Her yer puttu; üstelik bu putlar cahiliye Arabistandaki gibi taştan tahtadan değil, etten kemiktendi. İnsan kendisine dahi kendisi ile kavga etmeden teslim olmamalıyken, kimileri tereddüt etmeden birilerine kul köle oluyorlardı.
Diplomayla belgeyle tezle evrakla resmi mühürle adam olunduğunu sanılıyordu… Birileri birilerine kim olması gerektiğini öğretiyor, o birileri de olmamaları gereken kimliğe yaklaşmanın korkusu ile yaşıyorlardı. Kitapçının ışıl ışıl vitrinini temaşa eden dudaklarında kırmızı boya kurumları biriken iki liseli genç kız dizilerden internetten öğrendikleri kitapları arıyorlardı.
Kapağında Allah ismi olan kitaplar, Kuran-ı Kerim’den daha çok önemseniyordu. Televizyonlarda ve her yerde kitlelerin afyonu olan futbol ve evlendirme programları kültür sanat programlarını yok etmişti. Dar kesim kirli beyaz gömleğinin içinde sıkışan bir adam, feri sönmüş gözlerini yormaya hacet görmeyip kitapçıda çalışan yeni yetmeye salonun mobilyalarına uygun renkte kapakları olan kitapları getirmesini istiyordu.
Kapitalizm minareleriydi gökdelenler. Bu minarelerde oturan her kişi kutsaldı. Otomobilinden inerken toprağa basmadan bir başka otomobile veya parlak bir asansöre en olmadı bir yürüyen merdivene değerdi ayakkabıları bundandı ki ayakkabıları hep cilalıydı, hep güzeldi, kaza bela olurda parıltılarına halel gelirse, ayakkabılarını dilleriyle yalayıp yeniden parlatacak adamları vardı sürüce…
Silah fabrikaları ve kitapçılar yan yanaydı.
Beş yıldızlı otellerin milyarlık iftar sofralarında oturan hoş kokulu hanımlar ve beyler oruçlarını açmak için ezanı bekliyorlar, arada dışarı çıkarak sigara içip geliyorlardı. İftar sofrasının olduğu yerde dev ekran plazma televizyonda trilyonlar kazanan din adamları asgari ücretle çalışan insanlara kanaat etmeyi anlatıyorlardı.
Son