Nur Dağı / Hira Mağarası / Arayış
Efendimiz otuz beş yaşını geçince yalnızlığı sever bir hale geldi ve yılın, o zamanı ki ismi ile Ramad olan Ramazan ayında Nur Dağı'ndaki, Hira Mağarası'na gitmeye başladı. Efendimiz (sas) Nur dağındaki bu mağarayı nasıl bulduğuna dair farklı rivayetler vardır. Ya çobanlık yaptığı yıllar bu mağarayı görmüştür ya da içlerinde dedesi Abdülmuttalib ve Hz. Ömer'in amcası Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'inde bulunduğu Mekke'deki haniflerin bazılarının gidip, geldiği bu mağarayı onlardan öğrenmiştir. Kimden öğrendiyse Efendimiz bu mağaraya tam üç sene boyunca, yılın Ramazan ayında gidip orada insanlardan uzak, Rabbine ise yakın bir halde kalmıştır. Yaş otuz sekiz olunca da, bu hal onda daha ileri bir seviyeye çıktı. O günler, Efendimiz (sas) daha fazla insanlardan uzak kalmak istiyor, zihninde çakan şimşeklere, yüreğinden coşup gelen feryatlara bir çözüm bulmak istiyordu. Efendimiz bu çözümü nerede ve nasıl bulacağını bilmiyordu. Ama sanki gidip geldiği Nur Dağın'da bir şeyler olacaktı. Bu dağ Mekke'nin kuzey-doğusunda, Kabe'ye 6-7 km uzaklıkta, yaklaşık 621 metre yüksekliğinde, çıkışı oldukça zor, taşlarla kaplı bir dağdı. Efendimiz (sas) bu dağın zirvesine yirmi metre kala, bir insanın ancak sığabildiği bu mağarada o fırtınalı günlerini geçiriyordu. ... Efendimiz (sas) de orada saatler ve günlerce tefekkür ediyor, varlık alemini ve yaratılışı düşünüyor, neden var edildiği üzerinde kafa yoruyor, şirke bulaşmış insanlığın yeniden nasıl tevhid çizgisine kavuşturulabileceğinin yollarını düşünüyordu. Mahzun mahuz Kabe'ye bakıyor, yürekten ah ah diye inliyor, atası ibrahim'in tevhidile yoğurup düzelttiği Kabe'nin üç yüz altmış cansız puta teslim edilmesini içerliyordu. Yani, Efendimiz anlamı "arayış" demek olan Hira'da hakkı ve hakikati arıyordu.
Sayfa 85·Kitabı okudu
İlim düşmanı ulema iş başında
Müneccim Kapısı mesi-resi: Samsunhâne yakınındadır. Burada Ali Kuşçu adında bir gök bilgini, yıldızları gözetlemek için bir kuyu kazmıştır ki, derinliği 105 kulaçtır. Sonra ulemá, aralarında yaptıkları müzakere sonunda, «Bu rasadın yapıldığı memleketi vebâ istila eder diye padişâha bildirip, Ali Kuşçu'yu rasaddan vazgeçirdiler. O sırada Sultan Dördüncü Murad, adı geçen kuyuyu doldurmak maksadiyle, Müftü Yahya Efendi'ye noktasız harflerle üç kelimelik bir tezkere yazarak Şu rasadı yıkalım mı? diye sormuşlar. Yahya Efendi, noktasız olan bu üç kelimeyi okuyamaz ve bunun bir bilme-ce olduğu kanâatına vararak, «Bre gelin kardeşler! Padişâhımız bir bilmece göndermişler. Cevabını beklerler. diye, bütün müşkül çö-zenleri toplar. Hepsi bir araya geldikleri halde, o üç kelimeyi oku-yup mânâ çıkarmakta acze düşerler. Bu sırada onların perişanlık-larını izleyen kapıcı, kapıdan başını uzatarak: «Sultanım! Şu üç ke-limeye herbiriniz seversadul, şevirsadih, sirazdi deyip duruyorsunuz. Mübarek izniniz olursa, padişahın şu mübarek yazısını yüzüme sü-rüp bir de ben görsem! der. Müftü Yahya Efendi: «Bre beterin be-teri adam, biz çözemedik de sen mi halledeceksin?» deyince, Muid Ahmed Efendi ve Bâlizâde Ahmed Efendi Farsça bir beyit söyleyip padişahının yazısını kapıcının eline verirler. Nüktedan kapıcı he-men Şu rasadı yıkalım mı? buyurmuşlar. Bilmem bilmece midir?» deyince, hemen Yahya Efendi: «Bre kapıcı!... Allah senden razı ol-sun, biz, bu yoklama mı' kelimesi noktasız olduğundan, 'yakla mı, bakla mı, takla mı, sakal mı' deyip dururuz. Bre çabuk! Haseki ağa-yı çağırın! Haber götürsün diye eline kalemi alıp: «Padişahım! O talihsiz müneccim Ali Kuşçu'nun can kuşu uçarak cennette karar kılmıştır. Bu dünyadaki yeri olan rasad adındaki gayyä kuyusunu yıkıp ağzına kadar toprakla
Sayfa 340 - Cild 1-2·Kitabı okuyor
