•  

    Sorularla Risale

    BEŞİNCİ BÖLÜM

    5. BÖLÜM

    ANLAMAYA YARDIMCI OLAN ESERLER VE ÖZELLİKLERİ


    1. Kendinize Bir Çalışma Masası Hazırlayın

    Risale-i Nur, dinî ve fennî birçok ilmin hazinelerini içinde barındırır. Şüphesiz, pozitif ilimlerden bahsederken bile, iman gözlüğüyle bakar. Bütün ilimleri, Allah’ı tanımaya bir vasıta kabul eder. Risale-i Nur, bütün ilimlerden ana gayeyle ilişkisi nispetinde bahsettiği için onu anlama çabası gösterirken bazı yardımcı kaynaklardan istifade etmek zorundasınız.

    Eğer Risale-i Nur’u okuyup anlamayı kendinize ciddî bir dert edinmişseniz, kütüphanenizin önüne bir çalışma masası kurmak ve onun üzerini yardımcı kaynaklarla doldurmak size çok şey kazandıracaktır. Tabiî, yıllar önce böyle bir çalışma masası kuranlar en doğrusunu yapmışlardır. Ancak sizin böyle bir uygulamanız ve alışkanlığınız yoksa, bugünden tezi yok, ilk işiniz bir çalışma masası hazırlamak olsun. Yaşınız ve mesleğiniz ne olursa olsun, bunu yapmalısınız.

    Çalışma masası, sadece öğrencilere, öğretmenlere veya bir üniversite bitirenlere has değildir. Okuma ve öğrenme faaliyeti yapan herkes, bunu en verimli bir şekilde başarmayı hedeflemelidir.

    Masada okumanın avantajları
    Çalışma masasının bir dizi avantajı vardır. Öncelikle Risale-i Nur’u okumaya ve öğrenmeye ciddî bir şekilde sarıldığınızı ve önemsediğinizi gösterir. Çünkü, özel bir zaman ve mekân hazırlamadan yapılacak eğitim faaliyeti, hedeflenen başarıyı kazandırmaz. Elbette her fırsatta zaman ve mekânı bahane etmeden okumanız gerekir. Ancak tüm öğrenim faaliyetini besleyen, masa başında yaptığınız düzenli ve plânlı çalışmadır.

    Eğer kitabı yatağa uzanarak veya koltuğa yayılarak okursanız, az sonra uykunuz gelecek ve kendinizi bırakacaksınız. Masa başındaki gayretiniz, sizi diri ve aktif tutacaktır. Eğer buna rağmen uyku sizi engelliyorsa, en etkili çözüm, uykunuz geldikçe teslim olmayıp, abdest almak veya elinizi yüzünüzü yıkamak ve ensenizi ıslatmaktır. Yüzünüzü hemen silmeyin ve kuruyuncaya kadar öyle kalsın. Uykunuzdan eser kalmayacaktır.

    Uykunuzu verimli hâle getirmek için imkânınız müsaitse öğleyin bir miktar uyuyun. Öğleden biraz önce başlayıp öğleden biraz sonraya kadar olan zaman dilimindeki bu uykuya “kaylûle” denmektedir ki, önemi ve faydası ilmî olarak ispatlanmıştır. Bunun yarım saati gecenin iki saatine bedeldir.

    Masa başında okumuyorsanız, elinizde bir kitap vardır. Başka bir kitaptan yararlanmak gerektiğinde, pek az insan koltuktan kalkıp kitaplığa gider. Oysa masa başında iseniz, bütün kitaplar ve yardımcı kaynaklar yanınızdadır.
    Yatağa uzanarak veya koltukta kitap okurken not alma imkânınız yok denecek kadar azdır. Oysa masada çalışırken düzenli not tutmanız mümkündür. Şimdi size, çalışma masasının etrafında kümelenecek Risale-i Nur’un farklı baskılarından ve yardımcı kaynaklardan bahsedeceğiz.


    2. Risale-i Nur Baskılarının Farklı Özellikleri

    Bugün Risale-i Nur'u yayınlayan birkaç yayınevi vardır. Bunların çıkardığı eserlerin baskı özelliklerini üç grupta toplamak mümkündür.
    1- Sadece orijinal metni aynen yayınlayanlar. Sözler ve Envâr Yayın Evinin baskıları gibi...

    2- Orijinal metni aynen korumakla birlikte, ayet, hadis ve Arapça, Farsça ibarelerin meâlini veren, eser sonunda lügatçe taşıyanlar. Söz Basım Yayın'ın baskıları gibi... Nesil'in baskısında ilâve olarak indeks de bulunuyor ve bütün külliyat iki ciltte toplanmış.

    3- Şu anda mevcut Risale-i Nur baskıları içinde öğrenmeye ve anlamaya yardımcı olmak için hazırlanan en kapsamlı külliyattan bahsedeceğim:

    Söz Basım Yayın: Bu külliyatta, her sayfanın altında, bilinmeyen kelimelerin anlamları, ayet-hadis mealleri, Arapça-Farsça metinlerin tercümeleri bulunuyor. Ayrıca her cildin sonunda indeks ve eserde geçen şahıs ve mekânlar hakkında geniş bilgi veren ansiklopedik bölümler var. Asıl önemlisi, her kitabın arkasında yer alan terimler ve kavramlar sözlüğü. Bu sözlükte, terimlerin geniş anlamları verilmekte ve aynı kökten türeyen kelimeler yer almakta.

    4- Nesil Yayınları tarafından çıkarılan iki ciltlik Risale-i Nur Külliyatı ise, yaklaşık irili ufaklı 50 kitabı içinde barındırması bakımından çok önemlidir. Çünkü bu iki cildi yanında bulunduran kişi, bütün külliyata sahip olmuş demektir. Bilhassa seyahatlerde, tatillerde, evimizden başka bir yerde yaptığımız ders programlarında, yanımıza elli kitap yerine tek kitabı alarak külliyatı bulundurmuş olacağız. Bazen ders yaparken, konuyla ilgili bir başka risaleye başvurmak gerekebilir. Böyle durumlarda iki ciltlik külliyatın vazgeçilmez bir üstünlüğü vardır.

    Risale-i Nur konulu internet siteleri Risale-i Nur'u ve Bediüzzaman'ın hayatını konu alan internet siteleri de, anlama faaliyetinde birer yardımcı olarak değerlendirilmelidir. Bunların ayrıca başkalarına duyurmaya yönelik hizmet boyutu da vardır.

    Bu sitelerde Risale-i Nur’un tamamının metni, ayrıca 30 dilde tercüme edilmiş bölümler, sözlükler, sesli risale dersleri, soru-cevap sayfaları, tartışma formları bulunuyor.

    Burada, faydalanabileceğiniz belli başlı web sitelerinin adreslerini veriyorum:

    http://www.sorularlarisale.com
    http://www.nurpenceresi.com
    http://www.risaleinur.com.tr
    http://www.bediuzzaman.net
    http://www.saidnur.com
    http://www.nurris.com
    http://www.nur.web.tr
    http://www.resailinnur.com (Arapça)


    Risale-i Nur'u anlama ve öğrenme faaliyeti esnasında yararlanacağımız daha birçok kitap, broşür ve dergi zikretmek mümkündür. Fakat fazla teferruata girmeden şu kadarını söyleyebiliriz ki, daima arayıcı, araştırıcı, not edici bir tavrımız olmalıdır.

    3. Risale-i Nur’u Anlamaya Yardımcı Eserler

    Risale-i Nur’u anlamak için özellikle dil problemini çözmeye yönelik ilk çalışma, Yeni Lügat olmuştur. Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden olan Abdullah Yeğin’in hazırladığı bu eser, hacminin küçük olmasına rağmen binlerce kelimeyi ve terimi ihtiva etmektedir. Bazı kelimeleri çok kısa ve yetersiz geçmesine rağmen, bugün de kullanılan ve çok faydalı olan bu eseri, Risale-i Nur’u okurken yanımızdan eksik etmemek gerekir.

    Yeni Lügat’tan çok daha kapsamlı ve bir nevi geniş bir lügat hüviyetinde olan, Hekimoğlu İsmail başkanlığındaki bir heyetin hazırladığı üç ciltlik Yeni Ansiklopedi de yardımcı bir kaynaktır. Bu eserde, risalelerde geçen binlerce kelime ve terimin geniş ve örnekli bir şekilde anlamları verilmektedir.
    Risale-i Nur, bir Kur’an tefsiridir. Ancak özellikle imanî veya itiraz edilen ayetleri tefsir etmiştir. Daha önce yazılmış ve çok bilinen dinî konulara ya hiç girmez veya gerektiğinde çok veciz bir şekilde yer verir. Bazen bir ayetin iniş sebebi veya İslâm tarihindeki bir olayı genişçe araştırmak gerekebilir.

    Bu durumda bize temel dinî kaynaklar lâzımdır. Bunlar, bir Kur’an meali, bir tefsir, bir hadis külliyatı ve bir siyer (Peygamberimizin Hayatı) kitabıdır.
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili tefsiriyle Prof. İbrahim Canan’ın hazırladığı Hadis Ansiklopedisi-Kütüb-i Sitte isimli eser birçok konuda yardımcımız olacaktır.

    Son Şahitler ve İndeks
    Risale-i Nur’un bazı yerlerini anlamada veya ilgi ve teşvikin artmasında Necmeddin Şehiner’in hazırladığı Son Şahitler serisinin de büyük önemi vardır. Buradaki hatıralar, Üstat Hazretlerini ve talebelerini daha iyi tanımaya da vesile olmaktadır. Yine aynı yazarın “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî” isimli eseri de faydalı bir kaynaktır.
    Üstat Hazretlerinin hayatı ve hizmetinin safhalarıyla ilgili Abdülkadir Badıllı’nın kaleme aldığı, “Mufassal Tarihçe-i Hayat” ise, çok daha geniş bilgi ve belgeler ihtiva etmektedir.

    Risalelerin, tefekkürî bölümlerinin anlaşılmasında İlim ve Teknik Serisinin de büyük katkısı bulunmaktadır. Söz Basım Yayının büyük bir iman hizmeti olarak 1979’da başlattığı ve bu alanda bir çığır açarak tevhidî bakış açısını topluma mâl eden bir çalışmanın ürünleri olan bu eserler şimdi satılmamaktadır. Piyasada serinin birkaç kitabını bulmak belki mümkündür; ancak bu mânâdaki kitap, dergi, VCD ve web siteleri yine aynı fonksiyonu üstlenebilir.

    Risale-i Nur’u anlamada, hangi konunun nerede olduğunu bilmenin de büyük ehemmiyeti vardır. Bu hususta Hekimoğlu İsmail’in hazırladığı bir fihrist uzun yıllar hizmet etmişti. İsmail Mutlu’nun hazırladığı Risale-i Nur Fihrist ve İndeksi ise, çok daha geniş ve farklı baskılara uygun bir çalışma hüviyetindedir.

    Risale-i Nur’daki ayet ve hadislerin mealini veren eserler de faydalanacağımız kaynaklar arasındadır. İlkini, Abdülkadir Badıllı’nın Risale-i Nur’un Kudsî Kaynakları adıyla çıkardığı bu eserlerin, aynı muhtevada farklı baskıları da vardır. Konuyla ilgili Kenan Demirtaş’ın da Nesil’den çıkan bir eseri bulunuyor.

    Yeni Başlayanlar İçin İki Kitap
    Bilhassa eserleri okumaya yeni başlayanlar için iki farklı dizi vardır.
    Bunlardan birisi, Risale-i Nur’dan Örnek Metinler isimli dizidir. Şu anda üç kitap olan bu çalışmada, resimli metinlerle birlikte hazırlık çalışmaları, metinle ilgili sorular bulunmaktadır. Böylece örnek metin üzerinde düşünmek ve çalışma yapmak imkânı sağlanmıştır.

    Diğer bir dizi, daha önce de bahsettiğimiz gibi, Nesil Basım Yayın tarafından çıkarılan Risale-i Nur’a Giriş ve Risale-i Nur Dersleri isimli çalışmalardır. Bunlarda da metinler, kelime ve terimlerin açıklaması yapılmıştır.
    Bu arada Risale-i Nur’un açıklamalı dersi yapılan radyoları da unutmamak gerekir. Bunlardan birisi olan Moral-FM’de her akşam sunulan “Nur Penceresi” programında, çok başarılı ve faydalı dersler yapılmaktadır. Sürekli dinleyenler, o anda anlamanın yanı sıra, kendi başlarına okuduklarında yararlanabilecekleri terim bilgisi ve anlama tekniğini öğrenebileceklerdir.

    Risale-i Nur CD’leri
    Son yıllarda Risale-i Nur’un CD’leri çıkmıştır. Birkaç farklı yayın evi tarafından çıkarılan bu CD’ler, birçok konuda yeni mânâlar keşfetmenize ve öğrenme faaliyetini âdeta bir zevk hâline getirmenize yarayacaktır. Bu şekilde, Risale-i Nur’dan ulaşmak istediğiniz başka bir yeri, hatırladığınız bir kelime yardımıyla bile bulabileceksiniz.

    Risale-i Nur konulu internet siteleri
    Risale-i Nur’u ve Bediüzzaman’ın hayatını konu alan internet siteleri de, anlama faaliyetinde birer yardımcı olarak değerlendirilmelidir. Bunların ayrıca başkalarına duyurmaya yönelik hizmet boyutu da vardır.

    Bu sitelerde Risale-i Nur’un hem Türkçe hem farklı dillerdeki metni ile birlikte bu eserleri anlamaya yönelik yeni çalışmalar da bulunuyor. İnşaallah, bu konudaki siteler ileride daha da gelişecek ve bu eserleri hakkıyla anlamak ve anlatmak için evrensel bir çözüm olacaktır.

    Risale-i Nur’u anlama ve öğrenme faaliyeti esnasında yararlanacağımız daha birçok kitap, broşür ve dergi zikretmek mümkündür. Fakat fazla teferruata girmeden şu kadarını söyleyebiliriz ki, daima arayıcı, araştırıcı, not edici bir tavrımız olmalıdır.

    Rabbim hepimize, bu iman hazinesinden hakkıyla istifade etmeyi ve hayatımıza aksettirmeyi nasip etsin.
    OKUNMA: 20997
    Sorularla Risale
  •  

    Sorularla Risale

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    4. BÖLÜM

    ANLAMAK İÇİN NASIL BİR TEKNİK İZLENMELİ?

    1. Az da olsa devamlı okuyun!

    Kim bilir bu kural fazla önemli gelmeyecek sizin için... Oysa Risale-i Nur’u okumak ve anlamak hususunda belki de en önemli kuralların başında bu gelir: Az da olsa devamlı okumak ve hiçbir kazanımı küçümsememek...
    Günde bir sayfa okuyan bir talebe, yılda 365 sayfa, 10 yılda 3 bin 650 sayfa, 50 yılda 18 bin sayfa okumuş olur.
    18 bin sayfanın ne ifade ettiğini biliyor musunuz? Külliyatı tam üç kez aktarmak demektir. Oysa yıllardır okumayı ihmal eden nice kimse, bu kadarını bile okuyamamıştır.

    Nefsinize sorun, çevrenize sorun ve nasıl bir hazineden yeterince istifade edemediğimizi görün. Kaldı ki biz, günde bir sayfanın hesabını yaptık. Yani beş dakikalık bir zaman ayırma gayretinin getirisini hesapladık. Eğer günde iki sayfa okursanız, başarı da ikiye katlanacak. Eğer günde 20 sayfa okursanız, 50 yılda külliyatı tam 60 kez okumuş olacaksınız. Acaba kaç kişi vardır bunu başarabilen?

    Az da olsa devamlı okumanın gücünü görebiliyor musunuz?
    Bir işte başarılı olmada devamlılığın büyük ehemmiyeti yüzündendir ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. Çünkü, her gün teheccüt namazı kılan kişinin ibadeti, ara sıra günde yüz rekât namaz kılan kişinin ibadetinden hem kalite, hem de sayı olarak daha fazladır. “Taşı delen, suyun gücü değil, damlaların devamlılığıdır” sözü de sürekliliğin önemini ifade ediyor.

    Bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin
    İman derslerini okumak hayırlı bir amel olduğuna göre, bu tefekkürün en hayırlısı, az da olsa devamlı olandır. Bu sırrı anlarsanız, az bir amelle nasıl büyük bir mesafe aldığınıza şaşırırsınız.

    Risale-i Nur’u okumak ve anlamak konusunda yaptığınız tüm faaliyetleri devamlı yapın. İman dersini mütalâa ediyorsanız, devamlı gidin, ihmal etmeyin. Her hafta derse giden, 10 yılda 1500 sayfalık belli başlı yerleri anlayarak müzakere etmiş olur. Eğer haftada iki kez bu faaliyeti yapıyorsa, istifadesi de iki kattır. Çeşitli vesilelerle okuduklarınızı, dinlediklerinizi topladığınızda karşınıza çok büyük bir rakam çıkar.

    Ayrıca Risale-i Nur’u okurken ve anlamaya çalışırken, bir satırlık okumayı bile küçümsemeyin. Sözgelişi; belki bir paragraflık olan namazdan sonraki dersleri, günlük okumanızı, haftalık, aylık derslerinizi hiç ihmal etmeyin. Okumak için uygun zamanı ve uygun mekânı aramayın; ölüm, uygun zaman ve mekân aramıyor çünkü! Yolda, teneffüste, arabada, kuyrukta beklerken bile okumaya, dinlemeye önem verin.

    Başarının sırrı, az da olsa devamlı yapmak
    Artık kitaplar iyice küçüldü. Cep kitaplarını taşımak çok kolay... Hatta büyük eserler bile küçük boylarda basıldığı için taşımak çok basit. Askerde iken, bir arkadaşımız, küçük boy Asâ-yı Mûsâ’yı cebinde taşırdı.

    Zaten Risale-i Nur’un belli başlı bölümleri cep ebadındaki küçük setlerde yer alıyor. Bunları yanımızda taşımak, fırsat buldukça birkaç sayfa bile okumak önemlidir. Çünkü bu alışkanlık sizi daima diri ve şuurlu tutar. Sürekli aklınızda okuma ve anlama hedefi yer eder.

    Tarihte büyük eserlere imza atmış insanların başarılarındaki sır, az da olsa her gün okumaları ve yazmalarıdır. Bazen eski edebiyatçıların hayatını okurken, verdikleri eserlerin sayısına hayran olurdum. Oysa ortada fazla şaşırtıcı bir durum yok. Her gün bir sayfa yazan bir insan, yılda bir kitap üretir. Elli yılda 50 kitap neden şaşırtıcı olsun?

    Kaldı ki, hiçbir yazar günde bir sayfayla yetinmez. Günde üç veya 10 sayfa üreten yazarlar vardır. On sayfa yazan, ömründe 500 kitap üretebilir. Tabiî, kaliteyi düşünen daha az yazar. Ama sonuçta bir eser bile ortaya koymak önemlidir. Hepsinin sırrı, az da olsa yazmaktır.

    Bu kurala dikkat etmeyen nice kabiliyet, bir anda parlar ve kısa zamanda söner; çünkü devam etmemiş, soluğu tükenmiştir.

    Sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmaz
    Yaklaşık 25 yıldır risaleleri okuyor ve dinliyorum. Yazık ki, çok yoğun bir şekilde üzerinde çalışamadım. Yani günde 100–200 sayfa okumaya zaman ayıramadım. Fakat az da olsa sürekli okumayı ve dinlemeyi, iman derslerine gitmeyi hiç ihmal etmedim. Sonuçta bakıyorum da, öğrendiğim birçok konuyu, o ayırdığım kısa zamanlarda öğrenmişim.

    Elbette müzakereli dersler ve okuma programlarında iken daha fazla yoğunlaştık. Ama sürekliliğin yerini hiçbir şey tutmuyor. Lisedeyken giriştiğimiz ilk okuma gayretine, bir arkadaş grubuyla, günde iki sayfa olarak başlamıştık. Her gün birbirimizi kontrol ediyorduk. Okumayana sayfa başına bir lira ödeme cezası veriyorduk. O iki sayfa öyle bereketli oldu ki, devamlılığın avantajıyla birlikte zaman zaman sözleştiğimizin 10–20 katını okuyorduk. Neticede peş peşe büyük kitaplar bitiyordu.

    Ama devamlılığı ihmal eden bir genç, bir haftada külliyatı aktardı. Fakat ondan sonra hiç okumadı. Ne zaman uyanacak bilmiyorum.

    İster risaleleri okumaya yeni başlayın, ister eskiden beri okusanız bile yeni bir başlangıç yapmak isteyin; sürekli okumak kuralını ihmal etmeyin. Ulaştığınız kazanç, sizi de şaşırtacaktır.

    2. Münferit okumayı hiç terk etmeyin!

    Risale-i Nur’un vazgeçilmez bir önemi olduğunu biliyor, onu okuyup anlamayı dert ediniyorsunuz. Onu anlamakla neler kazanacağınızın farkındasınız. Onu ve yazarını müthiş bir muhabbetle seviyorsunuz. Az veya çok onunla sürekli meşguliyeti kendinize en büyük bir mesele kabul ediyorsunuz.
    Peki şimdi ne yapacaksınız? Bu iman denizinden tam istifade edebilmek için nasıl bir yol izleyeceksiniz?

    Israrla yapacağınız şey, münferit okumaya dört elle sarılmak ve hiç terk etmemektir. Çünkü kendi başına okumayan kimse, risaleleri okuma ve anlama meselesini akıntıya bırakmış demektir. Artık o, iradesiz, ihtiyarsız, rast gele bir alıcıdır. Öğrenme çabasını, tesadüflerin insafına bırakmıştır. Belki bazen üç beş sayfa okuyacak, bazen az bir miktar dinleyecek, bazen de hiç kafasında olmadığı halde kulak misafiri olacaktır.

    Okuma faaliyeti, rastlantılara bırakılamaz
    Oysa okuyup öğrenme faaliyetinin kaptanı siz olmalısınız. Neyi, nasıl, nerede, ne kadar öğreneceğinizi siz belirleyip, şuurlu bir tercih ortaya koymalısınız. Böyle muhteşem bir imanî dersler hazinesini keşfetme faaliyeti, plânsızlığa, tesadüfe feda edilemez. “Olsa da olur, olmasa da olur” mantığı sizi kurtarmaz. Belki de böyle bir mantık taşımıyorsunuzdur. Ama ciddî bir çaba içinde değilseniz, fiilleriniz sizi yalanlayacaktır.

    Şöyle bir düşünün: Kaç yıldır risaleleri tanıma bahtiyarlığına erdiniz ve şimdiye dek ne kadar okudunuz? Dahası ne kadar anlayıp, inceliklerine vâkıf oldunuz?

    Eğer kendi dünyamızda yaptığımız muhasebe bizi bile tatmin etmiyorsa, kimi tatmin edecektir? Elimizde ömrümüzün garantisi var mıdır? Geçip giden seneler bize yeterince birikim kazandırmamışsa, gelecek senelerden ümitli olabilir miyiz?

    Şüphesiz seneleri değil, tavrımızı sorguluyorum. “Eh işte, ara sıra okuyorum, bir şeyler biliyorum” anlayışı sizi kurtarmaz.
    Bunun için münferit okumaya, yani kişisel okumaya büyük bir önem vermeniz gerekecek.

    Bir bakarsınız yıllar su gibi akar
    Bu eserleri yeni tanımışsanız, “Daha zamanım var, henüz tanıdım” düşüncesine kapılmayınız. Bu, nefsin ve şeytanın bir tuzağıdır. Bir bakarsınız, yıllar su gibi akar gider ve elinizde kalan sadece hayıflanmalar, ahlar ve özlemlerdir. Bunun için şahsî okumayı hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiniz bir düstur hâline getirmelisiniz.

    Şahsî okuma size ne kazandırır? Öncelikle, öğrenme çabasını siz yönlendirirsiniz. Eğer başka kanallardan gelen bilgilerle yetinirseniz, belki de eserlerin bazı yerlerini hiç okumamış olursunuz. Hâlbuki plânlı bir okuma ile Risale-i Nur’a derli toplu bakarsınız.

    Öyle yerler vardır ki, hususî mâhiyettedir, belki mahremdir veya genel kitleye göre anlaşılması zordur. Bu bölümleri hiçbir yerde duyamazsınız. Siz kendiniz okumazsanız bunları kabirde mi öğreneceksiniz? “Oku, oku! Kabirde okuyamazsın” diyen Zübeyir Gündüzalp Ağabey ne güzel söylemiş.

    Şahsî okuma, bütünlük anlayışı kazandırır
    Ancak bu sözü de doğru anlamalısınız. Dünyada çok okuyan, kabirde de okur; tıpkı Hafız Ali ve benzerleri gibi... Ama okumazsanız, kabirde de okuyamazsınız. Görür gibi inandığımız kabir hayatında, Kur’an dersleri olan risalelerle, iman kardeşleriyle, Üstatla, hepsinden önemlisi Hazret-i Peygamber (a.s.m.) ile beraber olmak istemez misiniz?
    Elbette istersiniz. O zaman, çok okumak zorundasınız.

    Şahsî okuma, size, Risale-i Nur’a bir bütün olarak bakma kabiliyeti verir. Böylece hangi konunun nerede işlendiğini öğrenirsiniz. Bu da size iki bakımdan fayda sağlar:

    Birincisi, aynı konunun farklı yerlerde nasıl işlendiğini görür, icmalî işlenen bir konunun başka yerde daha tafsilî bir şekilde işlendiğini fark edersiniz. Sözgelişi; melâike bahsi On Beşinci Sözde de var. Ama Yirmi Dokuzuncu Sözde daha geniş ve detaylı anlatılmış. Yine şuûnât-ı İlâhiye konusu, Yirmi Dördüncü Mektupta, Otuz İkinci Sözde ve Otuzuncu Lem’ada işleniyor. Bunun dışında risalelerin birçok yerine serpiştirilmiş. Hepsine topluca bakarsanız, birbirinin yardımıyla diğerini de daha iyi anlarsınız.

    İkincisi, farklı konular arasında da irtibat kurmanız ve birbirine yardımcı etmeniz mümkündür. Şahsî okuması olmayan ve topluca bakamayan bir kimse, belki bir meseleyi anlamak için çok çalışır, çırpınır; oysa o konu, okumadığı bir yerde çok güzel ve genişçe işlenmiştir.


    3. Kendinizi muhatap ederek okuyun!

    Risale-i Nur’u tek başına okumanın çok büyük avantajları vardır. Bunların hepsi de güzeldir. Ama şahsî okumanın asıl büyülü yönü, nefsinizi muhatap kabul ederek okumaktır.

    Risaleyi kendi başınıza okursanız, ortada başka kimse yoktur. Bir siz varsınız, bir de o... Hiç kaprissiz, ön yargısız, sû-i zansız, okuyup kendiniz dinlersiniz.

    Zaten risalelerin her yerinde, değişik nitelendirmelerle “Ey nefsim!” diyen Bediüzzaman Hazretleri, bu dersleri bizzat nefsine söylemiştir. Siz okurken de, “Ey nefsim!” dersiniz. Ancak oradaki nefis, yazarının veya bir başkasının nefsi değil, bizzat sizin nefsinizdir. İhtiyacınızı bilerek, doğrudan kendinizi kast ederek okursanız, müthiş bir etki altında kalırsınız.
    Bunun ilk şartı, Risale-i Nur’a karşı enaniyetinizi, yanlış tanıdığınız benliğinizi ve izzet-i nefsinizi yok etmektir. Bu eserlerin yazarı bile enaniyetten kaçınırken bize ne oluyor?

    Benliğinizi iman dersleri karşısında yerden yere vurun, en ağır sıfatları nefsinize verin, onu alabildiğince aşağılayın; yücelirsiniz..

    Bilmediğini bilmek, öğrenmenizi sağlar
    Risale-i Nur’a “Biliyorum” edasıyla yaklaşırsanız, hiçbir perde açılmaz ve mânâ hazineleri gizli kalır. Ancak “Bilmiyorum,” “Yetersiz biliyorum” ya da “Öğreneceğim çok şey var” yahut “Daha nice yeni mânâlar keşfedeceğim” şuuruyla yönelirseniz, mânâ sırları açılır, yepyeni bilgilere kavuşursunuz.

    “Biliyorum” edasıyla yaklaşan, zaten bildiğine inandığı için yeni bir şeyler öğrenme gayreti göstermez. Aklı, beyni, kalbi, duyguları tembel ve işsiz kalır. Ancak yeni keşifler yapacağı ümidiyle sarılan bir kimsenin bütün duyguları öğrenmek için çırpınır, zorlukları çözer, yüzeysel anladığı yerlerin derinliğini keşfeder.

    Risalelere nefsinizi muhatap kılarken, müellifinin yönelttiği tüm suçlamaları ve eleştirileri kendi üzerinize alın. Zaten bu eserler sizin için yazılmış.
    Ayrıca oradaki şartlı olumlu sıfatların da üzerinizde olup olmadığını düşünün, nefsinizi sorgulayın. Sözgelişi; Yirminci Mektubu okuyorsunuz... Mukaddimesinde geçen, “Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır” cümlesini okudunuz.

    Hemen sorun nefsinize: “Cenab-ı Hakk’ı tanıyorum ve seviyorum. Peki, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhar mıyım? Eğer mazhar değilsem, gerçekten tanıyor ve seviyor değil miyim?”
    Buradaki nefis muhasebesini uzatıp götürebilirsiniz. Sonuç sizi memnun edecektir; çünkü daha çok okumanın, daha çok çabanın gerektiğini göreceksiniz.
    Diyelim ki, Yirmi Altıncı Mektuptaki “dost,” “kardeş” ve “talebe”nin özelliklerini okuyorsunuz. Tabiî ki, kendinizi talebe kabul ediyorsunuz. “Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin” ifadelerini okuyorsunuz.

    Hemen soralım kendimize: “Eserlere kendim yazmış gibi sahip çıkıyor muyum? Hayatımın en mühim işi onları yaymak mı, onun hizmeti mi? Eğer böyle değilse, nasıl talebe olabilirim?”

    Risale-i Nur’un her yerini böyle bir muhatabiyet ve sorgulama anlayışıyla okuyabilirsiniz. İşte o zaman şahsî okumanın azamî istifadesi ortaya çıkar.

    Tevazunun zirvesine çıkıyor
    Bu kadar sorgulamayı çok görmeyin. Bu eserlerin yazarı, üç ekmek ve bir okka (1282 gr) pirinçle bir buçuk ay idare ettiği halde, kendisine şikemperver, yani “midesini seven” diyebiliyorsa, bizim nefsimize ne oluyor ki onu eleştirmekten geri duralım? Kaldı ki, onun nefsini yerden yere vuruşu bundan ibaret değil. Yirmi Altıncı Sözün hatimesinde, kendisini bir racül-ü fâcir (aşırı kötü ve günahkâr kimse) gibi görmekle tevazuun zirvesine çıkıyor.
    Risaleleri, sanki üçüncü bir şahsa sesleniyormuş gibi okumak, bizi ilerletmez, geriletir. Biz kendimiz, kurtulmuş insanlar değiliz ki... Hem onların yazarı, herkesten ziyade okursa, bizim ihtiyacımızın sonsuzluğu ortadadır.
    Şahsî okumada, bizzat kendi nefsimizi hedef almamız, onun tezkiyesi ve terakkisi için şarttır. Yoksa temizlenmeyiz, olduğumuz yerde sayarız.


    4. Nereden başlamalı, nasıl ve ne kadar okumalısınız?

    Özellikle Risale-i Nur’u yeni tanıyıp şahsî okumaya başlamak isteyenler, hangisine öncelik vermek gerektiğini araştırırlar. Elbette ilk başlangıç için okunması ve anlaşılması kolay bir yer seçilmelidir. Bunun için en uygunu, öncelikle Sözler’in arkasındaki konferansı okumaktır. Burası, Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman Hazretlerinin özellikleri anlatıldığı için bir nevi “giriş” hükmündedir. Bu arada, Üstat Hazretlerinin hayatının anlatıldığı, Mehmed Paksu’nun “Nur Dede” isimli eseri, kısa ve anlaşılır olması bakımından bilhassa yeni başlayanlar için önemlidir. Bundan sonra Küçük Sözler, Gençlik Rehberi okunabilir. Arkasından Lem’alar’dan 1. ve 2. Lem’a, Tarihçe-i Hayat’ın baş kısmı, Mûcizat-ı Ahmediye devreye girer. Bu kadarı eserlerin diline ve üslûbuna belli bir alışkanlık kazandırır.

    Yeni başlayanların, Nesil Yayınlarından çıkan Risale-i Nur’a Giriş kitaplarını okumaları daha kolay ve rahat olabilir. Çünkü bu kitaplarda rahat bir düzenleme, kelime ve terim anlamları vardır. Ayrıca, işlenen metnin ana konusunu teşkil eden kelime üzerinde genişçe durulmuş, bu kelimeden türeyen birçok kelimenin de anlamı verilmiştir. Meselâ; “selâm” kelimesinin Arapça hangi kökten geldiği ve anlamı genişçe anlatıldıktan sonra, bu kökten türeyen selâmet, selim, teslim, tesellüm, teslimiyet, İslâm, Müslim, müsalemet gibi kelimelerin anlamları da açıklanıyor. Bu yönüyle Risale-i Nur’a Giriş dizisi, Risale-i Nur’-un kelime ve terimlerine şuurlu bir biçimde vâkıf olmayı ve derinlik kazanmayı sağlıyor.

    Hizmet Rehberi şuur ve şevk kazandırır
    Risale-i Nur’u, Bediüzzaman’ı, hizmetini ve talebelerini daha iyi tanımak için Hizmet Rehberi’ni okumakta fayda vardır. Ayrıca bu eser, ayrı bir şuur, şevk ve heyecan kazandırır. Artık sırasıyla Sözler, Tarihçe-i Hayat, Mektubat, Barla Lâhikası, Lem’alar, Kastamonu Lâhikası, Şuâlar, Emirdağ Lâhikası, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İşârâtü’l-İ’câz, Muhâ-kemât okunabilir.

    Dikkat edilirse, böyle bir sıralamada lâhikalarla diğer eserler aynı anda bitmiş olacaktır. Böylece külliyatın umumuna birden bakılacak, her yerinde geçerli olan ve bütün satırlara sinen meslek ve meşrep düsturları hazmedilecektir. Aksi takdirde sadece bir grup eserde yoğunlaşılır, diğerleri ihmal edilirse anlama ve uygulamada dengesizlikler meydana gelecektir.
    Ayrıca büyük eserlerde yer almayan, topluca “Âsâr-ı Bediiye” denilen Münâzarât, Sünuhat, Divan-ı Harb-i Örfi gibi küçük eserleri de bitirmek gerekir ki, külliyat tamamen aktarılmış olsun. Yaptığımız bu sıralama, sadece “kolaydan zora” doğru giden bir tavsiye niteliğindedir. Yoksa ille de böyle olması gerekmez. Daha değişik sıralamalar ve tavsiyeler de mümkündür.

    Bilen kimseler rehberlik etmeli
    Aslında en güzeli, “bilen birisinin yeni okumaya başlayan bir kimseye rehberlik etmesi”dir. İlk okumalarda anlamak için çok uğraşmamanız gerekir. Çünkü yabancı olduğunuz için takıldığınız yer çok olacaktır. Öncelikle çok okuyup diline, üslûbuna, genel mantığına ve yaklaşım tarzına alışmanız gerekir. Eğer daha ilk okumalarda tam anlamaya kalkışırsanız, ya şevkiniz kırılır terk edersiniz ya da ne kadar çırpınırsanız çırpının bir şeyler eksik kalır.

    Ama, “Hiç anlamaya çalışmadan, makine gibi okuyup geçin ve mânâyı hiç düşünmeyin” demiyoruz. Elbette ilk okuduğunuz anda birtakım mânâ cevherleri açılmaya başlayacaktır. Ancak sabırla ve fazla oyalanmadan okumayı sürdürürseniz, her geçen gün mânâyı daha iyi kavradığınızı görürsünüz. Risale-i Nur, siz hiç farkına varmadan sizi eğitir.

    Artık belli bir seviyeye geldiğiniz zaman çok dikkat ve tefekkürle, anlama azmi ve gayretiyle okumalısınız. Bu azim ve gayret, çok mânâların açılmasına sebep olacaktır. Bir arkadaşımız, “Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalını çok ısrarla ve defalarca okudum, ama anlayamadım. Çözemediğim yerlerini anlamak için çok uğraştım, düşündüm, araştırdım. Bir gün saatlerce süren uğraştan sonra yine anlamaya çalıştığım mânâları düşünerek uyudum. Rüyamda aynı yeri okudum ve bütün mânâlar açıldı. Anlamadığım hiçbir yer kalmadı” dedi.

    Israrlı istek, kilitleri açar
    Demek, anlamak için ısrarlı istekte bulunmak, gayret göstermek, önemli bir sırrın açılmasına sebep olabiliyor. Yeter ki isteyin. Kafanıza takılan kilit mutlaka çözülür. Ya siz bulursunuz, ya biri anlatır, ya Allah bir şekilde ihsan eder.
    “Şahsî okumanın ne kadar olacağı” konusu da önemlidir. Öncelikle herkes kendi durumuna göre uygun olan miktarı tespit edebilir. Çünkü, herkes kendini daha iyi tanır, işini, meşguliyetini daha iyi bilir.

    Bununla birlikte, Emirdağ Lâhikası’ndaki bir mektuptan anlıyoruz ki, her gün en az iki sayfanın okunması gerekir. İki ilâ on sayfa civarı, “şahsî okumanın en alt seviyesi”dir. Az gibi görünür, fakat devamlı olursa kazancı müthiştir.

    Talebe-i ulûm müjdesi
    Konuyla ilgili Emirdağ Lâhikası’nda, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle diyor: “... Kalbe bu ikinci hakikat ihtar edildi. Hakikat da şudur: ‘Her bir adam eğer hanesinde dört beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük medrese-i nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç dört zat birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir medrese-i nuriye ittihaz etsin.

    Hiç olmazsa, işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesinde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir’ diye kalbe ihtar edildi.”

    Bu meşguliyet asrında, böyle bir müjdenin muhatabı olmak, büyük bir lütuftur. Sanırım iman ilmini tahsil için her gün on dakikayı herkes ayırabilir.


    “Şahsî okumanın en üst seviyesi” ise, 100–200 sayfa civarındadır. Çünkü Üstat Hazretlerinin günde 200 sayfa okuduğuna dair hatıralar vardır. Bayram Yüksel Ağabeyin anlattığına göre Üstat bazen talebelerine, “Bugün kaç sayfa okudunuz?” diye sorar, “Üç veya beş” cevabını aldıktan sonra, şöyle dermiş:
    “Ben 200 sahife okudum. Hem benim kalemim yok, çok ağır yazıyorum. Hem de sizin gibi gazete gibi okuyup geçmiyorum. Ben mânâsını da anlayarak okuyorum. Hem de bakın ne kadar tashih ettim. Elhamdülillâh, ben bugün bu kadar okudum, çok istifâde ettim. Bugün imanım çok inkişaf etti.”

    Altı saat süren dersler
    Yine Üstadın sağlığında Isparta’da talebeleriyle yaptığı sabah derslerinin, namazdan sonra başlayıp beş altı saat, öğleye kadar devam ettiğini anlatan Bayram Yüksel, bu derslerden çok istifâde ettiklerini belirtiyor.

    Ancak buna herkes, her zaman muvaffak olamaz. Bu durum belli şahıslar veya müsait oldukları zaman yoğun programlar uygulayan kimseler için geçerlidir. Ama okuyup anlamaya çalışan her insanın, ömrünün belli dönemlerinde, ayrıca her haftanın, ayın, yılın belirli bir safhasında yoğun programları olmalıdır. Bunlar bir yerde, yenilenme, aküleri doldurma ve şevklenme uygulamalarıdır.
    Şahsî okumanın nasıl bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiği de önemlidir. Mümkünse sakin ve sizi başka şeylerin meşgul etmediği bir ortamda okumanız gerekir. Ama bu mümkün olmuyorsa, vazgeçmemek, yine okumak lâzımdır. Çünkü, insan hiçbir zaman hissesiz kalmaz. Yeter ki, okumaya çırpınsın.

    5. Sistemli ve yazarak okuyun!

    “Eşsiz bir imanî hakikatler hazinesi” olan Risale-i Nur’u okuyup anlamayı ve hayatınıza rehber yapmayı önemli bir hedef edinmişseniz, şahsî okumayı en verimli hâle getirmek için geceyi gündüze katarak çırpınmalısınız.
    İşte böyle kudsî bir gayenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorsanız münferit okumada en üst verimi alabileceğiniz bir formül tavsiye edeceğiz.

    Risale-i Nur’u, bir defter kalem alarak, lügat ve diğer yardımcı kaynaklarla birlikte, tıpkı bir okul dersi çalışır gibi okumalısınız.

    Hatırlayın: Lisede, üniversitede iken yarınki imtihana nasıl delice çalışıyordunuz! Bazen tek derse günlerce çalışıyor, deftere problemler çözüyor, kitabın kenarına notlar alıyordunuz. Kim bilir kaç geceyi uykusuz geçiriyor, belki ders çalışırken kitabın üzerine uyuyakalıyordunuz. Ama kazanan siz oldunuz ve başardınız.

    Risale-i Nur, bir ders kitabının size kazandırdığından çok daha fazlasını vereceği için tıpkı bir okul imtihanı gibi onu okuyup anlamaya çalışmalısınız.

    Kitap, defter ve kalem
    Bunun için hemen bir defter edinin. Mümkünse kaliteli, ciltli ve okuduğunuz kitabın sayfa sayısıyla orantılı bir defter olsun.
    Diyelim ki Sözler’i okuyorsunuz. Masanın başına geçtiniz. Şu anda dünyanın en mühim bir işini çalışıyorsunuz. Karşılığında para ve makam kazanmayacaksınız. Ama imanınızı kurtaracak ve Cenneti kazanacaksınız. Meseleyi olabildiğince ciddî tutun ve sıkı sarılın.

    Kitabın ilk sayfasını açtınız. Birinci Sözden başladınız. Hemen defterinize de bu başlığı yazınız. Önce normal okuyup, anlamadığınız kelimeleri deftere kaydedin. Sonra lügat yardımıyla kelimelerin karşılığını bulup yerleştirin. Tekrar başa dönüp anlayarak okuyun. Okurken aklınıza gelen güzel mânâları defterinize yazın.

    Eğer zaten sayfa altında kelime anlamları olan bir kitaptan okuyorsanız, buna gerek kalmaz. Ancak yine de bir kelimenin geniş mânâlarını öğrenmek istiyorsanız not alabilirsiniz.

