BÖLÜM XI: ÇARKIN DİŞLİLERİ VE ROBOTİK FISILTILAR İnsan, idealleriyle girdiği kapılardan unvanlarıyla çıkabilir; ama o kapıların arkasında bıraktığı ruhun hesabını hiçbir diploma kapatamaz. Elektronik teknolojisi bölümünün o teorik, temiz dünyasından çıkıp, piyasanın o küçük, rutubetli atölyelerine adım attığımda, karşımda bulduğum şey devre şemaları değil, insan ruhunun karmaşık ve sinsi haritasıydı. Girdiğim o küçük firmada bana yaptırılan işlerin basitliği (getir-götürler, tak-çıkar rutinleri) aslında sistemin bir prototipiydi: Sistem, senin zekanı değil, sadece o anki işlevselliğini talep ediyordu. O dükkanın eşiğinden içeri girdiğinizde, floresan lambaların altında sahte bir huzur havası solurdunuz. Herkes içten içe bir diğerinin eksiğini arar, onu patronun gözünde düşürmek için pusuda beklerdi ama yüz yüze gelindiğinde o samimiyet tiyatrosunun perdeleri ardına kadar açılırdı. Bu atölyede kimsenin bir diğerine iş öğretmek, onu geliştirmek gibi bir derdi yoktu. Çünkü bilginin paylaşılması, gücün devredilmesi demekti. Yeni gelene bir şey öğrettiğin an, kendi yeri doldurulabilirliğini tescillemiş olurdun. Bu yüzden, dükkanın eski sakinleri için en konforlu alan, yeni gelenin arkasından "kafası basmıyor, yavaş, işi bilmiyor" fısıltılarını yayarak kendi tahtlarını sağlama almaktı. O çarkın dişlileri arasında, her biri kendi zindanında yaşayan karakterler dizilmişti: Remzi: Toplumun o en tehlikeli damarını temsil ediyordu; geleneklere, göreneklere sıkı sıkıya bağlılık taslayan, ağzından "dürüstlük ve dobralık" kelimelerini düşürmeyen ama arkasından kuyu kazmadığı tek bir insan bırakmayan o organize yüzsüzlük. Begüm: Kendi ait olduğu sınıfı beğenmeyip, zihninde kurguladığı elit kesime özenen, ancak o sahte elitliğe ulaşmak için kendi menfaati uğruna yanındaki herkesi
Modern dediğimiz o dünya ve birlikte var olan sosyal medya o kadar ikiyüzlü ki; bir kadını sadece ünvanı, toplum tarafından kabul gören bir mesleği ve cüzdanı varsa göklere çıkarıyor, hiçbir marifeti olmasa bile övüyor. Ama ömrünü, sabrını ve sevgisini bir evi yuva yapmaya adamış o emektar kadınları görmezden geliyor. Şaşaa ve gösteriş, sadeliği yuttu. Sosyal medyadaki lüks hediyeler, caka satılan statüler alkışlanırken; bir sofraya ruh katan, hayatı ilmek ilmek ören paha biçilemez emekler "paraya tahvil edilmediği" için değersiz sayılıyor. Dünya sahte pırıltılara o kadar kör olmuş ki, yanı başındaki saf altını seçemiyor. Tüm bunlara rağmen vicdanı dimdik ayakta kalanın değerini bilmeyen vitrin köleleri bilsin ki; hayatı ayakta tutanlar reklamı yapılanlar değil, o gizli emeği hakkıyla var edenlerdir.
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Velvele çok, icraat yok !
