• Bir gün, dalgın dalgın, yorgun argın yürürken o yoldan geçtim. Orayı aramıyordum, hiçbir yeri aramıyordum, evine dönen biri gibi sokakların ve yolların bir an önce bitmesini bekleyerek yürüyordum. Yürürken yürürken, kendi düşüncelerime gömülmüşken, birden başımı kaldırdım baktım da önümde uzanan o yolu, o ağaçlıklı manzarayı, ağaçlar arasından gözüken bir damı gördüm. Yolun o tatlı kıvrılışını, kenarlardaki bodur çalıları, erken dökülmüş sonbahar yapraklarını gördüm.
    Öyle hoşlandım ki gördüğümden, yolun ortasında durdum. Önümde yoldan geçmiş bir bisikletin tekerlek izleri vardı. İlerideki servi ağacının dibi gölgeli ve karanlıktı. Soldaki ağaçlar, yolun yumuşacık kıvrılışı, pırıl pırıl gök, her şeyin yan yana gelişi. Ne güzeldi burada bu yol böyle!
    Daha önceden burada yaşadığım sanki çok güzel bir anım vardı benim. Oysa bu yoldan ilk defa geçiyordum. Niye burası bu kadar güzel görünüyordu bana? Bu manzara benim hep ulaşmak istediğim kendi yerim gibiydi. Ne de çok düşünmüştüm burayı, yolun ilerideki o tatlı kıvrılışını, ağaçların arasındaki o kuytuluğu, burada bu manzarayı görmenin hoşluğunu. O kadar çok düşünmüştüm ki bunları, sanki karşımda gördüğüm manzara benim için bir hatıra idi, onu çok önceden gördüğümü fark etmeden görmüş de anılarım arasına almıştım.
    Ama aklımın bir köşesiyle de biliyordum: Bu yoldan ben ilk defa geçiyordum. Dahası, buralara bir daha geri dönmeye, bu yola özel bir dikkat göstermeye niyetim ve ihtiyacım da yoktu. Gelip geçici bir yerdi benim için burası. Hepimizin yollarda yaptığı gibi burayı unutmaya niyetliydim. Üzerinde durmak aklımın köşesinden geçmiyordu. Başka amaçlarım vardı.
    Böylece gördüğüm manzaranın güzelliğine şaşa şaşa da olsa, yoluma devam ettim. Gördüğüm şeyi unutmak istedim. Ama hiç mi hiç unutamadım orayı.
    Şehrin kalabalığına geri döndükten, sıradan hayatımın günlük telaşına kapıldıktan bir süre sonra, yol, orası, görüp de hoşlanıp unutmak istediğim o yer, bana bir hatıra olarak geri geldi. Bu sefer gerçekten yaşanmış bir hatıraydı. Oradan geçmiştim, orayı sevmiştim, ama ne yazık, acele edip gitmiştim. Şimdi sırtımı döndüğüm yer bana geri geliyordu. Hatırladığım, artık kendi geçmişimden bir parçaydı.
    Niye bağlıydım ona o kadar öyle? Çünkü güzeldi de ondan; güzel ve harika bir yer olduğunu oradan hiç düşünmeden geçerken yüreğim ve gözümle bir anda kavramıştım, bundan hiç şüphem yoktu. Belki de şüphem olmadığı için, gördüğümün güzelliğinden korkup yoluma devam etmiştim. Arkamı dönüp kaçtığım şey şimdi bana şöyle durumlarda ve biçimlerde geri geliyordu:
    1. Kalabalık içinde, hep birlikte yemek yerken, dostlar tanıdıklarla çene çalarken, ufak bir aksiliğe sinirlenirken birden orayı, önümde uzanan o yolu, servi ve çınar ağaçlarını, o esrarengiz damı, yerdeki yaprakları hatırlayıp uzun uzun düşünmeye başlıyordum. O manzarayı aklımdan çıkarmak çok güç oluyordu.
    2. Gece, ya gök gürültüleri ve fırtınayla uyanmışken, ya da televizyondaki kadın yarın havanın nasıl olacağını söylerken, birden orada yağmur yağdığını, fırtınaların çıktığını, gök gürültülerinin duyulup yakınlara yıldırımların düştüğünü hayal ediyordum. Yerle gök birbirine karışmışken, benim sessizliğine tanık olduğum çınar ağacı fırtınada gürül gürül sallanırken, o pırıl pırıl manzara fırtınayla coşmuşken kim bilir ne kadar güzel olurdu orası. Burada, oradan uzakta hayatımı saçma sapan şeylerle boşu boşuna tüketiyordum.
    3. Oraya, yolun o noktasına geri dönersem, yolun ortasında durup o manzaraya baktığım yere geri döner de yoluma hiç devam etmez beklersem hayatım bambaşka bir şekilde devam edecekti. Nasıl olacaktı bu? Bilmiyorum. Sanıyorum, bir süre sonra gene yürümeye başlayacak, ama bir içgüdüyle yolun beni götüreceği bambaşka bir yere gidecektim. O başka yerde bambaşka bir hayat olacaktı.
  • Merhaba öncelikle arkadaşlar.
    Günaydın , iyi günler dilerim
    Jale Sancak tanımamda ve bu kitaba beni yönlendiren ve daha birçok kitap öğrendiğim #30501364 eseri bahis etmekten geçmek olmazdı.
    Kitap rengarenk İstanbul portresi ve karanlıklara gömülmüş bir o kadar gerçek birbirinden farklı hayatları anlatıyor.
    18 Farklı bölge ve hikaye , üslubuyla ve dili çok iyi kullanıp akıcılığı çok iyi bir bütünlük yakalamış . İstanbul'un Gizli saklı kalmışlıktan bahsetip ve bunu çok beğendiğimi söyleyebilirim.

    İstanbul insanlığı mest eden büyük iki kıta arasında sıkışmış hayallerininde olduğu şehir. Şehrin nuru insanların yüzüne yansımadığı , çoğu zaman karanlık gecelerin olduğu şehir.
    Her şeye rağmen rağmen bütün gizemi ile çekiyorsun insanı.

    Pek çok şehir dünyada, nice nice şehirler, göz alıcı, can yakıcı, kimi zaman da yok edici, sonu olmayan bir savaş oyunu. Ne ki her şehrin bir İstanbul'u yok. Yüzeye dahi çıkmaya umudunu çoktan yitirenler, onlar dipteki hayatlar… Bir dokunan olsa belki bin ah edecek olanlar, işte onlar “Tanrı Kent”in Yitik Şarkıları… İnsan çelişki yumağıdır yine de, karanlıkta ölenlerin acısı yürekleri yaksa da her yeni gün unutmaya uyanır. Çünkü küsemez, gidemez, en fazla küstüğünü sanır. Sus pus olur, kimse sormasın ister, uyur öylece, sonra bir akşamüstü uyanır yine yalnızlığına, yokluğa, yoksunluğa.

    Yakınlarda bir yerde, kuyudaki ses Şahmeran'ın sesi, hilekâr insanoğlu minicik menfaati uğruna büyük zararlarına razı olur. Oysaki eşi benzeri olmayan çiçeklerle dolu bahçe keşfedildiğinde Şahmeran kollarını açıp tüm yemişlerinden sunmuştu karşılık beklemeden hepimize, ne ki efsaneyi tüm krallar duymuştu artık. İmparatorluklar, saraylar, savaşlar, dökülen kanlar… Şehri birileri mi basmıştı, Şahmeran'ın çığlıklarını bir duyan olmuş muydu?.. Krallar, sultanlar, şövalyeler, evliyalar, aziz ve azizeler mi duymuştu bir tek bu sesi, yoksa bir kan davasından, törelerden, silah seslerinden, çaresizliklerden kopan / koparılan yürekler mi?.. (Melek Öztürk)

    1-Galata ; Kulenin eteklerinde yeniden birliktesin, onun küçük kanatlarıyla.(sayfa:9) #30716992

    2-Tarlabaşı ; Sesler, renkler, ışıklar Dilan, hem yakın hem uzak” Tanrı Kent'in temposu yüksek öykülerinden “Tarlabaşı”, küçük Dilan'ın gözlerinden ara sokakların kaosuna, geleceği olmayan hayatlara bizleri de ortak ediyor.

