James M. Cain’in Çifte Tazminat’ını bitirdiğimde, o meşhur "kara" atmosferin insanın üzerine nasıl bir duman gibi çöktüğünü bir kez daha anladım. Walter Huff’ın o soğukkanlı, her şeyi bir sigorta poliçesi titizliğiyle hesaplayan zihninde dolaşırken, sahneleri dimağımda siyah-beyaz bir film şeridi gibi tahayyül ettim. Cain’in o meşhur "yağsız" üslubu, en ufak bir duygusallığa yer bırakmadan, hırsın bir insanı nasıl bir "hasar dosyasına" indirgeyebileceğini gösteriyor. Phyllis Nirdlinger ile karşılaştığı o ilk andan itibaren, aralarındaki çekimin bir aşk değil, bir imha silahı olduğunu hissediyorsunuz; Phyllis, Walter’ın içindeki o uykulu yılanı uyandıran, vicdanın tüm savunma hatlarını felç eden buz gibi bir katalizör gibi karşımızda duruyor.
Özellikle o meşhur tren planı kurgulanırken, teknik bir kusursuzluk peşinde koşulan her adımda vicdanın o ağır yükün altında nasıl ufalandığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Müfettiş Keyes’in o meşhur "içindeki küçük adam" metaforuyla Walter’ın ensesinde bir balyoz gibi sallanması, aslında suçun teknik olarak ne kadar hatasız olursa olsun, insanın kendi doğasından kaçamayacağının en büyük kanıtı. Okurken, suçun o ilk andaki "tatlı" vaadinin nasıl olup da saniyeler içinde zehirli bir yalnızlığa dönüştüğüne tanıklık ediyorsunuz. Hikâyenin sonuna doğru, okyanusun ortasındaki o mutlak sessizlikte, suç ortaklığının nasıl bir cellatlık provasına dönüştüğünü görmek sarsıcıydı. Birini öldürmenin bedeli sadece yasalar önünde hesap vermek değil, kendindeki o "yaşayan" her şeyi de bir daha geri gelmemek üzere öldürmekmiş; geriye kalan sadece bitmek bilmeyen bir şüphe ve o buz gibi poliçe numarası.
Demiryolu Çocukları
Çocuk edebiyatı çoğu zaman yalnızca küçük okurlara hitap eden, basit hikâyeler anlatan bir tür olarak görülür. Oysa bazı eserler vardır ki çocukların dünyasını anlatırken yetişkinlere de derin mesajlar verir. Edith Nesbit’in kaleme aldığı Demiryolu Çocukları tam olarak böyle bir eser. Sade dili, sıcak anlatımı ve insanın içini ısıtan hikâyesiyle yıllardır değerini koruyan klasiklerden biri.
Eser, Londra’da huzurlu bir hayat süren üç kardeşin hikâyesini anlatır: Roberta (Bobbie), Peter ve Phyllis. Hayatları oldukça sıradan ve mutluyken babalarının bir gün aniden ortadan kaybolmasıyla her şey değişir. Aile maddi sıkıntıya düşer ve şehirden uzak, kırsal bir bölgeye taşınmak zorunda kalırlar. Yeni evlerinin en dikkat çekici yanı ise yakınından geçen demiryoludur. Çocuklar için bu demiryolu yalnızca trenlerin geçtiği bir yer değil, aynı zamanda yeni arkadaşlıkların, küçük maceraların ve hayatı anlamaya başladıkları bir dünyanın kapısı olur.
Roman boyunca çocukların yaşadığı olaylar aslında oldukça küçük görünür: bir tren kazasını önlemek için gösterilen cesaret, zor durumda olan birine yardım etmek ya da tanımadıkları insanlarla kurdukları samimi bağlar… Fakat Nesbit, bu küçük olayların içinde büyük duygular saklar. Dayanışma, merhamet ve umut gibi kavramlar çocukların bakış açısıyla anlatıldığında daha gerçek ve daha etkileyici bir hâl alır. Özellikle Bobbie karakterinin duyarlılığı ve olgunluğu, hikâyeye güçlü bir duygusal derinlik kazandırır.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de umut duygusunu hiçbir zaman kaybetmemesidir. Çocuklar babalarının neden ortadan kaybolduğunu tam olarak bilmezler; ancak ona olan sevgileri ve inançları onları ayakta tutar. Bu yönüyle eser yalnızca bir çocuk macerası değil, aynı zamanda aile bağlarının gücünü
Roberta, Peter ve Phyllis; 12, 10 ve 7 yaşlarında üç kardeştir. Anne ve babalarıyla birlikte Londra’da geniş, güzel bir evde yaşamaktadırlar. Evde hizmetçi ve aşçı da vardır; kısacası dışarıdan bakıldığında hiçbir sorun yoktur.
