“Kâbil’in kışına bayılıyordum. Geceleri pencereme pıtır pıtır vuran kar tanelerine, yeni yağmış karın siyah, kauçuk botlarımın altında ezilirken çıkardığı çıtırtıya, rüzgâr bahçelerde, sokaklarda uğuldarken demir sobadan yayılan sıcaklığa bayılıyordum. Ama en çok da, ağaçlar donup yollar buz tutunca, Baba’yla aramızdaki buzların azıcık da olsa erimesine. Bunu sağlayansa uçurtmalardı. Baba’yla aynı evde yaşıyorduk, ama farklı dünyalarda. Uçurtmalar bu iki dünya arasındaki kâğıt inceliğindeki kesişme noktasıydı.”
“İnsanoğlu böyle koşa koşa nereye gitmektedir?...İnsanın kaderi, eserleriyle birlikte, hiçlikte ve unutulmuşlukta eriyip gitmekte midir?...Dünyada yaşamın gayesi nedir?...Ben kimim?...Yaşam talihin bir cilvesi ve rastlantıların bir sonucu mudur?...Varoluşun sırrı nedir?......İtiraf etmek gerekir ki, aslında bu sorular günümüzde pek fazla düşünülmemektedir. Çünkü hakim olan güç bizden böyle bir şey yapmamızı istemiyor. Hayat gayilesi adını verdiğimiz bu yaşam çarkına kendimizi öyle bir kaptırmış gidiyoruz ki, bu hengamede, bu tür sorular çoğunlukla aklımızın ucundan bile geçmiyor...”