    3-Kulaksız; Başına buyruk, isyankar Nuray; ama aşk bu. Anlamaz ince, dalgın, kederli berber çırağı Ali. #30729746

    4-Hasköy: Düş kırıklığıydı Engin'in hikayesi . Yalnızlaşmanın öteki adı Hasköy. #30746685 #30782026

    5-Nişantaşı: Asu ve Avrupayi Nişantaşı #30749672

    6-Fener: Naci'nin delikli yorganındaki hayalleri ve çaresizliği. Kimse görmediği, duymadı dibe vurmuşları, #30750436

    7-Çarşamba: Gülbahar öteye geçen kadının ve birbirlerine yabancı olanların hikayesi. #30751581

    8-Sulukule : Sancılı bir ruh Gırnatacı Sami ve İstanbul bildiği Sulukule. #30752429 #30755564

    9-Gazi Mahallesi: Burada doğan Tayfun, korkuyla büyümesi yabancılaşması.

    10-Bağdat Caddesi: Sevim Burak'ı Ford Mach 1

    11-Yeldeğirmeni: Anadolu yakasında ikamet edenlerin dahi adını pek duymadığı semtlerimizdendir. Salomonun kimsisizleşmenin hikayesi. #30757699 #30765807 #30762412
    #30780781


    12-Kuzguncuk: Uğur Yücel'in çocukluk anıları ve Tilbe'nin şarkıları Kuzguncuk setinde pardon semtinde bir araya geliyor.
    #30768604


    13-Ortaköy: Nizam da tam bu sıralarda Siirt'ten havalanıp garson olarak iniyor Ortaköy'e , Ah Nizam'a da bir nur yağsaydı.

    14-Etiler ve 15-Küçükarmutlu: “Etiler” zar tutuyor uzun bacaklı manken kızlara, kokain partilerine sosyetik ve hızlı uçuşlarıyla… Hemen yanı başında “Yoksulluk Bizim Suçumuz Değil” pankartıyla “Küçükarmutlu”. Kendini yakanlar, yoksul gecekondularında ölüm orucuna yatanlar Direniş Mahallesi'nde. Gökyüzü zehir kusuyor Küçükarmutlu'da. Canan ve Zehra kardeşler bir kasırgada beyinleri sarsıyor. (Melek Öztürk) #30781090 #30770329

    16-Laleli: Gizlice ağlıyor geceleri Lili Leyla odasında, “karanlığa, tutkunun yırtılmazlığına.” ve kanına girmiş istanbul, #30783439
    #30769231

    17-Hacı Hüsrev: Bıçak yarasıyla Çöp toplayan Turaniko ve jargon adam Cambaz. Kaybolmaların, kaybetmelerin sırtındaki bıçak yarasıyla Hacıhüsrev.

    18-Kadırga: Binlerce yıllık tarih kadırga bir taraftan ölüm bir taraftan yaşamı kucaklayan şehrin tutuklu bölgesi. #30772297

    Kimimiz geçmişimizde bir zamanlar yaşadığı İstanbul'u, kimimiz de şimdiyi bulacak Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar'da. Hem geçmişe, hem şimdiye, hem de arada geçen zamana tanıklık ediyor öyküler. Öyle bir şey ki, içinize dokunuyor karakterler, gözlerinizin içine bakıp öfkeyle veya hüzünle kendilerini anlatıyor gibiler. Jale Sancak öykülerini birikim, araştırma ve gözlemleriyle bir bütünlük halinde okurun karşısına çıkarıyor. Aynı zamanda yer yer acımasızca yüzleştiriyor, içinde yaşayanları kendi öyküleriyle.

    İstanbul'da öfke bir leke, herkes kendine sürgün…
    (Melek Öztürk)

    Keyifle okuyup ve sizi uzun uzun bıraktığım inceleme
    Her şey gönlünüzce olsun
    Saygılarımla !!
  • ELEKTRONİK CIHAZLARIMIZ NEDEN ÇABUK BOZULUR . DÜNYANIN SÜREKLİ YANAN LAMBASI 117 YILDIR NASIL YANAR. ......OKUMAYA DEVAM EDİN.