    Tabiî aklınıza gelen soruları ve anlamadığınız noktaları da not edin. Bunları çözmek için başka yardımcı kaynaklara yönelin. Çözemezseniz, daha çok okuyan, bilen birisine sorun. Müsaitseniz hemen o anda telefon açın ve cevabını kaydedin. Bu sırada yeni öğrendiğiniz kelimeleri kartlara yazın ve her gün birini, evinizin görebileceğiniz bir yerine asın. Girip çıkarken okuyun. Böylece her gün yeni bir kelime öğrenmiş olacaksınız.

    Bir örnek: Huruf-u mukattaa
    Elbette her okuduğunuz yer Birinci Söz gibi olmayacak. Daha ağır ve çetrefilli konulara gireceksiniz. Sözgelişi; İşârâtü’l-İ’câz’ı okuyorsunuz. Huruf-u mukattaaya dair olan bölümdesiniz. Âdeta her kelime demir leblebi, metin içinden çıkılmaz bir zorlukta... Kim bilir şevkiniz kırılıyor, moraliniz bozuluyor, “İşte burayı anlayamam” diye düşünüyorsunuz.
    Hayır! Yanılıyorsunuz. Okuma yazma bilen herkes, orayı anlayabilir. Yapacağınız şeyler şunlardır:

    1– Önce Kur’an’ı açıp “Elif-Lâm-Mim, Yâ-Sin, Nun” gibi, mukattaa harflerini tek tek yazın. Kaç yerde ve ne şekilde geçiyor, kaydedin. Bunlar zaten surelerin başında olduğu için bulmak zor değildir. Yüz on dört surenin başına bakın, onları bulursunuz.

    2– Anlamadığınız kelimeleri deftere yazın. Burada geçen, mehmuse, mehcure, şedide, rahve gibi harf grupları birer terimdir ve özel anlamları vardır. Bunlar Kur’an harflerinin özelliklerine göre gruplandırılmış hâlidir. Bunların mânâları ve hangi harfler olduğu lügatte açıklanıyor zaten.
    3– Bundan sonra yapacağınız, risalede verilen hükümleri doğrulamak olacaktır. Yani orada anlatılan yönteme göre siz de harfleri sayacak, gruplandıracak ve Kur’an’ının bir mucizesine şahit olacaksınız.

    At sırtında yazıldı, masa başında okuyoruz
    Müthiş bir i’caz nüktesini, az bir gayretle keşfedeceksiniz. Belki biraz zamanınızı alacak, olsun! Bediüzzaman, bir bilgisayar yardımıyla yapılabilecek bir hesabı, savaşta, at sırtında yazmışken, bize ne oluyor ki masamızın başında okumayalım?

    Günler geçecek ve peş peşe kitaplar bitecek, defterler dolacak. Sakın bu defterleri hor kullanmayın, bir kenara atmayın, iyi koruyun. Çünkü yıllar geçse de bunlara ihtiyacınız olacak ve belki de yararlanmak isteyenlere vereceksiniz. Meselâ, çocuklarınıza veya torunlarınıza... Çektiğiniz zahmete değmez mi?

    Bu tür çalışmaya giriştiğinizde yine “kolaydan zora” doğru bir sıralama izleyebilirsiniz. Günler geçtikçe sizi hayran eden bir başarıyla karşılaşacaksınız. Artık bir merdiven çıkar veya tuğlaları üst üste koyar gibi bir gelişme izleyeceksiniz. Meselâ, bir kitap bitirdiğinizde artık bazı kelimeleri deftere hiç yazmayacaksınız; çünkü öğrendiniz! Belki de geçen yıllara yanacaksınız. “Madem kendim bu kadar derin mânâları anlayabilecekmişim, neden bunca geçen zamanımı tam değerlendiremedim?” diye düşüneceksiniz.

    Evet, ne kadar yansanız yeridir. Ama madem geçen geçmiş; siz bugüne ve geleceğe bakın... Hiç değilse bundan sonrasını hakkıyla değerlendirin.

    “Bilen anlatsın, öğrenelim” kolaycılığıGenelde hazıra alışan bir yapımız var. Havalecilik, “Başkası düşünsün” anlayışı, sadece dünyevî işlerde değil, burada da geçerli...”Bir bilen anlatsın, biz de anlayalım” diye düşünürüz. “Biz bilemeyiz, o daha bilgilidir.” İyi de, daha iyi bileni her zaman yanımızda bulabilir miyiz? Kim her gün bize gelip ders verebilir, yardımcı olabilir? Hem daha iyi bilen kişi, bu seviyeye nasıl gelmiş, ne yapmış, nasıl okumuş?

    Bazen de ciddî bir okuma anlama faaliyetine girişmek için birinin bizim elimizden tutmasını bekleriz. Belki aylar, yıllar geçer, o birisi gelip bizim elimizden tutmaz ve hakikatler denizine bizi uçurmaz.

    Oysa şuna kesin inanın: Yaratıklar içinde size en büyük yardımı yine kendiniz edeceksiniz. En büyük desteği, kendinizden göreceksiniz. Sizin içinize yerleştirilen kabiliyetler öylesine güçlü ve değerlidir ki, onları iyi kullanırsanız, hayal edemediğiniz bir zirveyi zorlarsınız. Yapacağınız tek şey, ihlâsla girişmek; arkası gelir...

    6. Müzâkere ederek okuyun!

    Şahsî okumanızı hiçbir zaman terk etmiyorsunuz... Yazarak ve sistemli okumaya da başladınız... Bunlar Risale-i Nur’u tam anlamanıza yetmez. Daha yapacağınız bir dizi formül var.

    İşte bunlardan birisi, birkaç kişiyle yapacağınız “müzakereli ders”tir. Bunun için okuyup anlamaya şevkli olan bir grup oluşturunuz. Bu sayı en az iki kişi, en fazla on kişi olmalıdır. Aslında ideali, beş altı kişidir. Sayının az olması, anlama faaliyetinin daha doyurucu ve zengin olmasını engeller. Sayı 10’dan fazla olursa, dikkat dağılır, mânâ üzerinde yoğunlaşılamaz.

    Müzakereli okuma için meydana gelen grubun fertleri risale bilgisi bakımından birbirine yakın olmalıdır. Eğer fertlerin bir kısmı çok eski, diğerleri çok yeni olursa verimsizlik olabilir. Gereksiz tekrarlar girer, zaman kaybı olur. Ancak mümkünse birisinin daha bilgili ve kavrayışının yüksek olması, grubu sürüklemesi, anlaşılmayan yerlerin çözülmesi bakımından önemlidir.
    Bununla birlikte, tümü okumaya yeni başlayanlardan kurulu bir grup da olabilir. Ayrıca bir grup yeninin, nispeten bilgili olan bir kimsenin etrafında kümelenmesi de mümkündür.

    Mutlaka inayete mazhar olacaksınız

    Maksat, en yüksek verimi almaya çalışmaktır. Ama tam ideali sağlanamıyorsa, mevcutla yetinilmelidir. İhlâsla bir araya gelen bu insanlar mutlaka inayete mazhar olacaklar ve büyük kazançlar elde edeceklerdir.

    Müzakereli okuma yapılacak yer sakin, temiz, tertipli olmalı, grup fertlerinin kolayca ulaşabileceği bir noktada bulunmalıdır. Etrafta dikkat dağıtıcı, okuyanları meşgul edici unsurlar bulunmamalıdır.

    Böyle bir dersin ideal süresi, bir saattir. Eğer katılanların gücü daha fazlasına yetiyorsa sürdürebilirler. Fakat fazla okumayı tercih ettiklerinde bunu ikiye bölmeleri ve araya bir dinlenme vesilesi olarak namaz, çay veya bir ikram eklemeleri gerekir.

    Okumaya katılanların birbirini tanımaları, samimiyetin artması ve ders havasına hazırlanmak için mütevazı bir yemek veya ikramın olması tavsiye edilir.

    Okunacak yer mutlaka önceden belirlenir. Grup üyeleri oraya önceden hazırlanır, kelimelerini çıkarır, notlar alırlar ve okunacak kitapla gelirler. Sonra herkes manevî sermayesini ortaya döker ve o manevî şirketten müthiş mânâlar inkişaf eder.

    Allah, bilmediğinizi bildirir
    Tespit edilen bölüm, önce bir kez okunur, sonra cümle cümle, kelime kelime tahlil edilerek gidilir. Konuyla ilgili başka yerlerde geçen açıklamalar okunur. Bazen bir kelime üzerinde çok uzun durmak gerekebilir; çünkü o kelime, bir ıstılahtır ve çok mânâların anahtarıdır.

    Kullanılan kelime, farklı ilim dallarına göre değişik mânâlar ihtiva edebilir. Acaba orada hangi anlamda kullanılmıştır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, vacib kelimesi kelâmda başka, fıkıhta başka, günlük konuşmada farklı anlamdadır. Tüm bunların farkını ve cümle içinde delâlet ettiği mânâyı kavramak gerekir.

    O anda öyle samimî ve manevî bir hâl meydana gelir ki, derse katılanlar imanlarının arttığını sanki müşahhas bir şekilde hissederler. Ders bittiğinde herkesin içinde muhteşem bir iman zevki, müthiş bir hizmet ve İslâm’ı yaşama azmi meydana gelir.

    Müzakereli derste Allah bilmediğinizi bildirir. Çünkü kim ihlâsla isterse Allah verir. Siz ihlâsla anlamaya çalışırsanız Allah ihsan eder. Risale-i Nur’u okuyup anlamanın anahtarı kimsede değildir. Eğer öyle olsaydı, risaleler evrensel olamazdı. Risale-i Nur’un en büyük hocası yine Risale-i Nur’dur. Siz isteyin; yıllardır anlayamadığınız nice zor ve girift konuları anlarsınız.

    Sivrisinek ve bal arısı neyi simgeliyordu?
    Bir gün iki arkadaş müzakereli ders yapıyorduk. Münazarat’tan, “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun” (s. 44) sorusunu okuyorduk. “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın” cümlesini anlamaya çalışıyorduk... Bu ne demekti? Yıllardır burayı şöyle anlamıştım: “Âdeta fıtrat alt üst olsa, eşya fonksiyonlarını yitirse, siz yine şevkle çalışmayı sürdürün.”


    Oysa bunun mânâsı bu değildi. Belki de burada uzun misaller ve cümleler kullanıldığı için insan mânânın ucunu kaçırıyordu. Tekrar tekrar okuduk. Bütün dikkatimizi üzerinde topladık. Meğerse, o ifadeden kast edilen, “Devletin idarecileri ve memurları dine hizmet etmese bile sizin şevkiniz kırılmasın” demekmiş.

    Cümleler çok uzun olduğu için hepsini almıyorum. Ancak baş kısmını kısaltarak oradaki ifadeyi aynen dikkatlerinize sunuyorum: “Acaba Kur’an’ın sadasını işitmeyen, o sadaya nisbeten sivrisinek gibi bir emirin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?”

    Bu kadar basit... Üstat Hazretleri, kendisi neyi kast ettiğini zaten söylüyor. Dine hizmeti devletten beklemek yerine, bizzat teşebbüs etmeyi tavsiye ediyor. Yeter ki, dikkatinizi iyice yoğunlaştırın ve metne bağlı kalın.

    Müzakereli derste bütün dikkatler konuya odaklanmalı ve herkes anlamak için çırpınmalıdır. Ayrıca anladığı mânâları hemen o anda deftere veya kitabın kenarına not etmelidir. Çünkü bu mânâlar bir sonraki okumada size lâzım olacaktır. Not almayı hiçbir zaman ihmal etmeyeceksiniz. Ta ki, bir zamanlar aldığınız notları kafanıza nakşedene kadar...

    7. Dersleri ihmal etmeyin ve dikkatle dinleyin!

    Risale-i Nur’u anlamanın ve onu hayatınıza geçirmenin mühim bir vesilesi de, müşterek yapılan derslerdir. Derslerden kesinlikle taviz vermeyin.
    Bizler derslere ilk geldiğimiz yıllarda ders mekânları “Erkâm’ın evi”ne benzetilirdi. Hazret-i Erkâm (r.a.), İslâmiyetin ilk yıllarında Peygamberimizin (a.s.m.) ve ashabının toplanıp Kur’an okudukları ve irtibatlarını sürdürdükleri evin sahibiydi.

    Dersane ile Erkâm’ın evi arasındaki benzetmenin sebebi, dış dünyanın bu harekete karşı soğukluğu ve bu tür toplanmaların karşılıklı bilgi edinmeye katkısıydı. Ayrıca samimiyet, sıcaklık, hasbîlik, kardeşlik, sevgi, dayanışma bu iki benzer yerin ortak hususiyetleriydi.

    “İbâdetin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır” hadîsinin mânâsı, bu iman ve tefekkür derslerinde de kendini gösteriyor. Her gün veya haftada birkaç gün dağarcığına iman hakikatlerinden ekleyen kimse, yıllar sonra çok büyük bir ilmî potansiyele kavuşabiliyor.

    Ayrıca buraları, tanışma, kaynaşma, irtibatı devam ettirme, yeni hizmetleri plânlayıp koordine etme noktasından benzersiz bir imkândır. Sayısız faydaları bulunan müfritâne irtibatın en güzel yolu da bu tür beraberliklerdir.

    Nuranî bir atmosfer, manevî bir sığınak
    Bu iman ve Kur’ân dersleri bir sığınaktır. Câzibedâr fitneleriyle ehl-i imanı Allah yolundan alıkoyan bin bir tuzaktan kurtaran nûrânî bir atmosfer, sağlam bir melce, eşsiz bir tahassungâhtır.

    Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde îzah edilen “en küçük dâiredeki en büyük, en mühim ve dâimî vazife” olan imanı kurtarma davasının kazanılmasına en büyük destek, yine bu Kur’ân dersleridir. Herkesin evinin başköşesine oturttuğu ve bir nevi Cehennemin tohumu hükmündeki televizyonun şerrinden kurtulmanın yolu da, Allah için bir araya gelmelerdir. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), Allah için bir araya gelen iki kişiye, meleklerin onlar ayrılıncaya kadar duâ ettiklerini belirtiyor.

    Ya, Allah için onlarca, yüzlerce kişi bir araya gelirse, duâlar ve mânevî destekler kat kat olmaz mı? Böyle bir topluluğa melekler kanatlarını germez mi?

    “Dost” muyuz, “talebe” mi?
    İman hakikatlerinin yazarı, kendisini ziyarete gelenleri “dost, talebe, kardeş” diye üç şıkta değerlendiriyor. Burada kardeş ve talebenin özelliğini anlatırken, “îmânî eserleri kendileri yazmış gibi sahip çıkmaları ve hayatının en mühim vazifesini onların neşri bilmeleri” şartını koyuyor. İşte bu şartların gerçekleşmesine mühim bir vesile de derslerdir. Bunlara imkân nispetinde gereken ehemmiyet verilmezse, bırakın kardeş ve talebe olmayı, “dost” olabilir miyiz?