Fakat bir gün, baba apar topar tutuklanır ve cezaevine gönderilir. Ailenin geçimini sağlayan tek kişi baba olduğu için, hayatları bir anda altüst olur. Anne ve üç çocuk, “Üç Bacalar” adı verilen taşrada, bakımsız ve içinde farelerin dolaştığı bir eve taşınmak zorunda kalır. Böylece yeni bir yaşam mücadelesi başlar.
Anne, yazdığı öyküleri dergi ve gazetelere satarak geçimi bir süre idare etmeye çalışsa da bu konuda çok başarılı olamaz. Üstelik çocuklar doğdukları günden beri bolluk içinde yaşadıkları için, bu yeni hayata alışmakta ciddi zorluk çekerler.
Ne var ki evlerinin yakınındaki demiryolu istasyonu, onların hayatını değiştirecektir…
Bu öykü; sahip olunan zenginliğin bir anda nasıl uçup gidebileceğini, insanın sistemin çarkları arasında nasıl un ufak olabileceğini ve toplumsal dayanışma sayesinde bu çarkların arasından nasıl çıkılabileceğini anlatan, ders verici ve dokunaklı bir hikâye. Aynı zamanda karşılıksız yapılan iyiliklerin, zor zamanlarda nasıl geri dönebildiğini ve insanların hayatlarını nasıl birbirine bağladığını da samimi bir şekilde hatırlatıyor.
“Demiryolu Çocukları”nı çocuklarınıza okutarak onların bu hikâyeden çok şey almasını sağlayabilirsiniz.
Yetişkin gözüyle okuduğunuzda ise, yüz yıllık bir geçmişe sahip bu öykünün; kaybolan değerlerin aslında ne kadar hayat kurtarıcı olduğunu ve bize insan olduğumuzu hatırlatan şeylerin tam da bunlar olduğunu fark edebilirsiniz.
Irvin D. Yalom’un “Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri” kitabı, psikiyatrist olarak yaşadığı gerçek terapi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı 10 gerçek terapi öyküsünün her biri farklı bir danışanla yaşanan süreci anlatır.Her biri farklı bir danışanın iç dünyasını, insan ruhunun karanlık ve umut dolu yönlerini anlatır.
1. Öykü : Aşkın celladında , yaşlı hasta Thelma kendi yarattığı aşkın , celladı olduğunu farkederek bu saplantılı tutku aracılığıyla kendini cezalandırmaktadır. Geçlik idealinin tutkusuyla peşinde olduğu şeyin ulaşılabilirliğini anlayınca cellat misali aşkını öldürür .
2. ‘Tecavüz yasal olsaydı ..’
Tecavüz yasal olsaydı yapardım dediğim zaman samimiydim! Ve nereden başlayacağımı da biliyorum!...
"Pekâlâ Carlos, hayal ettiğin ve savunduğun şu ideal toplumu düşünelim - tecavüzün yasallaştığı toplumu. Şimdi birkaç dakika için kendi kızını düşün.
Onun için bu toplumda - yasal tecavüze açık durumda, cinsel açlık duyup on yedi yaşındaki kızlara zor kullanarak sahip olmaya kalkışan herkes için bir tatmin aracı olarak - yaşamak nasıl bir şey olurdu?"
Carlos ansızın sırıtmaktan vazgeçti...