    Ütüsünden televizyonuna, buzdolabından tost makinesine neredeyse bütün “dayanıklı” tüketim mallarının, sanki özellikle o günü bekliyormuşçasına, garanti süresi dolduktan birkaç hafta içinde bozulduğunu fark etmişsinizdir. Ya da cep telefonu ve yazıcı gibi elektronik aletlerin giderek daha fazla hassaslaştığını…

    Teknoloji ilerliyor ama her nasılsa ürünlerin ömürleri kısalıyor ve kaliteleri düşüyor. Vaktiyle ömürlük diye alınan şeyler günümüzde birkaç yıl ancak dayanıyor. Yatak odası çekmeceleri elektronik çöplüğe dönmüş durumda. Bunun tesadüf eseri ya da mecburiyetten böyle olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bu tezgâhın ardında “planlı eskitme” denen üretim politikası var.Phoebus kartelinin rolü
    Planlı eskitme ilk kez General Motors CEO’su Alfred Sloan Jr. tarafından, 1920’li yıllarda artık doygunluğa ulaşan Amerikan otomobil sektörü için düşünülmeye başlandı.

    Çünkü kâr odaklı bir sistemi sürdürmek için şirketlerin her yıl artan miktarda mal ve hizmet satması gerekir. Fakat bir kere alan bir daha almazsa, sistem zamanla doygunluğa ulaşır ve dönemlik satışlar azalmaya başlar.

    Mesela Edison’un ilk ticari ampulünün ömrü ortalama 1500 saat kadardı. 1920’lere gelindiğinde, ilerleyen teknoloji sayesinde, ampullerin ömrü 2500 saate kadar çıkartılır. Fakat durumu farkeden Osram, General Electric, General Electric Overseas Group, Phillips, Tungsram, AEI ve La Compaigne des Lampes’den oluşan dünyanın en büyük yedi ampul üreticisi 1924 senesinde yaptıkları bir toplantıyla Phoebus kartelini kurup ampullerin ömürlerini, kasıtlı olarak, 2500 saatten 1000 saate düşürme konusunda anlaşır. Buna göre hiçbir şirket 1000 saatten daha uzun ömürlü ampul üretmemeli ve o yönde reklam yapmamalıdır.Hatta, bağlayıcı olması için, bu anlaşmaya uymayanlara ceza kesilir. Bunun üzerine şirket mühendislerinden oluşan bir araştırma timi kısa ömürlü ve dayanıksız ampuller üretmek için testler yapmaya başlar. Zamanla 1000 saat küresel bir standart haline gelir.

    Yıllar içinde daha kaliteli, hatta birinin ömrü 100.000 (yüz bin) saat olan, ampul patentleri alınsa da bunların hiçbiri yedi büyük firmanın tekelini kırıp piyasaya sürül(e)mez.
    Özellikle bozulsun diye üretim yapmak
    İlk kez 1940’lı yıllarda satışa sürülen naylon çorapların tanıtımında arkadaki arabayı öndekine naylon çorapla bağlayıp çekerler. Çorapta tek bir kaçık dahi olmaz. Tabii Amerika’daki bütün kadınlar bu çorabı aldıktan sonra satışlar durma noktasına gelir. Çünkü bir kere alanın bir daha almasına gerek kalmaz.

    DuPont şirketi, çözüm olarak, kimya mühendislerine daha dayanıksız çoraplar üretmesi için talimat verir. Böylece giyerken tırnağınız değse kaçan çoraplar üretilmeye başlanır ki birkaç ayda bir gidip yenisini almak zorunda kalasınız.Yazıcı firmaları esas parayı yazıcıdan değil mürekkepten kazandığından yazıcılar genelde çok pahalı olmaz. Ancak HP, Canon ve Epson gibi yazıcı şirketleri, daha fazla kartuş satmak için, yazıcılarının içine baskıların renginin solmasını programlayan bir çip yerleştirir (bkz. The Lightbulb Conspiracy belgeseli). Aynı çip sayesinde daha önce belirlenen bir baskı adedine ulaşıldığındaysa yazıcı kendini kilitlemektedir. Böylece kartuşta hala yeteri kadar mürekkep olmasına rağmen kartuşu değiştirmeniz, 8-10 kartuştan sonra da komple yazıcıyı değiştirmeniz gerekir. Bu artık planlı eskitme falan da değil, direkt düzenbazlık.

