İdeolojilerin, partilerin, dokoktrinlerin aslında sadece birer vitrin süsü olduğunu; arkadaki asıl motorun klan ilişkileri, hemşehri ağları ve bölgesel asabiyye olduğunu görmeden Türkiye’deki güç mekanizmasını analiz etmek imkansızdır.
1950'lerin sonundan itibaren Karadeniz havzasından (özellikle Trabzon-Rize aksından) büyük kentlere başlayan göç, diğer göç dalgalarından çok farklı bir karakter sergiledi. Coğrafyanın verdiği o hırslı, agresif ve yüksek risk alan karakter; İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde çok hızlı bir şekilde organize oldu ve devleti alttan alta kuşatan üçlü bir saç ayağı kurdu.
Türkiye'de sermaye birikiminin ve kısa yoldan büyümenin ana motoru her zaman arsa rantı ve inşaat sektörü olmuştur. Kentlerin çeperlerini gecekondularla kapatan, ardından kat karşılığı inşaatlarla büyüyen ve nihayetinde devletin devasa altyapı ihalelerini (otobanlar, havalimanları, TOKİ projeleri) alan kadroların ezici çoğunluğu bu ağdan çıktı. Parayı ve istihdamı kontrol eden, siyaseti de finanse eder. Emniyet teşkilatı, İçişleri Bakanlığı, yargı koridorları ve istihbarat ağlarında Karadeniz kökenli kadrolaşma bir şehir efsanesi değil, yapısal bir realitedir. Devletin güvenlik ve denetim mekanizmaları, bu bölgesel ağın milliyetçi-muhafazakar kodlarıyla tahkim edilmiştir. 1970'lerden itibaren geleneksel kabadayılık modelinden modern mafya/lojistik şemalarına geçilirken; transit ticaret, silah, ihale mafyası ve tahsilat ağlarının merkezinde yine Karadeniz asabiyyesi yer aldı. Bu ağın en büyük gücü, devletin sert bürokrasisiyle çok hızlı ve pürüzsüz bir şekilde entegre olabilme (ve ihtiyaç duyulduğunda "asfata" çıkabilme) kabiliyetiydi.
AKP zirvelerinde (Erdoğan’ın Gürcü/Rize kökenlerinden başlayarak, Berat Albayrak’tan Süleyman Soylu’ya uzanan hat) bu Karadeniz hakimiyeti