Kardeşim sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin
Gül düşünür gülistan olursun
Diken düşünür dikenlik olursun.
— Mevlana Celâleddin-i Rumi —
Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi kitabı günümüzde var olan gelişmelerin gelecekte ne gibi sonuçları olabileceğine ve geçmişe göre nasıl farklılaştırmalar oluşturduğuna değiniyor. Bu kitap kendisinin Yuval Noah Harari’nin kaleminden çıktığını belli ediyor. Kullanılan bilgiler, bilgilerin servis edilme şekilleri Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens kitabı ile hemen hemen aynı. Kitapta ifade edilen fikirlerin her zaman destekli olması ve örneklerle sunulması çok güzel. Ayrıca Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens kitabında olduğu gibi bu kitabın da dili ortalama bir kullanıcının anlayabileceği seviyede. Ama bence yazar Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens kitabının üstüne bu kitapta pek bir şey koyamamış. Okurken sıklıkla o kitaptaki bilgilerin tekrar ettiğini fark ediyorsunuz. Diğer kitabı okumadan bu kitabı okunursa elbette çokça ilgi çekici gelecektir. Ancak ilk kitaptan sonra devam kitabı gibi okununca çok da bilginize katkı sunmuyor. Buna ek olarak yazarın günümüzdeki yazılım dünyasını yeni bir din somutlaştırması altında “dataizm” olarak değerlendirmesi bence aşırı bir fikir.
Özetle; bilgileri ile ufuk açan ancak Yuval Noah Harari’nin ilk kitabını tekrar eder nitelikte bir kitap olmuş bence #k:69726.
Çizgi roman ve mangayı bir araya getiren çok güzel bir eser olmuş. Justice League karakterlerinin çizimleri de oldukça başarılı. Manga ve çizgi roman okumayı sevenler okuyabilir.
Mağaradakiler kitabını incelemeye iki yönden başlamak gerekir diye düşünüyorum.
1) Cemil Meriç kimdir, nasıl bir düşünce dünyasına sahiptir?
2) Cemil Meriç bu kitabı neden yazmıştır?
İlk soruyla başlayalım. Cemil Meriç Türkiye'nin yetiştirdiği en ilginç düşünürlerden biridir. Elbette bu ilginç karakterin yeşermesinin arka planında hayatta yaşadıkları yatmaktadır.
Cemil Meriç 'in ailesi Balkan savaşları sonrası Yunanistan'dan şimdiki konumuyla Hatay'a gelip yerleşmiş göçmen bir ailedir. İşte Meriç de bu göçten sonra Hatay'da dünyaya gelir. Çocukluğu Antakya ve Reyhanlı arasında mekik dokumakla geçer. Ortaokulu Antakya'da okur. Burada dikkatimizi çekmesi gereken bir nokta Cemil Meriç'in Antakya'da okuduğu dönemde Antakya'nın Fransa idaresinde olması ve bu nedenle kendisinin de Fransız yönetiminde Fransızca eğitim almış olmasıdır. Bu, kendisinin hem Fransızcasını oldukça ilerletecek hem de kendi ülkesinde uğradığı ırkçı davranışlardan dolayı içindeki milliyetçiliği ateşleyecektir.
Cemil Meriç lisedeyken içinde filizlenen bu milliyetçi tutum nedeniyle diplomasını dahi alamadan liseyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu olaydan sonra liseyi okumak için İstanbul'a gider ve Nazım Hikmet, Kerim Sadi gibi Türkiye'nin sol kanadının ciddi temsilcileri ile tanışır. Milliyetçi kişiliği artık solculukla da yoğrulmaya başlar. Lisans eğitimini ise İstanbul üniversitesinde, kendisinin hayatını şekillendiren dil olan, Fransız filolojisi üzerine alır. Daha sonra çeşitli sebeplerle Hatay'a geri döner ve 1939 yılında Hatay hükümetini devirme suçuyla idama çarptırılır. Ama sonra beraat eder.
