Bu coğrafyada adalet, sadece üzerine mermer kazınmış soğuk bir saray isminden ibaret kaldı. Bir sabah evinden çıkan, kütüphaneye giden ya da sadece bir parça huzur arayan bizim gibi gençlerin ve çocukların birkaç gün sonra ya bir dere yatağında ya da bir göl kıyısında cansız bedenlerini topluyoruz. Ve her seferinde aynı mide bulandırıcı senaryo vizyona giriyor: "İntihar etmiş olabilir."
Bakın, bu bir beceriksizlik değil. Bu, sistematik bir görmezden gelme halidir. Bir üniversite öğrencisi bir şehrin göbeğinde, kameraların menzilinde buhar olup uçuyor, aylar geçiyor, bulamadık deniliyor. Bir diğeri, Van'ın en kalabalık yerinde kayboluyor, otopsi raporları suda boğulma diyor ama o bedendeki darp izlerini, o şaibeli Dna örneklerini kimse izah edemiyor. Devlet dediğin mekanizma, vergi toplarken ya da bir tweet atanın kapısına dayanırken gösterdiği o muazzam hızı, nedense bu dosyaların kapaklarını açarken kaybediyor.
Sorun ne biliyor musunuz? Sorun, bu ülkede bazı isimlerin dokunulmaz, bazı hayatların ise istatistik görülmesi. Eğer şüphelinin arkası sağlamsa, babası nüfuzluysa ya da olay siyasi bir rüzgarın tersine esiyorsa, deliller o an kararıyor, kameralar o an bozuluyor, dosyalar o an rafa kalkıyor. Biz ise ekran başında "Acaba bugün hangisinin ölüm haberini alacağız?" diye bekleyen bir topluma dönüştürüldük.
Gülistan nerede? Rojin'e ne oldu? Rabia Naz'a o arabayı kim çarptı? Bu soruların cevabını veremeyen bir hukuk sistemi, sadece güçlüleri koruyan bir kalkandır. Adli tıp raporlarının arasına sıkıştırılmış yuvarlak cümleler, acılı ailelerin feryadını bastırmaya yetmiyor. Bir ülkede adalet, sadece ölenin arkasından atılan sloganlara hapsedilmişse, orada kimse güvende değildir.
Gerçek şu ki; biz katilleri bulamıyor değiliz , bazı katillerin bulunmasını istemeyen