    Metrobüste dikkat etmişsinizdir, insanların elindeki çoğu telefonun ekranı çatlak. Alır almaz kutusunu açarken düşürüp kıranlar bile var. Yani şuradan beş tane mühendis çevirip ilk düştüğünde kırılacak, her güncellemede yeni sorunlar çıkaracak, şarjı hemen bitecek, bataryası değiştirilemeyecek, tamir edilmesi engellenecek bir telefon tasarlatsak ortaya iPhone çıkardı. Özellikle, dayansın diye değil, bozulsun diye tasarlanmış bir ürün resmen.

    Bu gibi düzenbazlıkların incelikleri üniversitelerin MBA programlarında “Strategic Management Techniques” falan gibi janjanlı başlıklarla ders diye anlatılır. Tezgâhı kapitalistler ve yöneticiler kurar; uygulamasını da mühendisler yapar.Tüketim kültürü ve algısal eskitme
    Planlı eskitme işin bir boyutu. Diğer boyutuysa “algısal eskitme.” Kimi zaman kullandığınız ürün materyal olarak eskimemiş ya da bozulmamış olmasına rağmen gidip yenisini alırsınız. Çünkü yeni model daha havalı ve daha gösterişlidir. Bugün birçok insan cep telefonunu, dizüstü bilgisayarını, tabletini sırf yeni çıkan modeli almış olmak için değiştirir.

    Bugün elinde bir telefonla görünen bazı insanlar refleks gösterip “öteki telefonu tamire verdim de” gibilerinden bir açıklama yapma gereği duyuyor. Çünkü herkesin son model telefon kullanarak sosyoekonomik statüsünü sergilediği bir ortamda eski bir telefon kullanmanın mutlaka makul bir mazereti olmalı!

    Moda sektörü zaten tamamen algısal eskitme üzerine kurulu. Her sezon başka renkler, başka tasarımlar “moda” oluyor. Geçen yaz giydiğiniz kıyafetler, eğer çamaşır makinesinden hâlâ sağlam çıkmayı başarabildilerse, demode ilan ediliyor.

    Pek çok bilgisayar oyunu da genelde algısal eskitmeyle yeniden satılır. PES 2016’dan 2018’e oyunun özünü etkileyen pek bir yenilik olmazken genelde en önemli değişiklik takım kadroları olur. Kimse eski kadrolarla oynamak istemediğinden millet her sene yeni oyuna yüzer lira bayılıp KONAMİ ‘yi zengin etmeye devam eder.

    Halbuki her sezon beş liraya resmi bir transfer güncellemesi satılsa…

    Eski İstanbul’da şemsiye tamircileri vardı. Evladiyelik şemsiyeler arıza yaptığında hemen gidip yenisi alınmaz, tamir ettirilirdi. Şimdiyse her yağmur yağdığında çöpler kırılmış şemsiyelerden geçilmiyor.

    Bugün bir sürü ürünün tamir edilmesi kasten engelleniyor (bkz Apple ürünleri). Bazılarını tamir ettirmek yenisini almaktan pahalıya geliyor. Kimi ürünlerin yedek parçasını bulmak başlı başına bir dert.

    Hatta resmi yetkili servisler bile arızalı ürünü tamir etmek yerine size yenisini almanızı tavsiye ediyor. Sistem bunun üzerine kurulu.