    Ancak burada meselenin bir başka yönü daha vardır. Derse gelmekte ihmali bulunan kimselere gerekli ilgi, irtibat gösterilip gösterilmediği çok mühimdir. Derse gelemeyen kimsenin belki mühim bir engeli, büyük bir problemi vardır. Bu araştırılmalı ve giderilmesine çalışılmalıdır.
    İman hakikatlerini okumak için güzel bir ortam, temiz ve nûrânî bir atmosfer temin edilmelidir. Ayrıca karşılıklı ilgi ve sevgi ihmal edilmemeli, derslerin verimi ve kalitesi artırılmalı, lüzumsuz, siyasî ve âfâkî meselelerle vakit kaybedilmemelidir.

    Derse gitmek, en mühim iştir
    İman hizmeti, her türlü meşguliyetin üzerindedir. Nûrânî dersler de “en büyük iş”tir. Bunun için nefsimizin birtakım basit engelleri bahâne etmesine meydan verilmemeli, “İşim var” diyen nefse “Ders, en mühim iş değil mi?” diye sorulmalıdır.

    Biliyorsunuz, programlar en mühim işe göre ayarlanır. En mühim iş için ayrılan bir güne, başka meşguliyetler denk getirilmez. Allah yolunda yapılan iman dersinden daha mühim hangi iş vardır ki, ona engel olabilsin?
    Unutmayalım; bunlar dünyada bizim için en kıymetli ve tatlı hatıra, âhirette de en güzel manzaralar olarak karşımıza çıkacaktır. Bu sırdandır ki, bir engelden dolayı sohbetin sonuna yetişebilen kimse, “Hiç değilse fotoğraf çektiririz!” der.

    Ders, hastayı iyileştirir
    Ancak dersi, vaziyeti idare etmek, bir görünüp bir kaybolmak için kullanmamak, onu çok ciddî bir program kabul edip en azamî istifadeyi elde etmek gerekir. Ama zarurî bir engeliniz varsa, görünmek bile faydalıdır. Çünkü, nefis önce meşru bir engelden dolayı gitmez, sonra gitmemeye alışır ve basit sebepler yüzünden dersi terk ettirir.

    Günlük programı hazırlarken, “İşim olmazsa derse giderim” demek yerine, işiniz çıkarsa, “Benim dersim var” deyin. Bazen hastalık, yorgunluk, uykusuzluk, misafirlik derse mazeret gösterilir. Oysa çok ağır hasta değilseniz, yine iştirak edin, ders size şifa olur; eğer yorgunsanız dinlendirir. Misafiriniz varsa, ona da gitmek için teklifte bulunun; belki çok memnun olacaktır.Dersin cazibesiyle hastalığı, uykuyu, yorgunluğu unutursunuz.

    Derslere mümkün olduğunca sık gitmelisiniz. Biz lise yıllarında iken hemen her gün dershaneye giderdik. Derse gidemezsek sanki hasta olurduk. Diyebilirim ki, Risale-i Nur’dan öğrendiklerimin çoğunu derslerde öğrendim.

    Bilseniz bile tekrar iyidir
    Kendi durumunuza göre bir plân yapın. Haftada birkaç gün veya en az bir gün, eğer olağanüstü sıkıntılı günler yaşarsanız ayda bir kez dahi olsa derse gidin. “Ayda bir” sözünü garipsemeyin. Bazen çok iyi tanıdığımız arkadaşlar, aylarca, yıllarca kaybolup sonradan ortaya çıkıyorlar. Birkaç yıl sonra karşılaşınca, “Bari ayda bir kez derse gel de görüşmüş olalım!” diye lâtife ediyorum.

    Dersten en yüksek verimi almak gerekir. Dersleri ülfet ve ünsiyet perdesini yırtarak dinleyin. Defalarca okunan ve çok iyi bildiğiniz bir bölüm dahi olsa, yine istifade edersiniz. Bir gün, derste çok iyi bildiğim bir bölüm okunuyordu. “Nasıl olsa ben burayı biliyorum” dedim. Hemen sonradan, “Acaba yeni bir mânâ anlayamaz mıyım?” diye düşündüm ve dikkatle dinlemeye başladım. Gerçekten de çok değişik mânâlar anladım ve çok istifade ettim. Bildiğiniz bir yer bile okunsa en azından tekrar etmiş olursunuz; bu da iyidir.

    8. Mutlaka ders yapın!

    Risale-i Nur’u anlayabilmek için önceden hazırlanarak, başka kimselere ders yapmaya çalışın. Çünkü ders yapmak için beyniniz anlamaya çalışır, fikir üretir. Her ne kadar “Dinleyen söyleyenden arif”se de ders yapma konusunda bunun tersi geçerlidir. Dersi okuyan, dersi dinleyenden çok daha iyi anlar.
    Çoğu kimse dikkatle dinlemeyi ihmal edebilir, sık sık dersten kopup kendi dünyasındaki hayallere dalabilir. Ama ders yapan kimse böyle bir hataya düşmekten kurtulur. Çünkü elindeki eseri dikkatle okumak ve anlatmak zorundadır.
    Birçok öğretmenden duymuşsunuzdur. Öğretmenler, öğrencilerden daha çok ders çalışır! Konuyu nasıl anlatacağını, nerede hangi misali vereceğini plânlar, notlar alır. Dersi anlattığı sırada daha önceden yaptığı plânı dikkatle uygular. Bunun gibi, risalelerden ders yapan kimse de, kendisini en güzel bir biçimde yetiştirmiş olur.

    Herkes ders yapabilir
    Hiç şüphesiz, ders yapmak bir maharettir. Ancak bu yetenek birilerinin üzerine gökten zembille inmiş, bazıları da bundan mahrum bırakılmış değildir. Hemen herkes ders yapabilir ve bu alandaki becerisini geliştirebilir.
    Bunu söylerken her yerde her zaman ders yapmak için can atmayı kast etmiyoruz. Özellikle herkese açık dersleri kimlerin yapması gerektiği, belirli niteliklere göre plânlanmalıdır. Dersin gününe, süresine, katılanların sayısı ve seviyesine uygun bir kimse görevlendirilmelidir.

    Ancak bu plân yapılırken, ders yapmanın sadece belirli kimselere özel olarak verilmiş bir lütuf olmadığı bilinmeli ve herkesi kucaklayan bir denge sergilenmelidir.

    Eğer yıllardır ders yapıyor ve dinleyenlerin sayısı ve konumu sizi ders yapma konusunda çekingen ve başarısız kılmıyorsa, bir mesele yok. Ama, hiç ders yapmıyorsanız, bunun püf noktasını söyleyelim: Dinleyen bir kişi de olsa ders yapmaya çalışın. Öncelikle ailenizden, çocuklarınızdan veya arkadaşlarınızdan birisine ders yapabilirsiniz.

    Ailenize ders yapın
    Özellikle eşinize ve çocuklarınıza ders yapın. Zaten öncelikle ailenizden sorumlusunuz. Belki de çocukların anlamayacağını sanacaksınız. Oysa risalelerden birçok kez çocuklara ders yaptım. Tabiî ki, kolay anlamaları için anlatırken basit bir üslûp kullandım. Bu arada cümleleri, kelimeleri, örnekleri seviyelerine uygun bir şekilde sundum. Aralarda espriler yaptım. Basit sorular sorarak, bildiklerinde tebrik ettim. O kadar hoşlarına gitti ki, bazıları oyunu terk edip derse koştular.
    Yeter ki biz elimizden gelen gayreti gösterelim. Bu eserleri herkes anlayabilir.

    9. Okuma programlarını hiç ihmal etmeyin

    Risale-i Nur’u sistemli bir şekilde okuyup anlamak için uygulanan münferit okuma, yazarak öğrenme, müzakereli ders ve normal ders faaliyetlerinin hepsi de güzeldir, hepsi de önemlidir. Ancak bunların tümünü içinde barındıran, okuma ve öğrenme faaliyetini asıl taçlandıran “okuma programı”dır.
    Okuma programı, yaş, bilgi ve mesaileri birbiriyle uyuşan bir grubun, Risale-i Nur’u öğrenme ve yaşama konusunda özel zaman ve mekân ayırıp yoğunlaşmalarıyla gerçekleşir.

    Bu programlar, insanların dünyanın fâni yüzünden sıyrılıp âdeta ebediyet âlemiyle irtibata geçtikleri, bir nevi maddiyattan ve insanlıktan çıkıp maneviyat soluyup melekleştikleri bir ortamdır.

    Bu programlarda, para pul, makam mevki, iş güç konuşulmaz. Sadece ve sadece, Allah ve Onun yüce dini, yüce kitabı konuşulur. Herkes mârifetullahta ve muhabbetullahta merhale kazanma hedefine kilitlenmiştir. Beyinler, “Rabbimizi nasıl daha iyi tanırız, imanımızı nasıl daha fazla inkişaf ettiririz? Ona daha güzel nasıl ibadet ederiz?” arayışı içindedir.

    Cennet hayatının bir örneği
    İnsanın akıl, kalp, ruh, sır, hattâ nefis ve sair duyguları, iman derslerinin eşsiz hazinesi olan Risale-i Nur’la dolar, onunla meşgul olur, onunla huzur bulur.

    Sanki Cennet hayatının bir küçük nümunesidir bütün ruhu kaplayan... Burada riya, ihtiras, kıskançlık, benlik gibi basitlikler, bayağılıklar yoktur. Herkes yücelmeye, nuranîleşmeye, manevîleşmeye odaklanmıştır.
    Sabahlar bir başka olur, günler bir başka geçer ve akşamlar bir başka lezzetlidir. Gündüzler gibi geceleriniz de mübarektir. Hatta rüyalarınız bile ötelerden müjdeler getirir size...

    Bir okuma programına katılan 13 yaşlarında masum bir kızın rüyasında zil çalıyor. Bulundukları mekâna Hz. Fatıma Validemiz (r.a.) geliyor. “Size Resulullah’ın selâmı var. Yaptıklarınızdan memnundur” diyor. Evet, bu rüya sadıktır ve tam hakikattir. Bu bir müjdedir ve teyid-i İlâhîdir.

    Melekler sizinledir; belki veliler, nebiler gözcünüzdür, koruyucunuzdur, misafirinizdir. Sakın bu ifadelerimizi mübalâğa sanmayın. Birçok hadis-i şerifte, “Allah’ın anıldığı, Ona ibâdet edildiği yerlere meleklerin geldiği ve mü’minlere dua ettikleri” belirtilmiyor mu?

    Okuma programını herkes uygulamalıOkuma programı yapılan mekânların etrafını nurlar kuşatır, katılanların üzerine nurlar yağar, simaları nuranîleşir. Çünkü onlar sırf Allah rızası için bir araya gelmişler, başka hiçbir şeyi maksat yapmamışlardır.

    Eğer böyle bir okuma programı fırsatı yakalamışsanız, sakın kaçırmayın! Eğer fırsat yok gibi görünüyorsa, siz meydana getirin.

    İster talebe, ister esnaf, memur, öğretmen, ev hanımı, çalışan kadın, ne olursanız olun, okuma programını hiç ihmal etmeyin. Allah’ı tanımak, mârifet ve muhabbette terakki etmekten daha mühim hangi iş olabilir?

    Okuma programı sanki sadece gençlere ve öğrencilere mahsus zannedilir. Hayır! Herkes yılın belirli bir bölümünü yoğunlaşma, yenilenme ve yücelmeye ayırabilir.

    Diyelim, işiniz çok yoğun... İş yerinden bir türlü ayrılamıyorsunuz. Farz edin ki bir hafta ağır bir hastalığa yakalandınız ve işe gidemediniz... Sayın ki ameliyat oldunuz ve bir ay çalışamadınız... Okuma programıyla manevî dünyanızda yapacağınız ameliyat, maddî sağlıktan yüz defa, bin defa daha hayırlıdır.

    Her kelime, Cennet meyvesi olacak
    Belki yorucu bir yıl geçirdiniz, çok çalıştınız; dinlenmeye ihtiyacınız var... Beş yıldızlı otellerde tatil geçirmek için yer ayırtmayın. Gelin, tıpkı öğrencilik yıllarınızda olduğu gibi okuma programı yapın. Özlemişsinizdir!
    Herkes bir programa tâbi olamaz. Mutlaka lüks bir yerde tatil geçirecekseniz, hiç değilse bir grup oluşturun ve orada sıkı bir program uygulayın.
    Eğer bir program uygulayacak kimseyi bulamadıysanız, eşiniz ve çocuklarınızla bir program yapın. Yaşadıklarınız, sizi dünyada ve ahirette mutlu edecek, Cennette güzel manzaralar olacaktır. Okuduğunuz her kelime, Cennet meyveleri suretinde size dönecektir. Hem de sonsuza kadar...

    Okuma programları, hem öğrenme faaliyetidir, hem de uygulama fırsatıdır. Nice insanlar var ki, maalesef Kur’an okumayı bile öğrenememiş. Oysa yıllardır namaz kılıyor, Ramazan geçiriyor, kim bilir kaç kez hatim merasimine iştirak ediyor. İşte bir okuma programında, az bir meşguliyetle, bir hafta içinde Kur’an’ı öğrenebilirsiniz... Belki risalelerin tümünü veya belli başlılarını tekrar okuyabilir, derinlemesine tefekkürler yapabilirsiniz... İmanı mükemmelleşen ve bunu hayatına aksettiren güzide insanların samimiyetinden, ihlâsından, fıtrî hallerinden yararlanır, onları örnek alırsınız...
    Bir okuma programının kazançları saymakla bitmez. Siz, en iyisi, ilk fırsattan tezi yok, hemen bir okuma programına katılın ve tüm güzellikleri yaşayarak görün!

    10. Risale-i Nur’daki incelikleri keşfetmeye çalışın!

    Risale-i Nur’u anlamaya çalışırken dikkat edilecek mühim noktalar vardır. Diyebiliriz ki, “bu eserlerde fazladan ve gereksiz hiçbir kelime, cümle, tabir, terim ve misal yoktur.” Her şey yerli yerinde, bir maksat için ve genel mânânın bir unsuru olarak zikredilmiştir. Bu bakımdan hiçbir kelimeyi atlamamak, anlamadan geçmemek gerekir.

