"Zihinsel bir salgını durduramazsın. Kişiden kişiye sıçrayarak, uçsuz bu­caksız mesafeleri aşar. Son derecede bulaşıcıdır. İnsanın en savunmasız yönüne, benzeri hastalıkların kalıntılarını koy­duğumuz yere saldırır. Böyle bir şeyi kim durdurabilir ki?"
Sayfa 166·Kitabı okuyor
Alıntı
Bir evdim yangından arta kalan, içinde bazen katiller uyuyan, bitmez tükenmez cezaları, kırlara sürmeden önce onları; bir kent gibiydim deniz kıyısında salgın bir hastalığın tehdidinde bir ceset kadar ağır çocukların ellerinde sallanan
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Beyaz yaka ve kölelik hakkında
Günümüzde “beyaz yakalı kölelik” benzetmesini sıkça duyuyoruz. Ancak köleliğin tarihine dair bu satırlar, gerçek köleliğin ne anlama geldiğini acı bir şekilde hatırlatıyor: Zincirler, damgalanmış insanlar, açlık, zorla çalıştırma ve ölüm… Çalışma hayatındaki sorunları konuşmak elbette önemli. Ama tarihsel kavramları kullanırken, onların gerçek ağırlığını da unutmamak gerekiyor. Bu nedenle, “beyaz yakalı kölelik” benzetmesini yapanların bu satırları okumasını tavsiye ederim. Bazen tarih, kullandığımız kelimeleri yeniden düşünmemizi sağlar. Tzvetan Todorov, Amerika’nın Fethi adlı kitabından, İspanyolların Meksika halkına yaptığı zulüm üzerine kısa bir alıntı; Sekizinci bela, İspanyolların maden ocaklarında çalıştırmak için köle almalarıydı. Öncelikle, daha önce Azteklerin kölesi olanları aldılar; sonra boyun eğmeyi kabul edenler, son olarak da yakalananlar alındı. İstiladan sonraki ilk yıllarda köle trafiği arttı, kölelerin efendileri sık sık değişti. Kölelerin yüzlerine kraliyet alametine ilave olarak o kadar çok işaret koydular ki yüzleri kimin alıp kimin sattığını gösteren harflerle doldu. Dokuzuncu bela, Yerlilerin erzak taşımak için sırtlarında ağır yüklerle altmış league (5km) yol gittikleri maden ocaklarında çalışmaktı… Yiyecekleri bittiğinde, maden ocaklarında veya yollarda ölüyorlardı, çünkü yiyecek satın alacak paraları yoktu ve kendilerine yiyecek verecek kimse de yoktu. Eve dönenlerin çoğu öyle kötü bir durumdaydı ki kısa süre sonra öldüler. Maden ocaklarında, özellikle Oaxaca’dakilerde ölen Yerlilerin cesetlerinden çıkan kötü koku salgın hastalıklara yol açtı. Maden ocaklarının etrafındaki yarım league mesafede ve yolun büyük bir kısmında cesetlere veya kemiklere basmadan yürümek zordu, cesetleri yemek için doluşan kuş ve karga sürüleri öyle çoktu ki
Elbette bu yirmi yıldan uzun süre zarfında değişiklikler olmuştu, ama şans eseri şehrin iskeletini veya gerçekten önem arz eden kısmı olan ruhunu, Romalıların genius loci dedikleri şeyi etkilememişti. Temelde tanınır halde kalmış ve tüm Avrupa'da karaağaçları mahveden salgın, üniformalı bandonun çalması için tepesine sandalyeler ve nota sehpalarıyla bir platform yerleştirilen Müzik Ağacı'nı da yerle bir etmiş olsa da (bu nefis görüntü niye başka bir asırlık ağaçta yeniden düzenlenmez ki?), bunun telafisi olarak, Yagüe'ye adanmış o korkunç ve dev anıt, üzerinde yanlış hatırlamıyorsam bir yavru kartal figürü olan o bozuk kremalı Francocu turta da ortadan kalkmış. Ve elbette nostalji hissi geldi, ama keskin değil, müşfik bir karakteri vardı; insana uzak hatıralar tarafından incitildiğini değil, insanın kendine "eşlik edildiğini" hissettiren türdendi.
Heliodoro Islık Çalıp Piposunu Tüttürüyor·Kitabı okudu
Başlıksız..(!)
En küçük bir memur olmak için bile sağlık muayenesi şart oldu­ğu halde, bu deliler nasıl oluyor da kaderimize hükmeden yerlerde bulunabiliyorlar? Bu soruyu açıkça sormak gerekir. Yıkılan binalardan, çöken yollardan, bakımsızlıktan ölen in­sanlardan, salgın hastalıktan, sellerden, depremlerden sorum­lu kimdir? İnsanlık bu delilerin eline mi bırakılacaktır? Sor­mak isterim size. Bu deliler bizi nasıl idare edebilir? Sorarım size.
Alıntı
Çekirdek aile, insan biyolojisine ve evrimsel psikolojisine tamamen yabancı, dışarıdan dayatılmış "çarpık ve yapay bir kafestir". Bugün modern toplumda salgın gibi yayılan boşanma oranları, ebeveynlerin yaşadığı kronik depresif tükenmişlik ve çocukların hissettiği güvensizlik duygusu; bireylerin şahsi kusurları değil, bu genetik olarak uyumsuz olduğumuz nükleer aile hücre yapısının kaçınılmaz ve öngörülebilir çöküşüdür.