'Anne bak, ben kime yazılmış çok eski bir mektubum
Böyle, derine derine saklanmış kalmış.
Dünya yerinde bir uykuya yatırılmış, hiç uyumamış.
Kışlarda zor hatırası, yazlarda tahammül yorgunu
Anne benim gönlümün kimyası ne bu böyle?
Nereye vardıysam olmuyor,
Anne bak, hıdrellez geliyor.
Bana bir silkintiotu bul
Dizlerime derman diye sür, hülya diye gözlerime
Saçlarıma sür, yıllar var dönemedim evime.
Ne çok suyun içinden geçtim anne
senin önünden geçtiğimden daha fazla.
Sular ki bunca tanıdığımdır,
Sen bana dünya yalan diyorsun
Ben bi tek aşkı koydum gerçeğin tarafına.
Tekrar düşünelim anne
Bak bir kere daha soruyorum;
Ben kime yazılmış çok eski bir mektubum
Bu ben ne böyle?
Anne bak bir daha düşünelim;
Bir avuç sımsıkı harf, bir avuç sımsıkı kapalı
Eski bir mağara duvarına çizdiğin bir keçiyimdir belki de ben anne.
Yıllarda taşlarda dillendiğime göre, oy!
Sen bana hıdırellezde adımı yeniden koy.'
"Yüksel caddesinin Bayındır sokağının kesiştiği köşede, ilkokulun duvarına oturmuş" ya da "merkezde değil de merkezde kalmış Sakarya barlarının arka sokağındaki evde" henüz "yeni veda edilmiş veya buluşacağı biri tam o anda orada değilmiş gibi duraksanılan köşe başlarında", bir parkta, yıllarca oturulmuş bir bankta. Ankara'da hiç konuşmaya ihtiyaç duymadığın zamansız bir an'la buluşmak gibi benim için Barış Bıçakçı okumak. Konuştuğunda nadir tanıklık edilen bir şimdi'nin güzelliği yalnızlığını eksiltiyor geçen zamanın.
Benjamin'in meşhur Tarih Meleği metaforu tarihi kabaca şöyle okur; Melek ne geçmişi bir bütün hâline getirebilir ne de geleceği kucaklayabilir. Barış Bıçakçı'nın Ankarası da gerçeklik ya da mutluluk olarak düşünülen şeyi aynı biçimde geri döndürmeye çalışmıyor, basit bir nostalji kurmuyor. Duygusunu hiç eksiltmeden usta bir yazar olarak zaman ve mekan üzerine, insan olma hâli üzerine yeniden düşündürtüyor.
Barış Bıçakçı