    Şimdi bir de bu sistemin yarattığı atık tepelerini, bu tezgâhı sürdürmek için yapılan reklam ve pazarlama harcamalarını, bu kadar üretimi yapmak için kullanılan enerjiyi, doğaya verilen zararları, kirletilen havayı, kesilen ağaçları, boşuna harcanan onca emeği düşünün…“Sadece büyümüş olmak için büyümek kanser hücresinin ideolojisidir” der Edward Abbey. Kapitalizm tam da bu ideolojiyle dünyayı ve üzerinde yaşayan insanları planlı bir şekilde eskitmeye devam ediyor.
    PLANLI ESKİTMEYE MARUZ KALMAYAN BİR ŞEYLER VARMI ?

    EVET VAR: Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde bağlı Livermore kentinde bulunan 6 numaralı itfaiye istasyonundaki bir ampul, tamı tamına 117 yıldır yanıyor.
  • Söz konusu hobbitimizin annesi- hobbit nedir? Sanırım günümüzde hobbitler biraz açıklama gerektiriyor, zira nadir bulunur ve bize verdikleri isimle Büyük Ahali’den uzak durur oldular. Yaklaşık yarı boyumuzda ve sakallı cücelerden daha küçük, ufak bir halktırlar (veya öyleydiler). Hobbitlerin sakalı yoktur. Seninle ben gibi iri ve ahmak kimseler, bir mil öteden duyabilecekleri fil gürültüsünü andıran seslerle paldır küldür yaklaşırken sessizce ve hızla ortadan kaybolmalarına yardım eden olağan cinsten büyü dışında, büyüyle ilgileri yok denecek kadar azdır. Yağları genellikle karın bölgesinde toplanmıştır; canlı renkler giyerler (başta yeşil ve sarı); ayak tabanları köselemsi bir deriyle, ayaklarının üzeri de genellikle kahverengi olan saçları gibi sık ve kıvırcık tüylerle kaplı olduğundan ayakkabı giymezler; uzun ve maharetli kahverengi parmakları, iyi huylu çehreleri vardır ve tok, çınlayan kahkahalar atarlar, (özellikle de imkân buldukça günde iki kez yedikleri) akşam yemeklerinden sonra. Artık öyküye devam etmeye yetecek kadar bilginiz oldu. Dediğim gibi, bu hobbitin –yani Bilbo Baggins’in– annesi, Tepe’nin eteğinden akan ve adına Su denen pınarın öte yanında yaşayan hobbitlerin başı Yaşlı Took’un üç olağanüstü kızından biri, meşhur Güzellergüzeli Took idi. Sık sık dile getirildiğine göre (başka ailelerde), uzun zaman önce Tookların atalarından biri bir peri kızıyla evlenmiş olmalıydı. Bu elbette ki saçmaydı, ama kesinlikle pek hobbitvari olmayan bir yanları vardı ve nadiren de olsa Took klanının üyelerinden biri yola çıkıp maceralar yaşardı. Gizlice ortadan kaybolurlar, aileleri de meselenin üstünü kapatırdı, ama Tookların Bagginslerden daha zengin olduklarına şüphe yoksa da, onlar kadar saygın olmadıkları gerçeği baki kalırdı.

    Gerçi Bayan Bungo Baggins olduktan sonra Güzellergüzeli Took’un başından herhangi bir macera geçmiş de değildi. Bungo, yani Bilbo’nun babası, karısı için Tepe’nin altında veya Nehir’in öteki kıyısında bulunabilecek en lüks hobbit kovuğunu (kısmen de karısının parasıyla) inşa etti ve yaşamlarının sonuna kadar orada yaşadılar. Yine de tek oğlu olan Bilbo’nun, güvenilir ve rahatına düşkün babasının kopyası gibi görünmesine ve davranmasına karşın, Took tarafından, su yüzüne çıkmak için fırsat kollayan tuhaf bir şey almış olması muhtemeldir. Bu fırsat hiç gelmedi, ta ki Bilbo Baggins, size az önce tarif ettiğim, babası tarafından inşa edilmiş ve görünüşe göre yerinden kımıldatılamaz şekilde yerleştiği hobbit kovuğunda elli yaşına gelene dek.
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 11 - İthaki Yayınları, Çevirmen: Gamze Sarı Özgün Adı: The Hobbit İthaki Yayınları - 562 3. Baskı, Aralık 2009, İstanbul E-kitap: 1. Sürüm, Şubat 2015 Aralık 2009 tarihli 3. baskısı esas alınarak hazırlanmıştır.)
  • O durmadan kaçıyor;
    sen ardından gitmiyorsan;

    o günün her saatinde saklanıyor,
    sen yollara düşüp deli divane aramıyorsan;

    o sana acıların en büyüğünü tattırıyor,
    sen bundan en yüce hazzı duymuyorsan;

    boşuna aldatma kendini,
    onu sevmiyorsun demektir.

