Bu kitabı özetlemek kolay bir şey değil ama kabaca şunu yapmaya çalıştığını söyleyebilirim: Çin’in tarihini, devlet politikalarını, bedenlerin ve bedenlerin ihtiyaçları üstünden anlatıyor. Özellikle de kadın bedeninin, memenin, kalçanın, açlığın, hamileliğin, fahişeliğin üstünden. Ve bunu öyle edebi nezaketle değil, bağıra bağıra, okuru rahatsız ede ede yapmak istiyor.
Okuyucu şunu düşünecektir: her şey memeye bağlanıyor. Bebekken memeye saplantı, büyüdükçe memeyi dünyanın merkezi gibi görme, her şeyi meme ucuyla ilişkilendirme... Bu çocuksu takıntı aslında saf sapıklık değil; büyük kıtlığın, savaşın, yokluğun içinden gelen bir ülkenin en temel ihtiyacının, beslenmenin simgesi. Aç bir toplumun hafızasında en kutsal organ memeyse, Mo Yan da tüm romanı bu organın etrafında döndürüyor. Yani baş karakter aslında bizzat açlığın, kıtlığın kendisi. Geniş kalça doğurganlığın, hayatta kalma kapasitesinin simgesi; bu yüzden erotikleşmiyor, yaşam mücadelesi devam ediyor.
Ablalar üzerinden kurulan evlilikler, genelevde çalışan, Kuşçu Han'a duyulan aşk, Dilsiz'in tecavüzü, âkıbeti bilinmeyen satılık kız... Hepsi aynı şeyi anlatıyor: “Kadınların doğru dürüst çıkışı yok.” Birinci abla parayla evleniyor, diğeri yiğitlik/şanla, üçüncüsü aşk uğruna kendini parçalatıyor, dördüncü abla bedenini satıyor... Hepsinin sonu felaket. Erkek çocuğa duyulan saplantı da aslında hiç kimseyi kurtarmıyor; anne erkek doğurmak için kendini paralıyor ama doğan oğlan da kırık, sakat, itilmiş, aşağılanmış bir hayat yaşıyor. Yani Mo Yan, hem ataerkilliği hem de o dönemin politikasını iç içe gösteriyor: “Erkek çocuk doğur, kurtulursun” yalan, “iyi evlilik yap, kurtulursun” yalan, “devrim gelince kurtulursun” o da yalan.
Yaşanılanların ağırlığı burada devreye giriyor. Gerçekçilik anları kırılıyor (abla kuşa