"KAPANDA BİR HAYAL"
"Onların acılarını defterimde biriktiririm. Hem zaten bize en çok biriktirmek öğretilmedi mi? Acıyı, hüznü, eksikliği, sevgisizliği, gözyaşlarımızı, öfkemizi hep biriktirmedik mi? Bir türlü kesip açamadık o teneke kumbaranın ağzını. Saçamadık etrafa kinimizi, yürüyemedik üstüne üstüne hainin, kıramadık kalbini, bükemedik bileğini.... İnsanlık bizde kalsın, nasılsa Allah verir belasını dedik. İnsanız neticede, büyük bir felaket bu, diyemedik. Kırmızı bir isyandır bu, öyle bilinsin."
İnsan her şeyden kaçar da içindeki kapandan kaçabilir mi?
Bazen insan, eksilerek çoğaldığını sanıyor. Bir eksik, bir fazla… Ama artık fark etmiyor. Çünkü bir yerden sonra sayının, ölçünün, dengenin anlamı siliniyor. Tıpkı kopan bir saç teli gibi; varlığı da yokluğu da aynı sessizliğe karışıyor. Görülmeyen, fark edilmeyen, hatta yerindeyken bile dokunulmayan bir şey hâline geliyor insan.
On küçük hikâye. Her biri bir evin içinden, bir ailenin arasından, bir insanın yalnızlığından süzülüp geliyor. Bizleri, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen ama içinde derin bir sıkışmışlık barındıran hayatların içine davet ediyor. Öykülerdeki ev, bir mekân değil; bir kapan. Güvenli olduğu düşünülen, sığınılan, hatta “yuva” diye adlandırılan yerin insanı nasıl içine hapsettiğini gösteren bir metafor.
Kitabın en çarpıcı yanı, bu sıkışmışlığı büyük cümlelerle değil, küçük anlarla anlatması. Bir nefes alıp vermek kadar basit görünen ama aslında varoluşun en çıplak hâlini taşıyan o anlar… Sanki karakterler dünyadan daha fazlasını talep etmeyi çoktan bırakmış gibi. Ya da belki hiç talep edememişler.
“Bir şeyin içini mi dolduruyoruz yoksa üstünü mü kaplıyoruz?” sorusu, kitabın ruhunu özetliyor âdeta.
Karakterlerin çoğu zaman yaşamakla yetinmek arasında bir yerde duruyor. Gerçekten var olmak