Türkiye ve Batılıların empoze ettiği deyimle “geri kalmış” diğer ülkeler, Batının çizdiği tebeşir dairesinin dışına çıkmayı kafalarına koymadıkları sürece adamlar daima haklı olacaktır.
Uyumlu bir toplum, farklı inanıştaki yığınları barışık olarak bir arada tutmanın yolları aranarak değil, toplumu tek inanış etrafında bütünleştirmekle sağlanabilir. Bizim toplumsal yapımızın temelini oluşturan olgu ise İslâm’dır. Allah’tan hayırlı evlat dilenerek sahip olunan ve doğumlarından sonra kulaklarına ezan okunan ve hayata bu inanç ortamında başlayan çocuğu, toplum ve eğitim düzeni, İslâm’dan koparacak şekilde çekip çeviriyor, hırpalıyor ve saptırıyorsa, bireyde ve dolayısıyla toplumda psikolojik çatışmalar, uyumsuzluk ve huzursuzluğun doğması kaçınılmaz olur. Birey ve toplum hayatın her kademesinde bu çatışma nedeni ile tatmin olmamış arzular, beklentiler, ihtiyaçlar içinde kalır ve bunlar ilerleyen senelerde daha yeni ve karmaşık huzursuzluklara sebebiyet verir. Doğacak çocuklarının hayırlı evlat olmalarını dileyerek işe başlayan ve hayatlarını bu zihniyet ve teslimiyette devam ettirmek kararında olanlarla, hiçbir fiillerinde Allah’ı hatırlamayanlar arasındaki ayrılık, telafi edilmez boyutlara doğru büyür gider. İki tarafın birbirleri üzerinde gerçekleştirmek istedikleri niyetleri akamete uğradıkça, düşmanlıklar şuur altlarında birikimler yapar ve gelecek nesillerde korkunç tablolarla zuhur ederler. Tıpkı Batılıların İslâm âlemi karşısında bir bilim haline dönüştürdükleri düşmanlığın, geçmiş asırlardaki hatalardan kaynaklanması gibi..