Atatürk ve Kayıp Kıta Mu
Atatürk 1930'larda1.Churchward'ın araştırmalarına dayanan "Kayıp Kıta Mu" kuramının izini sürmeye başladı.Mayalar, Mısırlılar, Sümerler ve Uygurların Pasifik Okyanusu'nda sulara gömülen Mu denilen bu kıtadan dünyaya yayıldıklarını iddia ediyordu.
Sayfa 17·Kitabı okuyor
1000Kitap
“Kubilay Kağan, hâkimiyetinin son dönemlerinde Rusya’nın Pasifik kıyısındaki Sahalin Adası’ndan başlayarak, İran ile Umman, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin birleştiği Arap coğrafyası arasında kalan Basra Körfezi’ndeki Hürmüz’e kadar uzanan deniz yollarını kontrol ediyordu. Ne ondan önce ne de ondan sonra başka bir güç bunu başarabildi.”
Sayfa 10 - Kronik Kitap·Kitabı okudu
Tarih
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Prens Sabahaddin'in her bir Türk gencinin ruhunda Robinson Crusoe yatmalıdır özlemi İngiliz toplumu için hayalden ziyade bir ger­ çek halini almıştı. Alexander Selkirk (1676-1721) adlı İskoçyalı de­nizci Güney Pasifik Okyanusu'nda kaptanı tarafından bir adaya terk edilmişti. Uzun yıllar ıssız bir adada yaşadıktan sonra Woodes Rogers adlı bir kaptan tarafından kurtarılmıştı. Selkirk'in başından geçenler 1712 yılında kurtarıcısı Rogers tarafından Dünya'nın Etrafinda Gemi Seyahati başlığı ile kitaplaştırılınca Selkirk'in maceraları İngiliz gaze­telerine büyük tirajlar yaptırmıştı. Halkın büyük ilgisini fark eden Wo­odes Rogers'ın yakın arkadaşı Fransız yazar Daniel Defoe 1719 yılında Robinson Crusoe romanını yazmıştı. Roman hem Fransız hem de İngiliz toplumunda büyük bir etki yap­mıştı. Sanki bir zamanlar Avrupalılara Doğu'nun zenginliklerine ulaşma konusunda ilham veren Marco Polo'nun maceraları gibi her İngiliz veya Fransız maceracının dünyasında artık Robinson Crusoe ve onun macera­ları yer almıştı. Dünyayı tanıma, keşif edilmeyen yerleri keşfetme konusun­da Fransız, Alman ve İngilizler büyük bir yarış içerisine girmişlerdi.
Sayfa 28·Kitabı okuyor
Ekmeğe Tükürmek
(...) Jean Giraudoux'nun romanlarının başlıca genç kahramanları, dünyayı ve insanları, dolayısıyla kendi kendilerini tanımak amacıyla, büyük yolculuklara çıkarlar genellikle; gittikleri yerlerin insanları, kentleri, töreleri, kuşları, ağaçları, ormanları ve ırmaklarıyla da çok güzel kaynaşırlar; ama gerçek anlama ve gerçek kimliğe ancak dönüşte, yurdu yeniden tanıdıktan sonra erişirler. Böylece, Suzanne et le Pacifique'in Suzanne'ı, Robinson'unkinden çok daha anlamlı bir Pasifik serüveninin sonunda, kırk milyon Fransız'ın dağlarına ve ormanlarına verdiği uyumu hemen saptayıverir, "İşte Fransız niteliğim bir meslek gibi geri dönüyor", diye yazar. Forestier için de yurda dönmek gerçek varlığının bilincine varmaktır. Örnekler çoğaldıkça anlarız ki yurt tinsel varlığımızın ayrılmaz bir parçasıdır. O bizi biçimlendirir, biz onu. Bunu anlamak için Giraudoux'ya dek gitmeye de gerek yok. Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi ve Behçet Necatigil de söyler size: yurt kendimizi rastlantıyla içinde bulduğumuz herhangi bir toprak parçası değildir hiçbir zaman, bizden önce orada olanların, ataların, anaların, babaların bizden önce anlam, biçim ve uyum verdikleri özgül bir ortamdır, evimiz, ekmeğimizdir. Bu nedenle, onların anladığı anlamda olmasa da bizim anladığımız anlamda kutsaldır. Onlar için kutsal değilse ya da kutsallığını yitiriyorsa, bu bilince ermedikleri, yani hala birer yurtsuz oldukları, yurdu, tıpkı dil gibi, varlığın oluşturucu öğelerinden biri olarak değil, bir tüketim nesnesi, yağmalanacak bir kaynak olarak gördükleri içindir. Yağmalamak, oya oya tanınmaz duruma getirmek için de küreselleşmeyi beklemediler. Elli yıldır iş başındalar. Elli yıldır dillerinden Allah, Muhammet düşmüyor, ama, bu arada, ekmeğe tükürüp duruyorlar. (...)
Sayfa 90 - YKY·Kitabı okudu
Günümüzde Washington DC'deki prestijli National Geographic Society başkanının yıllık konuşmasında aşağıdaki gibi ifadeleri duyabileceğini kim hayal edebilirdi ki?: "Kuzey Amerika' da, uygarlığı Atlantik'ten Pasifik'e götüren, yerlileri süren ve yok eden Anglo-Sakson ırkı hakim oldu. Anglo-Sakson ırkı ve Kızılderili halklar asla karışmadı, geriye adım atılmadı; aksine her daim medeni, dini ve entelektüel bir ilerleme yaşandı." Batı'nın kendini ve başkalarını değerlendirmesindeki somut değişiklik, Batı egemenliğinin küresel olarak gerilemesi bağlamında gerçekleşti. Bu tarihsel süreçten sadece Batılı düşünce ve duygular değil, Batılı sosyal bilimler de derinden etkilendi.
Sayfa 68·Kitabı okuyor
Edebiyat
Biz Türkler Şark meselesi deyince, daha ziyade Osmanlı imparatorluğu'nun zayıflamasıyla beraber ortaya çıkan meseleleri, ıslahat, yahut taksim davalarını anlarız. Bu davaların mihveri Yakın Doğu'dur. Halbuki Rus- İngiliz mücadelesi ve rakabeti Şark'ta, Pasifik Okyanusu'ndan Akdeniz'e kadar uzanan bütün ülkeler, bütün sınırlar ve üsler boyunca cereyan ederdi. Hakiki Şark meselesi de bu olsa gerekti.
Sayfa 216 - Remzi Kitabevi