkına varılmadan, hiç anlaşılmadan yaşayıp gitmesi! Hiç kimsenin bilmediği küçük bir orman deresi gibi metrûk ve kimsesiz akması ve bir gün habersizce kuruması mümkündür. Ve bu cinayettir
"Bir insanı öldürmenin en emin yolunun, ona bir orman köşesinde pusu kurmaktan ziyade onun hakkında bir şeyler yazmak olduğuna inanıyorum!" dedi elini kâğıdın üzerine bırakan Caderousse. "Bir tüy, bir mürekkep hokkası ve bir kâğıt beni her zaman bir kılıçtan ya da tabancadan daha çok korkutmuştur."
Böyle bakılınca böyle aramadan, böyle yalın, böyle çocuksu gözlerle bakılınca, güzeldi dünya. Ay ve yıldızlar güzeldi, güzeldi çay ve sahil, orman ve kaya, keçi ve uğurböceği, çiçek ve kelebek güzeldi. Güzel ve iç açıcıydı dünyayı böyle gezip dolaşmak, böyle çocuksu, böyle uyanmış, çevresine karşı böyle kucak açarak, güvensizlikten böylesine uzak. Güneş, insanın başını bir başka türlü yakıyor, ormanın gölgesi bir başka serinlik veriyordu, bir başkaydı çayın ve sarnıcın, bir başkasıydı kabağın ve muzun tadı. Gündüzler kısaydı, geceler kısa, her geçen saat denizde bir yelken gibi uçup gidiyordu altındaki tekne, hazinelerden geçilmeyen, haz ve zevklerden geçilmeyen bir yelken gibi dolu dizgin.