Bu terapi olmasaydı karanlık yönleriyle yüzleşmeden kadınlara yönelik düşmanca duygularının farkına varamayacak ve kanseri kabullenemeyecekti
Şişman bir kadın :
Özgüvenini kaybeden danışan kendini birçok şeye layık göremez ve yıllarca utancla yaşar ,Yalom onun kilolarının arkasına sakladığı benliğini görmesini sağlar . Vücudu kilo kaybettikçe benliği güçlenir
Yanlış çoçuk öldü :
Chrissie kızının kanserden ölüşünü kabullenemez . Onun yerine işe yarmaz !! oğulları ölmeliydi. Yaşadığı travma kocası ve iki oğluyla arasını açar .Kızıyla vedalaşamadığı için hayata tutunmak güçleşiyordu . Seanslardan sonra kızıyla vedalaşarak oğullarıyla ilişkisini düzene sokar
Virginia Woolf ilk ürünlerini 1900'lerde vermeye başlayan devrim niteliğinde konuları ele alan kadın yazar. Romancılığında çokça kullandığı bilinç akışı tekniğinin ilk adımları öykülerinde hissedilir. Bu kitap Pazartesi ya da Salı, onun ilk ve son öyküsünün de bulunduğu öykü kitabıdır. Çevirmen bunu yazarın eserindeki gelişmeyi göstermek için yaptığını söyler. İlk öyküsü "Phyllis ve Rosamond" Woolf'un ölümünden sonra okuyucuya ulaşmıştır. İki kız kardeşin kişiliği üzerine yazılmıştır bu öykü. Çatışma yoktur, olay yoktur. Kız kardeşlerin üzerinden toplumsal konum ele alınır ve sorgulanır. İnsanı düşünmeye zorlar. Günümüzde bile yerini hâlâ bulmaya çalışan kadınların 1900'lerdeki savunucusunu görmek insanın bir nebze de olsa içini rahatlatır. "Bir Topluluk" adlı öyküsünde ise dünyayı, kadın ve erkeğin toplumdaki yerini sorgulayan insanı kendine getiren bir öyküsüdür. Erkeklerin mi kadınlardan kadınların mı erkeklerden daha akıllı olduğunu uzun uzun düşünürsünüz Virginia ile beraber. Birçok öyküsünde karakterlerini o kadar iyi analiz etmiştir ki sanki gerçekte olan kişileri uzun süre gözlemlemiş de onları yazmış gibi hissedersiniz. Kısa bir bakışın, hafif bir yaşayışın, küçük bir selamın, hayata olan duyarlılığın, kendi türünü sevmenin gücünü hisseder ve hayata daha anlamlı bakmayı öğrenirsiniz.
İngiliz polisiye edebiyatının önde gelen isimlerden biri olan Phyllis Dorothy James, aynı zamanda sahnelere de konu olan bu kitabıyla kendi döneminde oldukça ses getirmeyi başarmıştır. Polisiyenin Kraliçesi olarak tanımlanan yazar; distopya türü için son derece kışkırtıcı, gerilim dolu ve etkileyici kitap yazmış olmalı ki okurken bile o kaosu hayal edebiliyorsunuz kesinlikle.
İnsanoğlu sonunda kısırlaşmış ve insan ırkının sonu gelmiştir, son nesil de artık yaşlanmaya başlamıştır ve gelecekten beklenti tam anlamıyla tükenmek üzeredir -itiraf ediyorum ki bu konu üzerine düşünürken sosyal, ekonomik veya sağlık açısından bunu daha da çeşitlendirebilecek birçok sebepten ülkemizde de doğum oranlarının azalmış olduğu detayını bir miktar sorgulamadan geçemedim- Yaşlanan neslin de artık pek umudu kalmamış olmalı ki toplu şekilde intiharlar düzenlemektedirler ve insanlığın geleceği bir miktar da olsa Theo karakterinin mücadelesine bağlıdır artık. Konu orijinal, akış heyecanlı mı evet, evren son derece distopik ama karakterlerin kitap içerisindeki düşünce akışları ve davranışları fazla aceleye getirilmiş hissi oluşturmaktan kaçamıyor sanki. İthaki Bilim Kurgu serisini her zaman ilgi çekici bulmuşumdur, okurken keyif aldırmayı başarıyor, merak uyandırıyor ama her zaman hayran bırakmıyor orası kesin.