Cioran ile aramda bir sevgi-nefret ilişkisi mevcut. Felsefesinin tutarsızlıklar barındırdığını, sistematik olmaktan çok uzak olduğunu kabul ederken, isabetli tespitlerine kayıtsız kalmak büyük bir edebi kayıp olur. Çekiçle felsefe yapan birisi olduğu için kendisiyle barışık değilim çünkü düşünceler içinde bir bütünlük aramaz, onun için bütünlük de bir yanılsamadır. Gerçi felsefi anlamda aşırılığa kaçan figürler bana her zaman önemli gelmiştir; çünkü her sistem, yalnızca karşıtları ve sistemsiz olanlar sayesinde ayakta kalır. Cioran da varoluşun dayandığı tüm temel noktaları baltalayan biri olarak, felsefenin temellerini döverek sağlamlaştırıyor olabilir. İlk okuduğum söyleşiler kitabından referansla bence onun düşünceleri, felsefi bir yol haritası çizmekten çok, kriz anındaki bilinç patlamaları gibidir. Onlar daha çok, insan zihninin uçurumlarına açılan, hastalık ve uykusuzluktan kaynaklı rahatsız edici birer çığlıktır.
Cioran’ın modern yaşamın anlam krizine dair en keskin sorularından birisi şudur:
"Geçerli idealler, ister ahlaki, ister estetik, ister dinsel, isterse toplumsal ya da başka türlü olsunlar, yaşama doğrultu ve ereklilik kazandıramadıklarında, yaşam hiçlikten nasıl korunabilir?" Bu soruya kayıtsız kalmak bence imkânsız. İnsanın hayattaki anlam arayışı, çok ince bir ip üstünde ilerliyor ve herhangi bir anda hiçliğe yuvarlanmak işten bile değil. Yüzyıllardır süregelen tüm ideolojik, dini, estetik ve ahlaki sistemler, insanı bu uçurumdan koruma çabasıyla var olmuş bile olabilir. Fakat Cioran’ın sorusundan hareketle, eğer bu sistemler artık geçerliliğini yitirdiyse veya yitirirse, hiçlik karşısında hangi dayanağımız kalır? İnsan, geçmişte olduğu gibi mutlak bir doğruya inanarak yaşamıyor, aksine bu doğruların hepsinin yıkıldığı bir dönemde var olmaya