SİLİKON VADİSİ’NİN KARANLIK AYNASI: PETER THIEL, PALANTİR VE TEKNO-FEODALİST "ÇIKIŞ" FELSEFESİ 21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, küresel güç dengeleri ulus devletlerin egemenlik alanlarından çıkarak, insanlık tarihinin en büyük veri ve sermaye tekellerini elinde tutan dar bir teknokratik elitin eline geçmiştir. Bu yeni nizamı, kurduğu algoritmik yapılar ve finanse ettiği radikal siyasi figürlerle el altından dizayn eden en hegemonik aktör ise şüphesiz Peter Thiel’dir. Thiel, sadece Silikon Vadisi’nin en güçlü yatırımcılarından biri değil; felsefi temellerini demokrasi düşmanlığı, esoterik seçkincilik ve toplumsal sözleşmenin mutlak reddi üzerine kuran yeni bir ideolojik akımın, yani "Tekno-Feodalizm"in baş mimarıdır. Onun dünyayı algılayış biçimi, kurucusu olduğu gözetim şirketi Palantir’in küresel operasyonları ve son olarak ailesini Arjantin’e taşıyarak gerçekleştirdiği fiziksel kaçış, insanlığın karşı karşıya olduğu totaliter geleceğin entelektüel haritasını sunmaktadır. I. CONFINITY'DEN BEYAZ SARAY'A: PAYPAL MAFYASI VE İKTİDARIN SÖZLEŞMELİ MİMARİSİ Bugünkü küresel teknopolitiğin köklerini anlamak, 1998 yılında Peter Thiel tarafından kurulan şifreleme yazılım şirketi Confinity ile Elon Musk’ın X.com adlı çevrimiçi bankacılık girişiminin birleştiği o tarihsel kırılma noktasına geri dönmeyi gerektirir. Birleşik yapının idaresini üstlenen Elon Musk, sistemin altyapısını Microsoft platformuna taşımak istediğinde, Unix mimarisinde ısrar eden Max Levchin liderliğindeki yazılım mühendislerinin sert direnciyle karşılaşmıştır. Bu teknik çatışma, Thiel’in öncülük ettiği bir iç darbe ile Musk’ın görevden alınması ve şirketin adının PayPal olarak değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu erken dönem kriz, Thiel’in yönetim felsefesinin ilk açık kanıtıdır: Teknik veya
Felsefe
Sermayenin Görünmez Zırhı: Çelişkili Sınıf Konumları, Baskı Aygıtları ve Hıncın Ekonomi-Politiği Tampon Bölgenin Sosyo-Psikolojik İşlevi Modern kapitalist üretim ilişkileri, kendi bekasını sadece saf ekonomik tahakkümle değil, bu tahakkümü görünmez kılan sofistike toplumsal katmanlar ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla sürdürür. Bu mimarinin en kusursuz işleyen parçası, sosyolojide "çelişkili sınıf konumları" olarak kavramsallaştırılan orta sınıf, yani bugünün yaygın tabiriyle beyaz yakalılardır. Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında yapısal bir tampon bölge işlevi gören bu tabaka, sistemin ürettiği sınıfsal sürtünmeyi emmek ve radikal bir uyanışı engellemek üzere tasarlanmış sosyolojik bir kalkandır. 1. Yanlış Bilinç ve Hıncın Yataylaşması Beyaz yakalı çalışan, özü itibarıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan, geçinebilmek için emeğini satmak zorunda olan bir ücretlidir; yani nesnel ve yapısal olarak işçi sınıfına aittir. Ancak aldığı akademik eğitim, edindiği kültürel sermaye ve dahil olduğu tüketim kalıpları üzerinden kendini illüzyonel bir şekilde sermaye sınıfının dünyasına ait hissetme eğilimindedir. Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan bu kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu trajik konumlanmanın en büyük varoluşsal kâbusu, aradaki o ince statü çizgisini kaybedip mavi yakalıların veya güvencesiz yoksulların safına düşmektir. Bu derin "aşağı düşme korkusu", yoksullara karşı rasyonel bir empatiden ziyade patolojik bir öfke ve hınç doğurur. Beyaz yakalı, kendi ayrıcalıklı pozisyonunu ahlaki ve entelektüel olarak meşrulaştırmak için
Sosyoloji
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yayınımıza Türkçe sözlü hafif hüzünle devam ediyoruz.
