Mary Shelley'nin Frankenstein'ını bitirdiğimde elimde bir korku romanından çok daha fazlası kalmıştı. Kitabı okumadan önce Frankenstein'ın canavarın adı olduğunu sanıyordum. Oysa Frankenstein yaratıcıydı; canavarın ise bir adı bile yoktu. Roman bittiğinde bunun nedenini daha iyi anladım.
Yaratığın adsız oluşu, onun toplumdaki yerini de özetliyordu. Bir adı, ailesi, geçmişi ya da ait olduğu bir topluluk yoktu. Dünyaya gelir gelmez dışlanmıştı. Bu yüzden roman boyunca ona "canavar" demek giderek zorlaştı. Onun öfkesi ve işlediği suçlar ne kadar korkunç olursa olsun, altında yatan yalnızlığı ve kabul görme arzusunu görmemek mümkün değildi.
Roman boyunca en çok yaratığın iç dünyasıyla ilgilendim. Özellikle De Lacey ailesini uzaktan izlediği bölümlerde, onun insanlığa duyduğu umudu hissettim. Kör babanın onu görünüşünden bağımsız olarak dinlemesi, hikâyenin en dokunaklı anlarından biriydi. Ailenin onu kabul etmesi halinde neler olabileceğini düşünmeden edemedim. Belki de yaratığın kaderi tamamen değişecekti. Fakat Mary Shelley, birkaç dakikalık merhametin eksikliğinin nasıl büyük bir trajediye dönüşebileceğini gösteriyor.
Victor Frankenstein ise benim gözümde bir kahramandan çok bir anti-kahraman olarak kaldı. Onu kötü yapan şey yaratığı meydana getirmesi değil, yarattığı şeyin sorumluluğunu üstlenememesiydi. Bilimin sınırlarını aşmaya çalışırken kibre kapılıyor, fakat sonuçlarıyla yüzleşemiyor. Yaratığı canlandırdığı anda ondan kaçması, romanın geri kalanında yaşanacak felaketlerin de başlangıcı oluyor.
Özellikle düğün gecesi sahnesinde Victor'a öfkelendim. Canavarın asıl amacının onu öldürmek değil, ona acı çektirmek olduğunu anlaması gerekirdi. Daha önce sevdiği insanları hedef almış birinin yine aynı yöntemi izleyeceğini görememesi, onun körlüğünün son örneğiydi. Bunun