Bugünkü mevzumuz, hayatta "bir şey" olamamanın sancısı ile arz-ı endam edenlerin velvelesi... Bunlar her devirde insanın içini şişiren, enerjisini sömüren öylesi bir güruh... "Lafa gelince mangalda kül bırakmayan, işe gelince ortalıkta gözükmeyenler" kulübü. Hayatı sadece bir "tribün seyircisi" gibi yaşayıp, sahadakilere sürekli taktik vermeye, kusur bulmaya bayılırlar. Değişime, gelişime zerre katkıları olmadığı gibi, yapıcı tek bir fikir ürettikleri de görülmemiştir. "Velvele çok, icraat yok !" Bu profilin değişmeyen özelliği: Geçmişi (cemaziyülevveli)...Vitrin süsü olmak, parlatılmış boş bir imaj, hep "mış gibi" yapmak. Bugünü...Sürekli bir mağduriyet dili, her şeyden ve herkesten şikayet etme konforu, kronik memnuniyetsizlik. Geleceğe katkısı ise...Koca bir sıfır. Çünkü üretmek emek ister, risk almayı gerektirir; şikayet etmek ise bedavadır. "Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsız olmaz." derler. Bunlar kendi ışıklarını yakamadıkları için, sürekli karanlıktan şikayet edip dururlar. Dünden bugüne bir arpa boyu yol alamamalarının sebebi de tam olarak bu: "Aynaya bakmak yerine hep başkalarını parmakla göstermek". Ne yazık ki çeneye verilen kuvvet, beyne ve ele verilmediği sürece bu vızıltı hiç bitmez. Mevzuya manzum uslüp ile devam edelim... ★ BOŞ KUBBENİN YANKILARI Anlayamıyorum ! Mazisinde de sadece vitrinde olma çabasından öte bir şey yapmamışları... Güne dair de; varsa yoksa sızlanma, şikâyetlenme, memnuniyetsizlik... Ya Hu, dünden bugüne hiç mi arpa boyu yol almaz insan... Yumurta vermez tavukların gıdak-gıdak velvelesi, Bal yapmaz arıların vızı-vızıl vızıltısı ! Eli iş tutmaz, dişe dokunur iş yapmaz, fikir üretmez, çeneye kuvvet... Bir ömür şikayet ettiğin mevzularda ne yaptın diye sorsan, cevap kallavi... Cemaziyyül-evvelini de
Kalabalıkların alkışını istemeyenler, yalnızlığın en huzurlu sığınağını inşa ederler By Hakan Sosyal medyanın herkesi görünür olmaya, takipçi sayılarıyla değer biçmeye ve sahte etkileşimlerle var olmaya zorladığı bu çağda, her şeye arkasını dönüp sessiz bir liman arayanlar var. Bu platformlar bir vitrin değil, sadece iç dökülen bir sığınak olduğunda anlam kazanır. Çünkü burası bir sosyalleşme alanı değil; kelimelerin duvarlara fısıldandığı, kalabalıktan kaçıp sığınılan kişisel bir odadır.
Duygu ve Düşünce
Yaşamın Izdırabı
​Varoluş, insanın alnına kendi rızası dışında basılmış karanlık ve mühürlü bir damgadır. Bizi bu dar ve klostrofobik dünyaya fırlatan güç, adımıza kararlar alırken dürüstlükten tamamen uzaktı. Şimdi herkes, sanki bu sahneye kendi istekleriyle çıkmış gibi sahte ve yapmacık tebessümlerle dolaşıyor. İnsanlığın o kibirli, her şeyi bildiğini iddia eden silüeti, aslında derin bir hiçliğin perdesidir. Toplum denilen o muazzam kitle, kendi acizliğini örtmek için icat ettiği kuralların kölesi olmuş durumda. Sokaklar, birbirinin gölgesine basarak yükselmeye çalışan, maskeli ve sığ kalabalıklarla çalkalanıyor. Her köşe başında adalet çığlıkları atılırken, arka odalarda zayıfların sessizce harcandığı bir düzen işliyor. Tarihin sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde gördüğümüz tek şey, hiyerarşinin kanlı dürüstlüğüdür. Zeka ve farkındalık, bizi diğer canlılardan ayıran bir ayrıcalık değil, göğsümüze saplanmış paslı bir çividir. Çünkü etrafındaki her şeyin solarak yok olacağını bilmek, yürürken sürekli kendi mezarını kazmaya benzer. İnsanlar bu soğuk gerçeği örtbas etmek adına kendilerine yapay cennetler ve meşgaleler yaratıyorlar. Günün ilk ışıklarıyla birlikte başlayan o mekanik ve anlamsız telaş, aslında bir kaçış çabasıdır. Zaman, avuçlarımızın arasından akıp giderken, arkasında sadece hayal kırıklıkları ve sönmüş umutlar bırakıyor. Evrenin bu dilsiz ve sağır sessizliği karşısında, insanın anlam arayışı trajik bir tiyatrodan öteye geçemez. Yukarıda ya da aşağıda, bizi bu amansız dehlize mahkum eden her neyse, çaresizliğimizle besleniyor. Kendi yarattığı dogmaların ve korkuların gölgesinde titreyen insan, yeryüzünün en büyük tezatıdır. Medeniyet denilen o süslü vitrin, ilk büyük sarsıntıda un ufak olacak kadar kırılgan ve temelsizdir.