bana allah’ın olmadığını sen söyle anne! anne, bir polis devleti vatandaşı olduğunu yalnızca bana itiraf et! beni artık eve çağırma pencereden akşamları anne! ben sokağa nüfuz ettim. ben sokakça emildim. beni iktidarın kucağına bırakma; düzüleceksem eğer, beni sen düz anne! kırıldığım yerde yapıştırmaya kalkma beni! bir köre bir rengi nasıl anlatamazsan, bana da hakikati anlatamazsın. uçan kuşun hayatı değişmiştir; senin gibi malumatsız, şevksiz, palyaçosuz yaşayamam. mantarım içime kaçmışsa ve ben devrilip dökülmeye hazırsam, reklamımı yapma anne! beni hangi umacıdan döllediğini söylemeye hazırlan! idrarımı iç anne! aç karnına canlı hamamböcekleri yut, beni unut, artık yüzümü hatırlama anne! ölümümü hızlandır, büyümeme engel ol, şiirlerimi okurken osur anne! hep bir noktayı belirtmeden geçerek konuşmayı terbiyesizlik say! çok güzel diri taklidi yaptığımı bir sır olarak sakla anne! bütün hoş delikanlıları bana getir, onların tabanlarını jiletle yavaşça kesip tuz bastıktan sonra ağır ağır yalayacağım anne! Küçük İskender Burç Hikâyeleri
Alıntı
İslâm dünyasının hazin halinin de özeti:RAŞİD GANNUŞİ
84 yaşındaki Raşid Gannuşi’nin açlık grevi: İslâm dünyasının hazin halinin de özeti  Bugün 84 yaşındaki Gannuşi’nin bedeni zayıflıyor ama düşünceleri hâlâ güçlü: “İslam, insanı özgürleştirmek için geldi. Diktatörlük, İslam’ın en büyük düşmanıdır.” Bu sözü, yıllar önce söylediğinde kimse bunun bir gün kendi hayatını özetleyeceğini tahmin etmiyordu. Şimdi o sözüyle yaşıyor, o söz uğruna özgürlüğünün gaspına açlıkla direniyor. Dün onun süresiz açlık grevine başladığını okuduğum anda içim burkuldu. Gerçekten büyük bir trajediydi yaşadığı. Sadece onun bireysel trajedisi de değil aslında… Raşid Gannuşi adını yaklaşık otuz yıl önce ilk kez duyduğumda merak etmiş, Londra’da birkaç defa ziyaret ederek sohbetine katılma imkânı bulmuştum. Genç yaşlarımdan itibaren Cotabato kasabasından Tanca’ya uzanan geniş bir coğrafyada İslam dünyasının farklı bölgelerini görme fırsatım oldu. Bu yolculuklarda beni en çok etkileyenler, tıpkı Gannuşi gibi adalet ve özgürlüğü fikrî derinlikle birleştiren maalesef sayıları çok az olan Müslüman önderlerdi. “Çok az” diyorum; çünkü tanıma fırsatı bulduklarımın çoğu tepkiseldi; adalet ve hürriyet bilinçleri zayıf, İslam düşüncesinin evrenselliğinden ve bir o kadar da dünyanın gidişatından kopuklardı. Filipinler’in Mindanao adasından Orta Asya’ya, Fas ve Moritanya’ya kadar aynı tabloyla fazlasıyla karşılaştım. O dönemde Müslüman hareketlerin entelektüel önderleriyle tanışmak, yaşadığım Almanya’dan geniş ve bir o kadar da bitkin düşmüş İslam dünyasına bakınca, benim için aynı zamanda bir ümit arayışıydı. Ve o ümit arayışı içinde Nahda hareketinin lideri, Tunuslu düşünce ve mücadele adamı dikkatimi çekiyordu. Sonrasında yazdığı metinleri takip etmeye çalıştım. Elbette sürgünde yaşadığı batıda önceki düşüncelerini gözden geçirmiş, kendisini
Alıntı
VEFATINDAN ÖNCE YAPILAN SON RÖPORTAJ...
Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül’e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve etkilenme neticelerine bakarak 12 Eylül Müslümanlar açısından yararlı mı oldu? Seyyid Ahmet Arvasi: **Şimdi, olan olması gerekendir. Ortada bir içtimâî vakıa varsa, bir olmamalıydı diyemeyiz. Olmuştur çünkü. Şartlar, zaruriyeler… Neyle izâh ederseniz edin, olmuştur. Olmuşsa mukadderdir. Yâni, tarihteki falan hâdise olmamalıydı, falan hâdise şöyle olsaydı diye temenni edebiliriz ama bu hâdiseyi meydana getiren bir sebep ve sonuçlar zinciri var. Ve onu durduramazsınız artık. Biz, zaman üç boyutludur deriz, dün, hâl ve gelecek. Bizim geçmişe söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur. Hâl üzerinde dahi bizim etkimiz çok zayıftır. Bizim ancak gelecek hakkında ümitlerimiz, hayâllerimiz ve düşüncelerimiz olabilir. Tabiî bundan geçmişten istifade edilemez anlamı çıkartılamaz. Geçmişte yapılan hatâları, sebep ve sonuç ilişkileri içinde değerlendirmekte muhakkak yarar var. 12 Eylül neden olmuştur? Bunun sebepleri üzerinde uzun uzun durmak mümkündür. 12 Eylül olmasaydı daha mı iyi olurdu? Sorusuna bile cevap vermeyeceğim. 12 Eylül Türkiye’de bugünkü durumu meydana getiren amillerden biridir. Günümüzü değerlendirmek ve yarına bir şeyler getirmek lâzımdır. Efendim, şöyle sorayım; 12 Eylül İslâmi hareketin hedefine ulaşması açısından menfî mi, yoksa müspet mi etki etti? Seyyid Ahmet Arvasi: **Biz Müslümanlar olarak evvelâ ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Realist olmamız lâzım. Şimdi, 1988 Türkiye’sinde biz Müslümanlar neler yapabiliriz? Ve bugünkü dünyada (bugünkü dünya dengesi içinde) ne isteyebiliriz? Kanaatime göre Müslümanların isteyebileceği şey, demokratik mânâda hürriyet nizâmına kavuşmaktır. Yâni, bugün bir
İdeolojilerin, partilerin, dokoktrinlerin aslında sadece birer vitrin süsü olduğunu; arkadaki asıl motorun klan ilişkileri, hemşehri ağları ve bölgesel asabiyye olduğunu görmeden Türkiye’deki güç mekanizmasını analiz etmek imkansızdır. 1950'lerin sonundan itibaren Karadeniz havzasından (özellikle Trabzon-Rize aksından) büyük kentlere başlayan göç, diğer göç dalgalarından çok farklı bir karakter sergiledi. Coğrafyanın verdiği o hırslı, agresif ve yüksek risk alan karakter; İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde çok hızlı bir şekilde organize oldu ve devleti alttan alta kuşatan üçlü bir saç ayağı kurdu. Türkiye'de sermaye birikiminin ve kısa yoldan büyümenin ana motoru her zaman arsa rantı ve inşaat sektörü olmuştur. Kentlerin çeperlerini gecekondularla kapatan, ardından kat karşılığı inşaatlarla büyüyen ve nihayetinde devletin devasa altyapı ihalelerini (otobanlar, havalimanları, TOKİ projeleri) alan kadroların ezici çoğunluğu bu ağdan çıktı. Parayı ve istihdamı kontrol eden, siyaseti de finanse eder. Emniyet teşkilatı, İçişleri Bakanlığı, yargı koridorları ve istihbarat ağlarında Karadeniz kökenli kadrolaşma bir şehir efsanesi değil, yapısal bir realitedir. Devletin güvenlik ve denetim mekanizmaları, bu bölgesel ağın milliyetçi-muhafazakar kodlarıyla tahkim edilmiştir. 1970'lerden itibaren geleneksel kabadayılık modelinden modern mafya/lojistik şemalarına geçilirken; transit ticaret, silah, ihale mafyası ve tahsilat ağlarının merkezinde yine Karadeniz asabiyyesi yer aldı. Bu ağın en büyük gücü, devletin sert bürokrasisiyle çok hızlı ve pürüzsüz bir şekilde entegre olabilme (ve ihtiyaç duyulduğunda "asfata" çıkabilme) kabiliyetiydi. AKP zirvelerinde (Erdoğan’ın Gürcü/Rize kökenlerinden başlayarak, Berat Albayrak’tan Süleyman Soylu’ya uzanan hat) bu Karadeniz hakimiyeti
1000Kitap