    Sözgelişi; Yirmi Üçüncü Sözün Birinci Noktasının sonunda, “İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder” cümlesindeki elmas-kömür benzetmesi rast gele söylenmemiştir. Bununla çok uzun bir hakikat özetlenmiştir. Çünkü, elmas ve kömürün ana maddesi karbondur. Ancak tonlarca kömür, bir gram elmas etmez.

    İşte mü’minle kâfir madde itibarıyla et ve kemikten meydana gelir. Ancak iman, mü’mine Allah katında öyle bir değer kazandırır ki, hiçbir şeyle mukayese edilmez.

    Yine aynı sözün üçüncü nüktesinde insanla hayvanın farkının anlatıldığı misaldeki, insafsız dükkâncının en çürüğünden bir kat elbise vermesi çok geniş bir mânâyı hatıra getirmektedir. Demek ki insan, bin altınla ifade edilen harikulâde kabiliyetlerini sadece dünya hayatına sarf ederse, mutsuzlukla dolu bir dünya hayatı geçirir.

    Risaledeki simetrilere dikkat etmek gerekir
    Özellikle temsilî hikâyeciklerde ve misallerde çok güzel simetriler vardır. O kadar ki, misalde ne varsa, en ince ayrıntısına kadar hakikatte de vardır.
    Simetriyi, “misalle hakikat arasındaki benzerlik, cümlelerde arka arkaya gelen kelimelerin seçilişindeki ahenk” olarak kullanıyoruz.
    Meselâ, Yirmi Birinci Sözün İkinci İkazında peş peşe gelen kelimeleri gruplandırırsak şöyle bir ahenk ortaya çıkıyor:
    Ekmek, kalp, gıda, kapı, niyaz, elde etmek.
    Su, ruh, âb-ı hayat, çeşme-i rahmet, namaz, içmek.

    Hava, lâtife-i Rabbaniye, hava-i nesîm, teneffüs, pencere, nefes almak.
    Görüldüğü gibi, maddî hayat için zarurî üç önemli ihtiyaç olan ekmek, su, hava ile üç manevî varlığımız kalp, ruh, lâtife-i Rabbaniye ve bunların fonksiyonları arasında irtibat kuruluyor, mukayese yapılıyor. Bedene ekmek, su, hava nasıl gerekliyse, kalp, ruh ve lâtife-i Rabbaniye için de namazın o derece gerekli olduğu ispatlanıyor. Ayrıca namazın manevî bir gıda, bir âb-ı hayat, bir hava-i nesim olduğu vurgulanıyor.

    Daha burada çok mânâ cevherleri var. Eğer imkân olsa, sayfalarca bu bölümün üzerinde durulabilir. Bu kadarla yetiniyoruz.

    Yine Münazarat’ın 46. sayfasındaki ulema, meşayih ve hutebanın zikredildiği bölümde ahenkli bir şekilde dizilen sadef, mağara, kehf benzetmeleri, dimağ, kalp, fem ifadeleri ne kadar mükemmel bir şekilde uyumlu zikredilmiş... Misalle gerçek arasında tam bir benzeyiş var.

    Sık geçen kelimeler iyi bilinmeli
    Risale-i Nur’da çok sık kullanılan kelime ve terimlerin mânâlarını çok iyi bilmek gerekir; çünkü onlar, mânâların anahtarlarıdır. Belki yüzlerce, binlerce defa karşımıza çıkacaktır.

    Bu meyanda isim ve sıfat farkını bilerek okumak gerekir. Meselâ, kerem, lütuf, ihsan, cemal, celâl sıfattır. Bunların isimleri, Kerîm, Lâtîf, Muhsîn, Cemîl, Celîl kelimeleridir.

    Vahidiyyet, Ehadiyyet, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, tesbih, vahdet, İsm-i Azam, arş, cüz, küll ve bunlar gibi daha sayabileceğimiz yüzlerce terim çok sık zikredilmektedir. Bunların anlamını biraz genişçe öğrenmek gerekir. Maalesef, lügatlarda çok kısa olduğu için yetersiz kalıyor. Bu terimlerin, kavramların mânâlarını genişçe öğrenmek için Söz Basım Yayın tarafından hazırlanan külliyata başvurmak gerekir. Çünkü, bu ciltlerin sonunda kavramlar sözlüğü bulunmaktadır.

    Kelime anlamları verilmişRisale-i Nur’un birçok yerinde Arapça veya Farsça bir kelimenin mânâsı aynı satırda verilmiştir. Bunun için biraz dikkatli olmak yetecektir.

    İşte, Sözler’de yaptığımız araştırmada bulduğumuz bazı örnekler ve sayfa numaraları:
    O Sultana muhâtab ve halil ve dost ol! (10)
    O rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker. (12)
    Nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirinden ayrılıyor. (55)
    ...Sâni-i Zülcelâl, onun mukàbilinde zîşuurdan marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin. (55)
    Hakikî istib’ad, hakîkî muhaliyet ve akıldan uzaklık. (59)
    Her şeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. (61)
    ...Iztırar lisaniyle sual edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek... (60
    ...Vazifedar mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. (69)
    Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. (75)
    ...Bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını... (80
    Onu bütün hakàikına temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. (96)
    ...Yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın... (100)
    Hem kendi mârifetinin garîbelerini izhar edip göstersin. (108)
    Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. (131)
    ...Dükkân, şeksiz bir fevkâlâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. (142)
    ...Levh-i mahv ve isbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
    (148)
    Merdane kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister. (155)
    OKUNMA: 19548
    Sorularla Risale
  • Kitap Bastırma Dolandırıcılığı Nedir? (Kitap Yayımlatma Dolandırıcılığı)
    Kitap bastırma dolandırıcılığı mı? Kitap yayımlatma dolandırıcılığı mı? Bunlar da neymiş? Kitap bastırma dolandırıcılığı da olur mu be kardeşim? Bu yazıyı görür görmez eminiz ki çoğunuz bu tepkileri verdi. Ama maalesef böyle bir dolandırıcılık çeşidi var. O kadar çok kişinin ağzı yandı ki hem de! Gelin hep birlikte kitap bastırma dolandırıcılığı (kitap yayımlatma dolandırıcılığı) nasıl oluyor bir bakalım!

    kitap bastırma dolandırıcılık
    Kitap Bastırma Dolandırıcılığı nedir?
    Gece gündüz çalıştınız, klavye veya defter başında vakit harcadınız, ilham perileri ile oynaştınız ve ortaya bir eser çıkardınız. Kolay değil, aslında bir çocuk dünyaya getirdiniz. Herkes gibi çocuğunuzu emin ellere teslim etmek ve kaliteli bir yayınevinde yayımlatmak istiyorsunuz. İnternete girdiniz, Google veya başka bir arama motoruna kitap bastırma, kitap bastırmak ya da kitap yayımlatmak yazdınız ve arattınız.

    O da ne? Karşınıza onlarca yayınevi reklamı çıktı! Kimisi en uygun fiyatı garanti ediyor, kimisi en kaliteli kağıdı, kimisi ücretsiz basmayı, kimisi de bir adet bile basarız diyor. Sitelere giriyorsunuz, fiyatlara bakıyorsunuz, aklınıza yatan bir yayınevine mesaj atıyor veya arıyorsunuz. Fiyatta makul bir pazarlık daha yaptıktan sonra anlaşma sağlıyorsunuz.

    Kitap yayımlatma dolandırıcılığı başlıyor!
    Pazarlığınızı yaptınız, sözleşme imzaladınız, parayı verdiniz. Örnek olarak 1000 adet kitap için anlaştınız. Bunun belli bir adedini, mesela 100 adedini size anlaşma gereği size verecekler.

    Aradan vakit geçiyor. 100 adet kitabınız geliyor. Of be! Süper bir kitap olmuş! Sonunda emeklerimin karşılığını aldım! Hemen içine, künyesine bakıyorsunuz. ISBN numarası var. Şahane! Arkasına bakıyorsunuz. Bandrolü var.

    Her şey süper. E-Devlet bandrol sorguya giriyorsunuz, TC numaranızla bandrol sorgusu yapıyorsunuz, gerçekten de 1000 adet bandrol alınmış. Sonra internete isminizi veya kitabın ismini yazıp aratıyorsunuz. Off, tonla kitap satış sitesinde kitabınızın satışı var. Harika! Daha ne olsun!

    Kitap bastırma dolandırıcılığı burada!
    Aradan vakit geçiyor. Bir yakınınız diyor ki, geçen gün internetten kitabını almak istedim, sipariş verdim, bir hafta sonra tedarik edilemedi diye yanıt geldi.

    Tabi bu duruma şaşırıyorsunuz. Nasıl olur? 1000 adet basıldı, 100 adet bana geldi, 900 adet yayınevinde. Sonra yayınevini arıyorsunuz, soruyorsunuz. Size kitabınızın hepsinin dağıtımda olduğunu, bu yüzden internet satış sitesinin siparişini veremediklerini söylüyorlar. Eh, olsun. Ne de olsa dağıtımda kitap. Bu da bir şey…

    Bu da bir şey mi?

    Hayır, değil!

    İşte dolandırıcılık burada başlıyor. Size 1000 adet bastığını söyleyen yayınevi aslında 1000 adet basmıyor. Sadece size vereceği kadar, mesela 100 adet basıyor. Yüz birinci kitap yok. Hatta o yüz kitabı matbaada bile değil, ofislerindeki fotokopi benzeri bir cihazla yapıyorlar.

    Ama nasıl olur? 1000 adet bandrol almışlar?

    Evet, alabilirler. Bunda hiçbir sorun yok. Bandrol dediğiniz ucuz bir şey. 1000 adet bandrol hadi olsun 40-50 TL. Evet, yalan değil, gerçekten bandrol. Eseriniz de Kültür Bakanlığına kayıtlı, hiçbir sorun yok. Ama sorun kitabın devamının olmamasında.

    Tabi aradan biraz daha vakit geçiyor. Eh, eş, dost, akraba o kadar laf etti, kitabı bulamadık dedi, zorunuza gidiyor. Elinizdekileri de hediye olarak dağıttınız. Yeniden soruyorsunuz. Yayınevi kitabın hepsinin satıldığını, tükendiğini ve ellerinde kalmadığını söylüyor. Hatta isterseniz ikinci baskıyı yapabileceklerini de ekliyor. Ne güzel değil mi!

    Gerçekten güzel mi?
    Hayır, değil!

    Aslında sizi ikinci kez dolandırmanın peşindeler. Olmayan kitapların parasını sizden alarak bastık diye kandırmanın peşindeler.

    Bu bahsettiğimiz durum inanın istisna bir durum değil. Sayıları azımsanmayacak kadar yayınevi böyle bir dolandırıcılığın merkezindeler maalesef. Bu konuda yaşanmış o kadar çok hadise var ki. Hem paranız, hem itibarınız boşa gidiyor. Dahası bütün hevesiniz kursağınızda kalıyor.

    Durumu fark ettiniz. Vazgeçmek veya yayınevi değiştirmek istiyorsunuz. Maalesef artık geç, çünkü kapı gibi bir sözleşme var. Sözleşmede geçen süre boyunca bu kahrı çekmeye mecbursunuz. Hele de 99 yıllık bir sözleşme varsa, o kitabı unutun gitsin. Ya da yayınevinin insafına bakıp, karşılıklı feshetmek için çaba gösterin.

    Şaşıracaksınız!
    Ek bilgi: Sizden kalan o 900 bandrol var ya, onları da başka bir dolandırıcılık için kullanıyorlar. Mesela kendi bünyelerinde satış ritmi iyi olan telifli bir kitap var. Kitap basıldıkça yazarına alınan bandrol adedi kadar telif ücreti ödüyorlar. O kitaptan fazla fazla basıp sizin bandrolünüzü o fazla basılanlara yapıştırıyorlar. Kitabın yazarı ise elbette bu durumdan habersiz. Böylelikle sizin bandrolünüzü de başka bir yazarı dolandırmak için kullanıyorlar.

    Bir başka kitap bastırma dolandırıcılığı: SÜB
    Bir başka kitap yayımlatma dolandırıcılığı ise SÜB-sipariş üzerine baskı yöntemiyle gerçekleşiyor. Genelde merkezleri yurtdışında gözüken (aslında sadece kağıt üzerinde) bazı yayınevleri var. Bunlar SÜB teknolojisi ile kitaplarınızı basıyoruz diyerek ilan veriyorlar. Ya da yüksek lisans ve doktara tezleri gibi açık kaynaklardan eserleri bulup sizinle temasa geçiyorlar.

    SÜB teknolojisi diye afili bir laf ederek tavlamaya çalışıyorlar. SÜB dedikleri ise sipariş üzerine baskı. Sizinle sözleşme imzalayıp yayın haklarını devralıyorlar. Ee, siz de kitabınızı görmek istiyorsunuz. Kaç adet dilerseniz, size bir fiyat verip sizden o kadar para istiyorlar. Başta dediğimiz yurt dışında görünme olayını da bahane ederek yok kargosu, yok ıvırı, yok zıvırı derken ek ücretler ekleniyor. Fotokopi makinesinden çıkma kitapları size yolluyorlar.

    Bir önceki dolandırıcılığa benzer bir şekilde de internet kitap satış sitelerine yok çekiyorlar. Kişinin doğrudan yayınevinden almasını sağlıyorlar. Tabi yine bir adet kitap için tonla maliyet çıkarıyorlar. En sonunda ise aynı durum, sözleşmenizden dolayı eseriniz adamların elinde resmen rehin kalıyor!

    Dolandırıcı olmayan yayınevlerini nasıl anlarım?
    Evet, karamsar bir tablo çizdik. Ama dolandırıcılık yapmayan ve işini hakkıyla gerçekleştiren o kadar çok yayınevi var ki. Onların hakkını asla yiyemeyiz.

    Peki o yayınevlerini nasıl anlarsınız?

    Bilindik ve rüştünü ispatlamış yayınevlerini anlatmaya gerek yok zaten. Bahsettiğimiz tarzda ismi-cismi bilinmedik dolandırıcı yayınevlerini anlamak ise aslında çok basit. Aşağıdaki yöntemleri kullanarak rahatlıkla bu yayınevlerini tespit edebilirsiniz.

