Bernhard, bu romanda yalnız insanları değil, insanın kendine kurduğu yalanı da acımasızca yargılıyor. Sanat çevreleri, dostluklar, başarı tutkusu, büyük kent, entelektüellik ve toplumsal saygınlık; hepsi birer maske olarak parçalanıyor. İnsanların en büyük trajedisi, başkalarını kandırmaları değil, yıllarca kendi oynadıkları role inanmaları. Dostluklar zamanla nefrete, hayranlık tiksintiye, idealler ise kariyer hesaplarına dönüşüyor. Bernhard'ın öfkesi kişilere değil, sahiciliğini kaybetmiş yaşama yöneliyor. Viyana, yalnızca bir şehir değil; insanın umutlarını öğüten, yeteneği değil uyumu ödüllendiren bir düzenin simgesi. En sarsıcı olan ise anlatıcının sonunda oklarını kendine çevirmesi: Başkalarını küçümserken kendi sahte varlığını fark ediyor ve "gerçek bir hayat hiç yaşamadım" itirafına ulaşıyor. Roman böylece bir başkalarını suçlama metni olmaktan çıkıp, insanın kendisiyle hesaplaşmasının en sert örneklerinden birine dönüşüyor.
"Olmak istediğimiz şeyi kendimiz olamazsak, onu başkalarından yaratmaya çalışırız; sonunda da yarattığımız şey tarafından yıkılırız."
Bernhard'ın öfkesi aslında nefretten çok, sahicilik arayışının umutsuzluğu. Bu yüzden 'Odun Kesmek' yalnızca bir toplum taşlaması değil; insanın kendine bile yabancılaşmasının romanı.
Keyifli okumalar...