Bir odaya girersiniz, herkes aynı dili konuşuyor, aynı şakalara gülüyor ve aynı görünmez ritme ayak uyduruyordur. Ancak siz, o odanın tam ortasında olmanıza rağmen, kendinizi kalın bir cam fanusun ardındaymış gibi hissedersiniz. Sesler boğuk, tepkiler yabancıdır. İnsanın kendini bir yere, bir topluma veya bir gruba ait hissetmemesi, fiziksel bir yalnızlıktan çok daha derin, görünmez bir sürgün halidir.
Aidiyet, insanın evrimsel kodlarına işlenmiş temel bir ihtiyaçtır. Atalarımız için bir kabileye ait olmak, hayatta kalmak demekti. Bugün fiziksel hayatta kalmak için bir kabileye ihtiyaç duymasak da, psikolojik bütünlüğümüz için bir "yuva" arıyoruz. Peki, o yuvayı bulamadığımızda ne oluyor?
Ait olmama hissi, genellikle bireyin iç dünyası ile dış dünyanın beklentileri arasındaki uyumsuzluktan doğar. Bu uyumsuzluk birkaç farklı şekilde kendini gösterir: Değerler çatışması, Derinlik farkı, maske yorgunluğu.
Sosyolojik açıdan baktığımızda, bu aidiyetsizlik hissinin günümüzde bir "salgın" haline geldiğini söyleyebiliriz. Eskiden insanlar doğdukları kasabada yaşar, aynı mesleği yapar ve aynı insanlarla yaşlanırdı. Aidiyet, doğuştan verilen bir paketti. Bugün ise sınırların flulaştığı, dijitalleşen ve sürekli değişen bir dünyada yaşıyoruz. İlişkiler, meslekler, hatta mekanlar bile geçici. Hal böyleyken, insanın kalıcı bir aidiyet hissi geliştirmesi eskisinden çok daha zor, hatta bazen imkansız bir çaba haline geliyor.
Ait olmama hissini yalnızca bir trajedi olarak okumak, resmin en parlak kısmını gözden kaçırmak demektir. Çembere dahil olmamak, insana çemberin tamamını dışarıdan görebilme ayrıcalığı verir. Tarih boyunca en büyük yazarlar, filozoflar ve sanatçılar bu "yabancı" olma halinden beslenmiştir. Albert Camus’nün Yabancı’sı veya Kafka’nın aforizmaları, tam da bu