    Şikayet sitelerine bakın: Şikayet Var benzeri sitelerde araştırma yaparak yorumlara bakın. Sizden önce dolandırılan varsa iyi kötü ortaya çıkar.
    İnternet satış sitelerindeki kitapları inceleyin: Kitap Yurdu sitesi size iyi ipucu verecektir. Burada dikkat etmeniz gereken o yayınevinin kitaplarında SATIŞ YOK veya SATIŞ DIŞI ya da TÜKENDİ ibareleridir. Elbette bir kitap normal bir şekilde tükenmiş olabilir. Ama yayın tarihine bakarak yakın tarihli bir kitapsa şüphe duyabilirsiniz. Ek olarak sayfanın altında kitabın daha önceden kaç adet satışının yapıldığı bilgisi var. Eğer satış bilgisi yoksa şüpheniz artabilir.
    Eski yazarlara ulaşın: Şüphelendiğiniz yayınevinden kitap çıkarmış diğer yazarlara ulaşmaya çalışın. Sosyal medya bu anlamda size yardımcı olacaktır. O yazarlardan yayınevi memnuniyeti hakkında bilgi rica edin. Zaten dolandırıcı bir yayınevi ise anında size bilgi aktarılacaktır. Yok değil ise, işte size o yayınevi hakkında bilgi almak için güzel bir kaynak. Her şeyi o yazara çekinmeden sorun!
    Bir bilene danışın veya kendiniz araştırın: Yukarıdakilere ek olarak yayın dünyası içerisinde tecrübe sahibi olan tanıdığınız birilerine mutlaka sorun. Eğer hiçbir tanıdığınız yoksa internete girin ve o yayınevinin ismini anahtar kelime olarak kullanıp arama motorlarında detaylı bir araştırmaya girin.
  • Atatürk, dostlarına güven, düşmanlarına ise korku salmaya devam eden nadir insanlardandır. Keskin zekası ile çoğu problemi, hem de en umutsuz zamanlarda, çözmeyi başarmış ve kullandığı yöntemler ile hayranlık uyandırmıştır. Eleştirel aklın en iyi örneklerini Atatürk’de görüyoruz. Bu sayfanın girişinde yazan ve benim şiar edindiğim Atatürk gibi düşünmek deyimi de boşuna söylenmemiştir. İzlediği yönteme baktığımızda bilimsel bir kafayla karşı karşıya kalıyoruz. Bir problemle karşılaştığı vakit evvela bir varsayımda bulunuyor ve bunu gözlemle test ediyor. Eğer ki varsayımı yanlışlanırsa o zaman derhal terk ederek yeni bir varsayımda bulunarak yeniden gözlemlemeye başlıyor. Buna bilim deniyor ve Atatürk’ün kafasında bu bilim tam bağımsızlığa, muasır medeniyet seviyesine, antiemperyalizme, Cumhuriyet’e dönüşüyor. 19 Mayıs 1919, bu tarihi adıma özel olarak Atatürk’ün bilimsel zekasını gözler önüne serecek olan ve tamamen gerçeklere dayalı kısa öykümüze başlıyoruz...
    30 Ekim Mondros mütarekesi imzalanmasıyla birlikte Yıldırım Orduları lağvedilmiş, Mustafa Kemal, İstanbul’a gelmek üzere Adana’dan hareket eder. 10-11 Kasım günü Adana’dan hareket eden tren, Haydarpaşa İstasyonu’na varır. Aynı gün işgal güçlerinin donanmaları da Boğaz’ı işgal ederek yerleşirken, Yıldırım Orduları Komutanı General Mustafa Kemal de Haydarpaşa Rıhtımı’na doğru ilerlemektedir. Rıhtımda Mustafa Kemal’i yaveri Cevat Abbas Gürer, Doktor Rasim Ferit ve bir müfreze asker karşılar.
    -Hoşgeldiniz paşam!
    -Hoşbulduk Cevat, nasılsın?
    -...
    -Sen de haklısın, insan nasıl olur ki böyle bir manzara karşısında. Rasim, seni gördüğüme sevindim aziz dostum.
    -Gelmekliğiniz ile sevinç içerisindeyim. Ancak bu görüntü, ben de umutsuzluktan başka bir his uyandırmıyor.
    Haklıydı Rasim Ferit, düşman donanmasının 61 parça gemisi Boğaz’a yerleşmekteydi. Hatta donanma yerleşinceye kadar Anadolu ve Rumeli kıyıları arasında gidiş geliş yasaklanmıştı. Hüzünle bu görüntüyü seyretmek nasıl olur da insanda umutsuzluk yaratmazdı.
    Mustafa Kemal daha fazla dayanamaz;
    -Hata, ettim, İstanbul’a gelmemeliydim, ne yapıp yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı.
    Mustafa Kemal, derin ve umut dolu ama düşmanlar için ölüm dolu gözlerle Yunanlıların Averof kruvazörünün de bulunduğu düşman donanmasına bakar;
    -Öyle ya da böyle. Geldikleri gibi giderler!
    -Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam! der Cevat Abbas.
    O ölüm dolu gözler, bir anda gülümser, kafasında daha şimdiden şekillenmeye başlamıştır planlar. Muhtemeldir ki ilk varsayım kafasında şekillenmiş, gözlemlemeye başlamıştır. -Bakalım, der.
    Asya ve Avrupa arasındaki bu kadim şehir, nice kültürleri ve dinleri içerisinde huzur ve barış içerisinde barındırmış, yıllar yılı el değiştirdikten sonra en nihayetinde Türklerin elinde huzura kavuşmuştu. Şimdiyse özgürlüğü elinden alınmış bir çocuk gelin gibi emperyalizmin prangası altına girmişti. Karşıya geçince Pera Palas’a yerleşirler. Derhal durum değerlendirmesi yapmaya başlar. İşgal güçlerinin komuta kademesi de aynı otele yerleşmiştir. Pera Palas, o dönemin en gözde mekanlarından birisidir. Ünlü isimlerin ağırlandığı, adı duyulmuş bir yer. 13 Kasım 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasındaki altı aylık süreçte, milli mücadelenin amacı ve yöntemi şekillenecektir. Ayrıca Mustafa Kemal için de varsayımlarını gözlemle sınayabileceği bir atmosfer vardır. Düşmanını tanıyacak, amaç ve planlarını en iyi şekilde görecektir. Ortalık işgal güçlerinin askerleri ve ajanlarının yanı sıra, işgal güçlerinin kontrolü altındaki sarayın da ajanları ile doludur. Çok dikkatli olmak, iki
    tarafı da şüpheye düşürmemek gerekmektedir. 15 günlük Pera Palas sürecinde özellikle İngilizleri şüpheye düşürecek hareketlerden kaçınmak mühim meseledir.
    Mustafa Kemal, Vakit gazetesine röportaj verir;
    -Hükümetimizle ateşkes antlaşması imza eden devletlerin ve bu devletler adına ateşkes koşullarını saptayan Britanya Hükümeti’nin Osmanlılara karşı olan iyi niyetinden kuşkuya düşmek istemem. Eğer söz konusu koşulların hükümlerinde yanlış anlamayı gerektire yanlar görülüyorsa bunun nedenini derhal anlamak ve karşımızdakilerle anlaşmak gerektir. Yalnız benim anlamadığım bir yan varsa, bu girişimler neden ulusu inandırıcı sonuçlar vermemektedir? Buna neden olarak şimdi hatırıma gelen nokta şudur: İki hükümetin önde gelenleri arasında görüşülerek kararlaştırıldıktan sonra uygulanma buyruğu verilmesi gereken konular, askeri komutanlara bırakılıyor. Oysa bu konularda askerlerin değil, diplomatların çalışmaları gerekir.
    Evet, hem işgal güçlerini tepkisini çekmeden çalışmalara başlamak hem de etkin bir strateji yürütülmek kaçınılmazdır. Bir gün Pera Palas’da otururken işgalci İngiliz komutanlarından General Harrington ve diğer generallerin dikkati Mustafa Kemal’e döner. Görevliyi çağırır, -Kim şu kendini beğenmiş Türk Paşası! İyi giyinmekle kendini Avrupa’lı mı zannediyor. Pis pis gülüşürler. Mustafa Kemal, seslerin farkına varır, olayı anlar. Görevli, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’dir der. Cevapla birlikte gülüşmeler kesilir, ortam ciddi bir hal alır. Belli ki özellikle İngilizler, Mustafa Kemal’den yedikleri tokadın acısını unutmamışlardır. İngiliz Generali, söyle görüşelim der.
    -Efendim, şu masadaki İngiliz General ve amiralleri sizle görüşmek isterler.
    Mustafa Kemal, göz ucuyla keskin bir şekilde kestiği generallerden gözlerini ayırmadan, alaycı bir gülümsemeyle,
    -Nerede görüşmek istiyorlar?
    -Yanlarına davet ediyorlar efendim.
    Bir anda öfkeli bir denize dönüşür o mavi gözler.
    -Git onlara söyle, Onlar ülkemizde misafirdirler. Biz ev sahibiyiz. Türk geleneğine göre konuk, ev sahibinin yanına gelir. Ancak bu takdirde kendilerini kabul ederim.
    Cevabı alan İngilizler, öfkelerinden kudururlar ama yeni geldikleri bu ülkede aceleci davranmazlar. İki taraf da birbirlerinin tarafına dönmezler. Bir başka gün Anzak Generali Birdwood, görüşme isteği Mustafa Kemal’ce kabul edilir, saygılarını sunar;
    -Ekselans, merak ediyorum bizi nasıl yendiniz.
    -Sizin de benim de savaş ceridemiz var, tarih yazar.
    -Sizin ağzınızdan bizzat tanık olmak isterim.
    -Rasim, kağıt kalem verir misin.
    Mustafa Kemal, altın kurlun kalem ile reçete kağıdına bir kroki çizer.
    -Şu tarihte karaya çıktınız. Falanca saate kadar siz şu, biz bu durumda idik. Her şey lehinizde idi; neden şu çizgide durdunuz ve ilerlemediniz?
    -Askerlerimiz çok yorulmuş idi ve dinlendirmek zorunda idik.
    -Bu da Conkbayırı krokisi. Siz falan gün şu istikamette hareket ettiniz ve şu durumu aldınız, niçin ilerlemediniz?
    -Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi, askeri susuz bırakamazdık. Asker susuz kaldı ve durdu. -Görüyorsunuz ki ben bir şey yapmadım; önce yorgunluk sonra susuzluk ordunuzu durdurdu. Birdwood bu mütevazılık karşısında dayanamaz ve Mustafa Kemal’e sarılır;
    -Sizin gibi kahraman ve alçakgönüllü bir general tanımadım. Müsaade ederseniz bu kağıtla kalemi bir anı olarak saklayayım.
    Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’da son kalan paralarıyla Minber’i çıkararak halkı bilinçlendirmeye çalışmaktadırlar. Kurucuları Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve Rasim Ferit’tir. Minber, neredeyse her sayısında özgür kurumları, adalet, eşitlik, hürriyet gibi değerleri savunmuştur. İstanbul’daki bu altı aylık süreç içerisinde ustaca bir diplomasi yürüterek, aynı

    zamanda Cumhuriyet dönemindeki üstün siyasi meziyetlerinin de bir nevi stajını yapmış olur. İlk olarak Hükümette görev almak ve Harbiye Nazırı olarak görevlendirilmeye çalışmıştır. Milletvekilleriyle görüşmeler gerçekleştirmiş, Padişah Vahdettin ile görüşmüş, İtilaf Devletleri ile temas kurmuştur. Gerçek düşüncelerini ve büyük amacını içinde vicdani bir sır olarak saklayarak, türlü akıl oyunlarıyla herkesle, İngilizlerle bile ilişki kurmaktan çekinmemiştir. Ancak tüm bu siyasi girişimlerine rağmen Enver, Talat ve Cemal üçlüsünün yerine birileri geçecek ve ulusalcı siyaset izlenecekse bu ancak Kemal, Fethi ve Rauf’la mümkün olabilecektir. Ancak görülmüştür ki ulusalcı siyaset kimsenin umurunda değildir. Ne Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda bir hükümet ne de kendisi Harbiye Nazırlığına atanır. Padişahla yaptığı görüşmelerden de bir sonuç alamaz. Padişahla sık sık görüşmesi, hükümette yer almak istemesi ve gazetelere verdiği demeçler yavaştan dikkat çekmeye başlamıştır. Atatürk de boş durmamış, yaptığı diplomatik hamleler yanında bir de kurtuluş ekibi oluşturmuştur. Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar, Refet Bele, İsmet İnönü ve Kazım Karabekir. Önce Pera Palas, sonra Fansa’ların evi ve Şili’deki evde gizli toplantılar yapılarak, Anadolu’ya geçmenin planları yapılmıştır.
    -Millet ve ordu padişahtan habersizdir. Sadece geleneğe dayanan bir saygı besler. Vatanı kurtarmak önce Halife’yi kurtarmayı düşünür. Öte yandan kurtuluş çareleri arayanlar İngiltere, Fransa ve İtalya gibi galipleri gücendirmeyi öngörüyorlar. Bu şartlar içinde aydınlar da dahil herkesin aklına gelebilen kurtuluş çareleri, İngiltere veya Amerika’nın mandasını, koruyuculuğunu kabul etmekten ibaret.
    Ali Fuat söze girer,
    -Milli direnişi, Anadolu’dan idare etmek kolay olmayacaktır. Birçok yüksek mevki sahibi kişiyle görüştük ve konuştuk. Yalnızca Rauf Orbay, Refet Bele ve bazı fırka komutanları ile erkan-ı harp reisleri Anadolu’da bilfiil görev almayı kabul ettiler. Diğerleri aynı cesareti gösteremiyorlar. Tereddüt ederek, türlü türlü görüşler ileri sürüyorlar.
    Rauf Orbay;
    -İstanbul, artık sokaklarında dahi rahat dolaşıp nefes alınabilecek bir şehir değildir.
    Mustafa Kemal, tekrar derin düşüncelerdedir.
    -İstanbul sokakları İtilaf ordularının süngülü askerleriyle dolu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman harp gemileri ile mavi suları görülmeyecek kadar örtmüşler. Herkes ancak gündelik ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, yollarda hatır ve hayale gelmeyen hakaretlere uğramamak için caddelerini duvar diplerinden büzülerek, eğilerek ve korkarak gidip geliyorlar. Her türlü ihtiyata rağmen saldırış ve sataşma sahneleri eksik değil. Koskoca İstanbul’un ve yüz binlere halkın sesleri kısılmış bir halde. Çok şaşılacak şeydir ki, ayaklar altında çiğnenen bir şehirde, hala bir saltanat, bir hükümet, bir varlık bulunduğunu sananlar var.
    Ali Fuat da dalgınlaşır;
    -Dolmabahçe önünde demirlemiş olan İtilaf savaş gemilerini gördüm bugün. İçime bir hüzün çöktü. Biz dört yıl (I.Dünya Savaşı) bunun için mi dövüşüp, kan döktük. Sanki mağlubiyetin tek sorumlusu ben mişim gibi geliyor. Kör olası talih bizi düşmanlarımız karşısında bu kadar aciz mi bırakacaktı.
    -Anadolu’dan haber var mı Fuat.
    -Adana’dan ayrıldığınız günden beridir işler karışık. Anadolu’ya anarşi hakim.
    -Bu hiç iyi değil. Galip devletlerin sözünde durmayacakları en başından bellidir. 7.maddeyi diledikleri gibi ve kendi menfaatleri uğruna kullanacaklarına zaten hiç şüphem yoktu. Durum şimdi daha da nazik bir hal almıştır. Düşmanlarımız terhisi çabuklaştırmak, depolardaki silah ve harp malzemesini bir an evvel ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu andan itibaren de bize uygun gördükleri korkunç uygulamalarını açığa vuracaklardır. Tek çıkar yol, bir milli direniş hareketi yaratmaktır. Ordu ile millet el ele vermeli ve beraberce hareket etmelidir. Fuat not al diyeceklerimi;