    elindeki içki kadehinde,
    dudağındaki sigarada ,
    okuduğun kitapta,
    mırıldandığın şarkıda,
    söylediğin şiirde,
    gördüğün rüyada
    ve yaşaman için
    ciğerlerine doldurduğun havada
    o yoksa;
    onun vazgeçilmezliğini anlamamışsan;
    onu sevmiyorsun demektir.

    renkler onunla değerlenmiyorsa,
    örneğin onsuz kırmızı kırmızılığının,
    mavi maviliğinin farkında değilse,
    beyaz yalnız o giydiği zaman
    güzelliğini haykırmıyorsa,
    sabahları onu görünceye kadar
    güneş doğmuyorsa
    ve onsuz gökyüzü geceleri
    aya, yıldızlara
    hasret değilse
    onu sevmiyorsun demektir.

    sokakta gördüğün her yüzde
    ondan birşeyler aramıyorsan,
    güzel bir manzara,
    hüzünlü bir musiki onu hatırlatmıyorsa,
    uykudan uyandığın zaman
    yaşamakta olduğundan önce
    onu hatırlamıyorsan,
    omuzlarına dökülmüş saçları,
    bir sis perdesinin ardında
    her zaman gülen,
    ışık saçan gözleri
    aklına gelmiyorsa,
    durup durup avuçlarının
    sıcaklığını özlemiyorsan;
    onu sevmiyorsun demektir.

    dünyada yaşıyan öteki insanların
    senin için hala bir değeri varsa,
    ona karşı tutumunu
    toplumun köhne ve manasız
    kurallarına göre ayarlıyorsan
    ve açık açık
    sanki var olduğunu haykırırcasına
    sevgini söylemiyorsan;
    onu sevmiyorsun demektir.

    yok o senin için
    herşeyden değerliyse,
    gözünü yumduğun anda
    onu görebiliyorsan,
    o bütün şarkılarda,
    bütün şiirlerde,
    bütün resimlerde ise,
    ona muhtaç olduğunu
    söylemekten utanmıyorsan,
    senin içten ve büyük sevgine
    karşılık vermiyeceğinden
    korkmuyorsan,
    bütün bencil duygularından
    sıyrılabilmişsen
    onun için herşeyi,
    ama herşeyi yapacak gücü
    kendinde buluyorsan,
    her hali sana
    ayrı ayrı güzel geliyorsa,
    karşısında kendini
    bir çocuk gibi hissediyorsan,
    istediği anda onun için
    ölebileceksen,
    onun için yaşıyorsan
    ve yine onun için
    bildiğin bilmediğin
    bütün düşmanlıklara
    karşı koyabileceksen,
    o her geçen dakika
    sende biraz daha büyüyorsa
    ve kendi kendine bile
    çok sevdiğini bütün
    samimiyetinle,
    inanmışlığınla
    itiraf edebiliyorsan,
    bir gün o seni hiç,
    ama hiç sevmediğini söylese bile,
    senin sevginde azalma olmayacaksa
    ve ölünceye kadar onu aşkların
    en ölümsüzü ile sevebileceksen;
    işte o zaman
    onu seviyorsun demektir.

    o sana sevmeyi,
    gerçek aşkı öğretti.
    sen onu hep sevecek
    ve sevilmenin mutluluğunu tattıracaksın.

    o, hiç sen olmasan bile,
    seni bir parça sevmese bile...
  • Çok zavallıyım, ama önemli olan bu değil.
  • Kendime kurduğum dünya ile neredeyse yeraltında sahte para basan bir adam gibiydim.