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Sultân Meliksâh, ilm-i nücûm üstâdları ve tecrübeli rasad muhâsiblerinin toplanmalarını ve ay günlerini yeniden hesaplayıp kararlaştırmalarını buyurdu. Koç burcunun başlangıcı olan baharın ilk günü, bu pâdişâhın lakabına (nisbeten) Nevruz-İ Celâlî olarak belirlendi
Sayfa 87·Kitabı okudu
Tarih
Hi bir bok değişmiyor raad olun
Trantor Elçiliğine ait topraklar hemen hemen bir buçuk kilometre kareydi. İçeride Trantor üniforması giymiş ve İmparatorluk işaretini takmış silahlı nöbetçiler dolaşıyordu. Hiçbir Sark'lı davet edilmedikçe buraya giremezdi. Hele silahlı bir Sark’lı kapıdan içeriye adımını bile atamazdı. Tabii Trantor’lu nöbetçiler ve İmparatorluk silahları bir tek Sark zırhlı alayının azimli saldırısına ancak iki-üç saatten fazla karşı koyamazdı. Ama bu küçük grubun gerisinde bir milyon dünyanın gücünü misilleme için organize edebilecek müthiş bir devlet vardı
Sual: Ehadîs-i şerifede denilmiştir ki: "Bazı ehl-i Cennet'e, dünya kadar bir yer veriliyor, yüzbinler kasr, yüzbinler huri ihsan ediliyor." Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzumu var, ne ihtiyacı var, nasıl olabilir ve ne demektir? Elcevab: Eğer insan yalnız camid bir vücud olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî bir mahluk olsaydı veyahut yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismaniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hurilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan, öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya-yı fânide, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letaifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezaizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada mâlik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan; elbette ehadîste beyan olunan ihsanat-ı İlahiyeye mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattır. Ve şu hakikat-i ulviyeye bir temsil dürbünüyle rasad edeceğiz. Şöyle ki: Bu dere bahçesi gibi, {(Haşiye): Sekiz sene kemal-i sadakatla bu fakire hizmet eden Süleyman'ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu Söz orada yazıldı.} şu Barla bağ ve bahçelerinin herbirinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde; Barla'da gıdası itibariyle ancak bir avuç yeme mâlik olan herbir kuş, herbir serçe, herbir arı "Bütün Barla'nın bağ ve bostanları, benim nüzhetgâhım ve seyrangâhımdır" diyebilir. Barla'yı zabtedip daire-i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştiraki onun bu hükmünü bozmaz. Hem insan olan bir insan diyebilir ki: "Benim Hâlıkım bu dünyayı bana hane yapmış, güneş benim bir lâmbamdır, yıldızlar benim elektriklerimdir, yeryüzü çiçekli-miçekli halılarla serilmiş benim
Sayfa 622·Kitabı okudu
Şurası kayde değerdirki : ESTRANGELE’nin Hatt-î-hiri, şeklindeki yazısı Araplara kimler tarafından intikal ettirildiği hakkında ihtilaf da vardır. En önemli rivayete göre bu yazıyı araplara öğreten, Irak civarın da ANBER halkından BUŞUR bin ABDULMALİK - EL KENDİ'dir. Buşur bin Abdulmalik Elkendi Alim bir kişiydi. Zamanının kumandanı - DEVMET - ELCENDEL’in - Emiri - olan AKİDAR bin abdulmalik’in de birade riydi. İlmini Anber bölgesi halkından sağlayınca mekkeye gettiydi. Ora da halife MUAVİYE’nin Halesi SAHBE-İ-bint HARB'bini ÜMEYYE (oğlu Harbin kızı SAHBE) ile evlendiydi. Ve bu raada dostlarından bir kaç KUREYŞİ’ye MEKKE’de bildiği Estrangele'nin (hat-î-HİRİ şeklindeki) Nam-î - diğerle KÜFİ Yazısını da öğrettiydi. Yazı yazma sın1 öğrenenlerin çoğalmasına Cahiliyet devrinin sona ermesi, yani islamiyetin intişarı olayı amil oldu. Ve bu arada Kura’ni Kerimi yazmaktan ötürü iş sahası açılınca Hattı - HİRİ (Küfi) yazısını öğrenenler çoğaldı.