Cemil Meriç 'in kişiliğine detaylı bir biçimde değindim. Çünkü yazarın birçok kişiye karmaşık gelen karakteri aslında bu çok yönlü yaşamı sayesinde gelişmiştir. Kendisi çokça okumuş, çokça farklı çevrelerde bulunmuş ve savaş
Yaşamak kitabı aslında bir hayatın nasıl yaşanamayacağının hikayesi. Ana karakterimiz zengin bir aileden gelen ama atalarının bütün parasını 6 ayda kumar oynayarak hiç eden Çinli bir adam. Bu adam yetiştirilme tarzından ötürü ailesine de kötü davranan, kumarhaneye gelip de kendisine eve gelmesini söyleyen hamile eşini döven biri. Ama hayatın ne yazık ki yaşadığımız müddetçe yaptığımız iyi ve kötü her şeyi bize yaşatma gibi bir huyu var. Burada da karakterimiz yaptığı bütün bu kötülükleri hayat boyu çekiyor. Hikaye adamın kumarda bütün parasını kaybedip, 1 meteliği bile kalmamasından sonra başlıyor. Çünkü karakterimiz Çin’in Mao dönemine de uzanan o acımasız döneminde sıradan biri olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Önce zorla askere alınıyor ve burada hayatın acılarıyla, savaşın içine doğmuş şanssız insanların boğuştuğu acımasız kaderlerle bir başına kalıyor. Yazarın savaş tasvirleri gerçekten yürek burkuyor:
‘’Tabutları ateş yakmak için kullanıyorlardı. Öyle bir duruma gelmişti ki her şey, kimse ölülerin kemiklerinden korkmuyordu. Geceleri yanı başımızda onlarla uyusak bile kimse kabus görmüyordu.'' Sayfa 61
‘’Dışarıda ölüme terk edilmiş binlerce askerin acı çığlıklarıını duyuyorduk. Sesleri kahkaha ve ağlama karışımı gibi geliyordu. O dayanılmaz çığlıklar! Ömrüm boyunca bir daha asla böyle korkunç sesler duymadım.’’ Sayfa 65
Karakterimiz savaş yıllarından sonra çocuklarının bile kendini doğru dürüst hatırlamadığı evine dönüyor. Ama evine dönünce de huzurlu bir hayat kendini beklemiyor, tam toparlandık derken hayat kendilerini yine dibe çekiyor. Kitapta çeşitli sebeplerden çocukları ile iyi giden ilişkileri olmuyor (buraları artık okuyunca öğrenirsiniz :)). Evde baba şiddeti ve çocukluk travmaları ile harmanlanmış yaşamlar eşliğinde geçiyor yıllar.
Hasan Ali Toptaş günümüz yazarlarından biri. Benim kendisinin romanlarına dair sevdiğim iki özelliği var:
1) Hikayelerini anadoludan seçiyor ve ''içimizden'' hayat hikayeleri sunuyor.
2) Betimleme gücü çok güçlü ve bunu hikayelerin içine iyi yediriyor.
Bu bahsettiğim iki özelliği kitaplarını okurken sürekli hissediyorsunuz. Hikayeleri okurken Anadolunun farklı köşelerinde yaşanan hayat hikayelerini hatırlıyor, farkındalık yaşıyorsunuz. Ama bunu yaparken usta bir betimleyicinin kurduğu ilginç cümlelere doğru da bir yolculuk yapıyorsunuz:
‘’Beyaz bir sessizlik sardı vadiyi. Sessizlik öyle derindi ki, hangi yöne gideceğimizi, ne yapacağımızı şaşırmıştık.’’
Örneğin sayfa 103 de geçen bu ifadeden sonra o vadideki atmosferi hissetmek o kadar olağan ki... Hasan Ali'nin burada hem o anki atmosferi okuyucusuna tattırıp hem de böyle anı böyle güzel bir şekilde tasvir edebilmesi... İşte Hasan Ali'yi usta bir yazar yapan bu özelliği bana kalırsa:
'’Hatırlamak bile istemiyorum geçmişimi, diyorum kimi zaman, sanki hatırlamak fiilinin ipleri parmak uçlarıma bağlıymış gibi. Dünü yok edemeyiz, diyor Gülnida da.’’ Sayfa 117de geçen bu cümlede bir fiilin iple bağdaştırılıp somutlaştırılması yaratıcı bir zihnin eseri değil de ne? Hatırlamak gibi günlük hayatta çoğu zaman farkında bile olmadan geçirdiğimiz bir eylemin farkına varmamızı sağlamıyor mu burada yazar? İşte, bu bahsettiğim gibi birçok örnekle Hasan Ali'nin kaleminin neden eşsiz olduğunu fark ediyorsunuz.
Özetle; bir gününüzü Hasan Ali'ye ayırın ve okuyun, okutturun :)