Edebiyat
Vitrin Esareti ve Şahsiyet Buhranı
Yazılarım uzun ve sıkıcıdır, arka fonda çalsın youtu.be/U8oLGWSDVsE?si=... Ben meselelere hendese ilminin verdiği düşünme sistematiğiyle önce konuyu anlama, derinleştirme, tahlil etme, tetkik etme, fayda zarar analizi, hasar tespiti ve nihayetinde çözüm önerileri sunarak ilerleyeceğim. Modern insan, varoluşsal zeminini yitirdikçe siber mecraların yapay vitrinlerinde kendine sahte bir cennet inşa etme yarışına girişmiştir. görünüyorsam varım yanılgısıyla şekillenen bu yeni dünya düzeni, insanın fıtri istikametini kaybetmesinden doğan dehşetli bir performans kaygısını ve modern bir riyakarlık buhranını beraberinde getirmektedir. En mutlu anların, en şık kıyafetlerin ve derinliği hazmedilmemiş entelektüel alıntıların sergilendiği bu dijital panayırda, insanlık kendi gerçeğine yabancılaşmaktadır. Oysa hakiki samimiyet; insanın zayıflığıyla, acziyetiyle, kusuruyla ve yaralarıyla barışık olmasıyla var olur. Yaraların gizlenip sadece kurgulanmış başarıların yarıştırıldığı bu çağda, samimiyet erişilmez bir lüks haline gelmiş, kimse gerçek halini göstermeye cesaret edemediği için de kitleler derin bir anlaşılamama sızısıyla baş başa kalmıştır. Bu marazi tabloyu ve ruhsal yarılmayı tahlil ederken Furkan-ı Hakim’I esas kaynak olarak almak elzemdir. Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir övünme yarışıdır. Ayet-i kerimenin açıkça ihtar ettiği bu mahiyet, insanın dijital ekranlarda sergilediği cafcaflı ama içi boş tasannu hayatının tam bir tasviridir. İnsanın dış dünyaya sunduğu mükemmeliyetçilik maskesi, Fahr-i Kainat Efendimiz’in (sav) Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. bu nebevi ihtarı, hakiki kıymetin dış görünüşte, takipçi sayılarında yahut vitrinlerdeki

Esra Nevi Şahıs Hanım

@Fani_biri
·
İnsanlar artık vitrinlerde yaşıyor. En mutlu anlar, en şık kıyafetler, en entelektüel alıntılar hep sergilenmek için. Bu kadar "görünür" olma çabası, insanı derin bir performans kaygısına sürüklüyor. Herkes birbirinin sadece "en iyi versiyonunu" görüyor. Oysa samimiyet, insanın zayıflığıyla, kusuruyla, yarasıyla var olur. Yaralarımızı gizleyip sadece başarılarımızı yarıştırdığımız bir dünyada, samimiyet bir lüks haline geldi. İnsanlar anlaşılmadıklarını hissediyor çünkü kimse gerçek halini göstermeye cesaret edemiyor
Duygu ve Düşünce