    -Dinliyorum Paşam!
    -Ordunun terhisi derhal durdurulacak. 2.Yurdun savunulması için gereken silah, cephane ve teçhizat düşmana verilmeyecek. 3.Genç ve kuvvetli komutanlar kıtaları başlarında bulunacak, İstanbul’dakiler Anadolu’ya gönderilecek 4.Mili direnişe taraftar, idare amirleri yerlerinde kalmalı. 5.İllerde particilik adı altındaki kardeş mücadelesi engellenmeli.
    6.Halkın maneviyatı yükseltilmeli.
    Geceleri ışıkları sönmeyen Şişli’deki o evde alınan Milli Direniş Kararları, Kurtuluş Savaşı’nın ilk gizli planlarıdır. Atatürk’ün, daha en başında kurmuş olduğu varsayımı direnişin İstanbul’dan örgütlenemeyeceğidir. Ve bu altı aylık süreçte bu varsayımını gözlemlerle test etmiş, doğrulandığını görünce bunu bir kuram olarak kabul ederek Anadolu’ya geçme kararı almıştır. Bu sıralarda Karadeniz’de karışıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Orduların terhis işlemi çok yavaş gitmektedir. Amiral Calthopre, Damat Ferit’e resmi yazı yollamış ve Padişah Vahdettin’le görüşmüştür. Etekleri tutuşan Damat Ferit, İçişleri Bakanı ile görüşerek İngilizlerin notasını teyit eder. Sessizliğin bir an evvel sağlanabilmesi için olay yerine geniş yetkilere sahip birinin gönderilmesi ve bölgedeki direniş unsurlarının sona erdirilmesi gerekmektedir. Anadolu’ya geçerek vatanı kurtarma planları yapan Atatürk’e böyle bir fırsat, adeta altın tepside sunulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk dahi şu sözlerle şaşkınlığını ifade etmiştir; “Tarih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Bakanlıktan çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.”
    19 Mayıs bir mihenk taşı, bir sembol tarih ve bir büyük uyanıştır. Gelecek nesillere, yani bizlere, emperyalizme karşı verilen ilk ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anımsatan bir sembol...
  • 328 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    Vadideki Zambak’ı ikinci kez okudum. İlk okuyuşumda özellikle kırlardaki çiçeklerin anlatıldığı kısımlarda betimlemelerin fazlalığı nedeniyle rahatsız olmuştum. Dahası Balzac’ı betimlemeyi abartan bir yazar olarak değerlendirdim. Ve bu sitedeki bir yorumda bu rahatsızlığımı paylaştım. Belki bunda daha önceki okuduğum çevirinin de payı olabilir. İkinci okuyuşumda Kübra A. ‘ nin Klasikler ve Çevirmenler iletisini (#26528064) dikkate alarak İş bankası Yayınlarından Volkan Yalçıntoklu çevirisiyle okudum.

    İncelememe başlarken Sait Faik’le ilgili bir giriş yapmaya çalışacağım. Sait Faik öncelikle: “Ben herhangi bir ḳāriʾ değilim, yazar okuyucuyum” diyor. Daha sonra ise bir yazardan bahsedildiğini duyunca: “Ondan yazar olmaz, daha balık çeşitlerini bilmiyor” diyor. Dolayısıyla, kitap yazı ve şiir atölyesinde ders konusu olarak verildiği için; ikinci okuyuşumda kurguyu takip ederek, nasıl yazıldığına, cümleleri kurma şekline, anlatım diline, gizli ve açık mesajları nasıl yerleştirdiğine dikkat ederek okumaya çalıştım. Bu kadar farklı iki sonuca nasıl ulaştığıma hayret ettim ve kitaba hayran kaldım. Ortalamamın çok üzerinde paylaşımlar yaptım. Demek biz hep aynı insan değiliz. İç dünyamızla ve okuma anındaki duygu ve beklentilerimizle farklı sonuçlara ulaşabiliyoruz. Diğer önemli bir nokta ise; yazarın botanik bilgisi ve kırlarla, çiçek ve aşk üzerine yaptığı benzetmeleri dikkatle okudum. Ve Sait Faik’in bahsetmeye çalıştığı bu olmalı diye düşündüm. Tanpınar’ın musiki eşliğinde hikâyeyi taşıması gibi burada da demet demet çiçeklerle bir aşk hikâyesi taşınıyordu.

    Kitap hakkında giriş bilgisi olarak şunu söyleyebiliriz: Vadideki Zambak, 1836 yılında ilk yayınlandığında beklenen ilgiyi görmez ve Balzac’ın o dönemde en az satılan romanı olmuştur. Ama yazar eserine olan güvenini asla kaybetmez. Ve onun kitaba olan derin inancı eseri bugünkü başarıya kadar ulaştırır. Bugün bazı yazarlar tarafından Balzac’ın başyapıtı olarak kabul edilir. İşte 1836’larda ilk okuyup beğenmeyen, Daha sonra 2019’da okuyup beğenenlerden biri benim :)

    Bu noktadan sonra kitabı daha detaylı aktarabilme amacıyla hikâye hakkında fazla derine girmeden rahatsız etmeyecek derecede spoiler bulunabileceğini vurgulayarak devam etmek istiyorum.

    Hikâyemiz, istenmeyen bir çocukluk geçiren Felix’in sağlığının düzelmesi için kırlara gönderilmesi ile başlıyor. İncelemenin başında ifade ettiğim betimlemeler burada başlıyor. Ve doğal güzellikten etkilenen kahramanımız âşık olduğu kadını bu vadinin zambağı olarak simgeliyor.
    Kontun krallık ordusundaki yenilgi ve sürgün sonrası gergin ve tutarsız davranışları kontesi evlilikle ilgili büyük bir hayal kırıklığına uğratır. Ve şatodaki yaşantı ve karakter tahlillerinin anlatıldığı bu bölümde yazar oldukça başarılıdır.

    Burada özellikle kitaba damgasını vuran mektuplardan bahsedilmesi gerekiyor. Birincisi kitabın girişinde Nathalie’ye yazılan mektup ile kitabın sonunda Nathalie’nin yazdığı mektup. Diğerleri ise; kitaba önemli ölçüde değer katan kontesin yazdığı mektuplardır. Mektuplar aracılığıyla insan, toplum ve kurallar üzerine yazar önemli denemeler ortaya koyar. Aşığa yazılan öğütler şemsiyesi altında ahlak ve değerler üzerine göndermeler yapılır. Mektupların gerek yazışma, gerek vasiyet şeklinde olsun son derece samimi ve öğretici olduğunu düşünüyorum. Ve bu romanda kitabın kurgusunun tamamlanması ve mesajların yerine oturtulması için son derece ustalıkla yerleştirildiğini gördüm. Özellikle kontesin Felix’e yazdığı iki mektupta yazarın hayat hakkında söylemek istediği birçok mesajın kuvvetli bir şekilde aktarıldığını görüyoruz. Felix Paris’e giderken kontesin onun karşılaşacağı iş, siyaset, çevre ve kadınlar hakkında her şeyi önceden görüp uyarma amacıyla yazdığı mektup, yazarın tüm birikimine ışık tutacak derece kuvvetliydi. Yine kontesin öldükten sonra aşığına okuması için bıraktığı mektup; aşk, fedakârlık, inanç ve ihanet kavramları açısından son derece etkili ve öğreticiydi.

    Ben genelde batının anladığı aşk kavramının fiziksel ve fayda merkezli olduğunu, doğudaki aşkın ise duygusal, manevi ve fedakârlık eksenli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Leyla diye yola çıkan birçok âşık ya fiziki olarak verem derdine düşmüş veya manevi olarak Mevla’ya ulaşmıştır. Elbette günümüzde doğu ve batı diye bu kadar net sınırlar çizmek mümkün değil, ama kültürel olarak böyle bir kaynaktan beslendiğini düşünüyorum. Zweig’in(Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu) ‘nda işlenen uzaktan sevme temalı romanında bile tek taraflı dahi olsa, bir faydaya uzandığı ve ulvi olmaktan uzak olduğu görülebilir. Daha fazla derine inmeden kitabımıza dönüyorum.

    Bu romanımızda ise; yazar, aşk, fedakârlık, annelik ve ihanet kavramlarını iki kadın karakter üzerinden sorgulamamıza imkân tanıyor. Âşık olan, fakat çocuklarından vazgeçemeyen Fransız kadını ile yine aynı kahramanımıza âşık olan ve aşkı için ailesi, serveti ve itibarından vazgeçen İngiliz kadınını karşılaştırma imkânı buluyoruz. Tabi her ikisi de evli olan kadınların eşlerine ihaneti ve bu ihanet için zemin sağlayan büyük hoşgörü konusuna girmiyoruz. Zira buradan çıkmamız zor olur. Ben özellikle çocuklarından vazgeçebilme noktasına ve yazarın hangi tarafı tuttuğuna dikkat çekmek istiyorum.

    Yazarımızın İngiliz soğukluğu ve menfaatçiliği aleyhine bir duruşu olduğunu ve Lady Dudley üzerinden bütün İngiliz kadınlarını suçladığını söyleyebiliriz. Markizin aşkının yüzeyselliği anlatılırken; Britanya’lılara özgü bencil tutumu ve aşkına dünyayı boyun eğdirtme vurgusuyla yine İngiliz düşünce dünyasına bir gönderme yapmaktadır. Bir diğer konu ise; Protestanlık ve Katoliklik karşılaştırmasıyla yine Fransız kadınının dini duyarlılığı ve erdemleri ön plana çıkarılmaktadır. Ve kitabın ana özünün; Kontesin aşkını yüreğine gömüp, erdemin yüceliğine vurgu yapması ve aşığını değil çocuklarını tercih ederek ölüme gidişine varan bir yüceltme ile yazar tarafından ödüllendirildiğini düşünüyorum.

    Gerek kitaplar, gerekse sinema ve tiyatro olsun, insanın iç dünyasındaki çelişkilerin anlatıldığı eserleri son derece dikkat çekici buluyorum. Beş Katlı Evin Altıncı Katı ‘ da olduğu gibi. Burada ana karakter Felix’in iki aşk arasındaki çelişkisi, diğer iki kadın karakter Kontes ve Markizin aileleri ve aşkı arasındaki çelişkileri, daha sonra iki kadının birbirlerine karşı tutumlarını belirlerken yaşadıkları çelişkiler uzun uzun incelenir. Daha sonra, tanımadığımız Nathalie kitabın sonunda yazdığı mektupta bütün bu çelişkileri Felix’e gösterir ve kahramanımızın etik yönden muhasebesini yaparak kitabı finale taşır.

    Son olarak söylemek istediğim kontesin bu kadar yoğun aşk duygusunu annelik vurgusuyla taşıması, kızını aşığıyla evlendirme çabası ve Felix’in yaşayamadığı anne baba sevgisini ve korumacılığını bu aşkta araması ilginç olan ve buralardan bakınca anlaşılması çok kolay olmayan kitabın başka bir yönüydü.

    Kitaba geri dönüp baktığımda aklımda özellikle kalan noktalar; çelişkiler, sorgulamalar, vicdan azabı, kıyaslamalar ve özellikle kontesin ölüm döşeğinde Felix’ i karşılaması oldu. Konunun ve mesajın tamamlanması adına başarılı bir sahneyle sayfanın kapatıldığını düşünüyorum. Sayfalar kapansa da artık ara sıra açılması gerektiğini biliyorum.

    Eksiklerimiz olabilir ama kitaba özür mahiyetinde elimden geleni yaptım:)
    https://hizliresim.com/4jBDZG

    Keyifli okumalar dilerim…
  • Bugün A101 adlı markette Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Sırça Köşk adlı kitapları satışa sunuldu.

    Öğlene doğru markete girdim ve bende Sabahattin Ali'nin eksik kitaplarından biri olan "Sırça Köşk"ü 3,95 liraya aldım.

    Kitap, kapak tasarımı sade, kapak ve sayfa kalitesi olarak da ortalama olarak değerlendirebileceğimiz şekilde basılmış. Font tipi iyi, font boyutu ise YKY'ye göre küçük diyebileceğimiz seviyede.

    Kitabın içini açıp incelediğinizde esas metin aynen korunmuş (bununla ilgili kitabın başında not var), okuyucunun bilemeyeceği tahmin edilen sözcüklerin güncel karşılıkları, sözcüğün hemen yanında köşeli parantez içinde verilmiş. Bu karşılıkları sayfanın en altında vermeleri daha isabetli olurdu. Bilen okur geçer, bilmeyen sayfanın altından bakardı.

    F/P olarak kitabı yeterli buluyorum. Kitabı almak için herhangi bir yol parası, kargo ücreti ve zaman harcamadığım için iyi bir alışveriş yaptığımı düşünüyorum.

    Türkiye'nin büyük bir kısmında mağazaları olan ve 85.000 adet stokla basılmış Sabahattin Ali kitaplarının geniş kitlelere ulaşmasında bir vesile olabilecek bu kampanyaya olumlu yaklaşıyorum.

    Son olarak Sabahattin Ali'nin bahsi geçen kitaplarının diğer yayınevleri tarafından da internette yakın fiyatlarla satıldığını görebilirsiniz.