Hayatımda mutlu günlerim olmuştu elbette, ama mesele mutluluk değildi. Önemli olan yaşadığını, hayatın bir anlamı, bir değeri olduğunu hissetmekti. Elinde çiçekler tutan beyaz gelinlik giymiş bir kızın mutluluğu gibi bir şey değildi bu. Daha derin bir varoluş sorunuydu. Dünyaya gelmiş olmamın bir anlamı var mı, bu yaşlı gezegene ya da üstünde yaşayan insanlara küçücük bir katkım oluyor mu gibi tuhaf soruların cevabıydı.
Yalnızlık çok uzun süre kapalı kalmış bir oda gibi kokuyor, naftalin kokuyor. ekşimtırak, kimi zaman çürümüş meyveyi andıran bir küf kokusu doluyor burunlarımıza.
İnsanlar uzaktayken elden bir şey gelmez deyip trajediye gözlerini kapatırlar ancak korktuklarını bahane ederek yanlarında olan olaylara da yaklaşmazlar. İnsanların geneli hissederler ama harakete geçmezler. Acıyı paylaştıklarını söylerler ama hızlıca unutuverirler.
Hayat, hep bir kaos halindedir. Koşullarınız ne olursa olsun işler her zaman planlandığı gibi gitmeyebilir. Ancak diğer bir yandan bakarsak, gerçekleşmesini asla hayal edemeyeceğiniz hoş sürprizler sizi bekliyor olabilir. Çünkü hayatta, iyi ki düşündüğümden farklı oldu, dediğimiz çok şeyle karşılaşıyoruz. Planlarınız veya projeleriniz ters gidince, bunu bir başarısızlık veya kötü şans olarak görmemeye çalışın. Eğer bunu yapabilirseniz, o zaman hem kendinizi hem de yaşamınızı değiştirebilirsiniz.
İnsanlar temel arzuları tarafından yönetilir ve bu da acı çekmemize yol açar çünkü arzular bizi dünyadan bir şeyler istemeye iter, oysa dünya bir tasarımdan başka bir şey değildir.