“Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?”
“Biz, sosyalistiz ! Bu demektir ki biz, insanları birbirinden ayıran, birbiri aleyhine silahlandıran, birbiriyle çatıştıran, amansız bir çıkar karşıtlığı yaratan, bu karşıtlığı gizlemek yada haklı göstermek için yalana başvuran, bütün insanları yalan, ikiyüzlülükle ve kinle yozlaştıran kişisel çıkarlara karşıyız,”
“Tıpkı bana bir keresinde söylediğin gibi, geriye döndüremeyeceğin bazı şeyler vardır. Sadece ileriye doğru gidebilirsin. Şimamoto-san, sonumuzun ne olacağı umurumda değil, tek bildiğim şey seninle oraya gitmek istediğim. Ve yeniden başlamak.”
“Sana, beni asla tanımamış olan sana” diye yazılmıştı en üste, bir hitap, bir başlık yerine. R., hayretle durdu: Onamıydı bu, yalnızca düş ürünü bir insana mı yazılmıştı? Ansızın merakı uyanmıştı. Ve okumaya başladı: