Bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılamayacak kadar mükemmeldir Bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. Hiçbir davranış düşüncenin gerçek tercümesi değildir. (Sf.31)
Bu yazarın beyin kıvrımlarının incelenmesini talep ediyorum ey bilim insanları! Söyleyecek ne çok şey var. Ama kitap bitip de kapağı kapatınca “ben ne okudum ya” hissi yok mu? Yaşamadım diyen buyursun.
Ben hiçbir şey bilmiyorum. Anladıklarım ise Günday’ın yazdıklarının ucundan bile geçmiyor hissi hikaye boyunca yakamı bırakmadı. Bu kitap Piç, Zargana, Malafa’yı da geçip ikinci sıraya Kinyas ve Kayra’nın yanı başına geçti, yerini buldu. Biraz daha uzasaymış kitap en en iyisi bile olabilirmiş. Hakan Günday bu kitabı yazarken “ne varsa içimde dökmeliyim” demiş olmalı. Düşünceler, kurallar, aileler, toplum, toplumcuklar, inançlar, değerler, Türkiye, benlikler, hesaplaşmalar, iyiler, kötüler, delirmeler ve akıl yürütmeler… daha neler neler. Bazı cümleleri beş-on
kere okudum. Dedim ki, sanırım ben Türkçe bilmiyorum. Felsefe ve bilimi özellikle fiziğin belli başlı kuramlarını elinde parçalayıp un ufak eden, varoluşu ve yok olma isteyişi, yok olarak var olmak düşüncesini (evet biraz beyin yakıyor) öyle cümleler ve örneklerle sunuyor ki kurgu geri planda kalıyor. Başkarakter araya giren biri oluyor sanki. Sanki Asil’in değilde Hakan Günday’ın hikayesi bu. Sanki içinde otobiyografik unsurlar var gibi. Sanki Asil’deki çoğu özellik yazarda da var gibi. Para kazanmak için aklındakileri bir kitaba döken Asil’in cümleleri bile Günday’ın cümleleri gibi. Sonra, aile olmaya, anne ve babaya hatta bir çocuğa bakışı bile. Kitap içinde yazarı gördüğüm çok an oldu. Boylu boyunca çizdiğim sayfalar. Uyuşan beyinlere en güzel jimnastik olarak