Ne garip… Büyü dükkanına gelirken aradığım dolu dizgin askı bulmayı hayal ediyordum, ama daima yaptığım gibi burada da karşıma çıkan ilk dalgadan korkarak gördüğüm en yakın limana sığındım,açık denizlerden vazgectim. Oysa gerçek yaşamda kıyıdan seyrederken ruyamda hep açık denizlere yol alıyordum.
Hayret! İnsan bazen bir yeniliği denerken bile eski alışkanlıklarını tekrar ediyor. Tıpkı bir kumarbazin kumarı bırakacağını kanıtlamak icin bahis oynaması gibi.
Müşterilerimden biri mutluluğu bir kibritin alevine benzetmişti. Ya esen bir rüzgar söndürür,ya siz üflersiniz ya da sonuna kadar yanıp kendiliğinden soner dediğini hatırlıyorum. Kibritin alevi önünde sonunda söner ama başka bir kibrit yakma şansınız daima vardır.
Tozu dumana katan dörtnala duyguların ic dünyasını nasıl da bir savaş alanına çevirdiğini anımsadı. Bu savaşlara kumandan dayandırmak mümkün değildi, tüm kumandanları yutan savaşlardı bunlar. Herhalde savaş ateşinin tek hayali zafer meşalesinin alevine dönüşmek olsa gerekir. Zafer meşalesi ise ancak savaştan arda kalan yakılıp yıkılmış savaş alanını aydınlatır. Ne yazık ki savaşlardan sonra görüp görebileceğiniz tek şey budur. Ve anlarsınız ki savaşta önemli olan savaşma gücünüzden çok acıya dayanma gücünüzdür.