"Geldik, işte burası."
Herkesin çok hoşuna gitmişti. Oturduğumuz evden azıcık daha küçüktü. Annem, Totoca'nın yardımıyla bahçe kapısını tutan teli çözünce hep beraber içeri hücum ettik. Glória elimi bıraktı, artık koca kız olduğunu unutuvermişti. Bir koşu yanımdan ayrılıp mango ağacına sarıldı.
"Mango ağacı benim. İlk ben kaptım."
Antônio da aynı şekilde demirhindi ağacını sahiplendi.
Bana hiçbir şey kalmamıştı. Gözlerim dolarak Glória'ya baktım.
"Ya ben, Godóia?"
"Koş arka bahçeye bak. Nasılsa orada da ağaçlar vardır, sersem."
Koştum, ama kendimi büyümüş otların arasında buldum. Dikenleri çıkmış bir dizi yaşlı portakal ağacından başka ağaç yoktu. Derenin kıyısında küçük bir şeker portakal fidanı vardı.
Hüsranım büyüktü. Bizimkiler eve girmiş, kimin hangi odayı alacağını kararlaştırmaya koyulmuşlardı.
Glória'nın eteğini çekiştirdim.
“Bana ağaç kalmadı."
"Sen bulamamışsındır. Ben sana bir ağaç bulayım da gör."
Böylece benimle beraber dışarı geldi. Portakal ağaçlarını gözden geçirdi.
"Sunu beğenmedin mi? Baksana ne güzel bir portakal ağacı."
Hiçbirini beğenmemiştim. Şunu da, onu da, hiçbirini de... Hepsi dikenlerle kaplıydı.
Acaba geçmişte başımıza gelen şeyleri hiç yaşamamış olsaydık, bugün hayata böyle bakan sen aynı sen olabilir miydin? Bugün sana eşlik eden o kişiliğin, geçmiş deneyimlerinle şekillendi iyisiyle ve kötüsüyle. Seni iyi yapan şeylerle kötü hissettiren şeylerin hepsi birbirinin içine geçmiş durumda. Birinden kurtularak diğerini var edemezsin.
Anlaşamıyorduk. Neden ayrıldınız ? Anlaşamadık. Neden boşandınız? Anlaşamadık. Anlaşamamak çok anlaşılır bir nedendi ayrılmak için ama kimseye bu kadar açıklama yeterli gelmiyordu. Daha geçerli sebepler istiyordu toplum bizden. Hiç değilse şiddetli bir geçimsizlik istiyordu. Oysa şiddetsiz, sessiz bir geçimsizlik de az şey değil ki..
NEŞELİ YALNIZLIĞIN LODOSU...
Rüzgâr kötüleyicisi değilim ama hava lodosluyken, o rüzgâr bazen, aniden durup da kesilir ya; o andaki rüzgarsızlığa bayılırım: Önüne sanki bir koridor açılır da bir kanyonun en kuytu yerine girmişsin gibi bir şeyler olur. Kış güneşi, gözüne yaz güneşi gibi görünür.
Hava yeniden esmeye başlayınca, ciğerlerinin en kuytu köşesine kadar sızan o güçlü rüzgâr daha da enfes gelir. Biraz daha temiz nefesler istersin, biraz daha uzun yürüyüşler...
Tekneleri alabora eden, çatıları dahi uçuran o güney batılı hırçın güzel sana izin verirse eğer, bir şeyler içmek için, yolun bir dükkâna muhakkak düşer. Sandalyeleri sokağa taşan, sabah koşusuna çıkanları, köpeklerin! gezdirenleri, simitlerini ve hatta sonu gazetelerin! yanlarına katanları görebildiğin o sıcacık dükkanlardan birine...
Çayını kahveni yudumlarken, sardalye konservesinin içindeki balıklar gibi kaldırımlara dizilmiş sokak köpeklerinin, kaldırımları şezlonga çevirmiş olmaları pek bir hoşuna gider: "Köpekler biliyor bu işi."
Rüzgar bahanesiyle dışarı çıkıp çıkmamaya dair kapılmış olduğun o gereksiz tereddüt, güneşlenen köpeklerin huzuruna bulaşmanla geçer.
Kediler? Onlar her şartta kalorifer-soba-şömine-güneş arzulayıcısı oldukları için, mevsimin en kuytu sıcağını zaten bulmuşlardır. Olmadı, iki paçanın arasını...
Sokağı doğa eşliğinde izlemeye koyulduğun bu türden "flanörlük" anlarında, nedense insanlar gözüne daha iyi görünür... Böyle lodoslarda insan, rüzgarın tehditkar uğultusuna rağmen, bir tür nedensiz iyimserliğe kapılır; bir tür neşeli yalnızlığa.
Gündemin sert haberleri, hiç değilse o anlarda sana uğramasın istersin.
Güzel bir şarkı duyarsın, "Böyle de çalınma? ki be kardeşim" dersin.
Aklına, uzun süredir aramadığın insanlar gelir ve sabah kuşlarının, en güzel şarkıları söylüyor