• GÜNDELİK //

    Telefonunun çalar saat alarmını beş dakika daha erteleyip kafasını yastığa bıraktı. Niye beş dakika daha ertelemişti, beş dakika nedir ki? Hayatın aleladeliğinde hiç farkına varmadan ne beş dakikalar tüketiriz oysa. Ne beş dakikalar tüketmişti umarsızca bu sabah vakitlerinde. Yastıkta bir çukur arayıp başını oraya gömmek arzusunu, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir beş dakikaya sığdırmak istiyordu gerçekte. Birazdan bulaşacağı hayatın rasyonelliğinden birazcık kaçmak.. Keşke hiç bitmeseydi bu beş dakika..

    Telefonun yeniden çalıp kendisini uyarmasına asabı bozulduğu için beş dakika dolmadan alarmı kapattı ve ayağa kalktı. Çarşaf alabildiğine dağınıktı. Düzeltmedi. Tuvalete gitti. Ellerini yıkadı. Aynada yüzüne baktı. Hoşuna gitmedi yüzü. Bir avuç su serpiştirdi. Hemen çekildi aynanın karşısından. Dün tıraş olduğu için, tıraş olma gereği duymadı.

    Dolabından her gün giydiği pantolonu çekti, aldı. Hızlıca giydi. Dağınık masasına gözü ilişti birden. Birkaç bardak, elektrik faturası, yemek fişleri, bir iki kalem, haplar, şarj aleti, otobüs biletleri, bir kitap.. Üst gözde bir de defter vardı. Eline aldı. Yazdığı birkaç sayfayı okudu. Bir sayfayı üstelik yeşil kurşun kalemle yazmıştı. Kimsenin okumayacağı şeyler yazmak ne kadar tuhaftı. Bunu düşündü biraz. Belki bugün ölecekti. Sonra evine gelecekler, eşyalarını kurcalayacaklardı. Dolabının içindeki birkaç gömleği, bir iki kravatı.. Belki birinin aklına gelecek, tutup bu defteri okuyacaktı. Birden ürperdi. Ellerine baktı. Evet, o ellerine. Ölmüş gibiydi. Defteri yanına almaya karar verdi. Çarçabuk bir gömlek giydi. Biraz para aldı yanına. Bozuk paralar vardı, onları da aldı. Anahtarlarını aldı. Ayakkabılarını kapı girişine sertçe bıraktı. Bir ses çıktı. Ama o ses yazılamıyor işte. Kapıyı çekti. Anahtarı iki defa çevirdi.

    Pis bir sıcak.. Önünden bir otobüs geçti. Yürüyerek gidiyordu her sabah. Önünden biri geçti. Kadın mıydı, erkek miydi? Kadınsa nasıl bir kadındı? Erkekse sakalları var mıydı? Böyle lüzumsuz sorular da geçti önünden. Salak bir kediyle karşılaştı bir çöp kenarında. Gölge olan yerlerden yürüyordu.

    Caddeye çıktığında sol tarafa dönerek yine aynı marketin önünde durup gazetelere göz attı. Bir gazete aldı. Elli kuruş verdi. Elli kuruş verip bir gazete aldı. Yine aynı gazeteyi aldı. Manşetine baktı. Mısır'daki darbeyi yazıyordu.

    Köprüden karşıya atlayacaktı. Köprünün merdivenlerinden yorgun yorgun çıktı. Çıkarken yaşamayı düşündü. Kafasının içindeki statik ağrıyı hissetti. Niye yaşıyordu? Sanki günün birinde enin sonunda intihar edecekmiş gibi pis, pasaklı, kötücül bir duygu hissetti. Elleri iğrenç bir şeye batmış gibi, sanki yapış yapıştı. Ellerine baktı. Evet, o ellerine baktı. Başını gökyüzüne çevirdi. Yaşama hünerini öğrenmek isteyen acılı gözlerle sonsuzmuş gibi duran derinliği seyretti. Köşede sakat sol bacağını uzatmış dilenciyi gördü gene. Bu sakat sol bacağa takılıp düşecekmiş gibi bir çarpıntı hissetti içinde. Merdivenlerden hızlı hızlı indi.

    İnsanları yaşama bu denli canlı bir şekilde bağlayan şey neydi? Saatler süren ağrılı ameliyatlara boyun eğdiren saik neydi sahi? Yıllarca hiçbir tarafı tutmadan felç yaşamaya göz yumduran inanç.. İnsanlar yaşamak istiyordu. Ne olursa olsun yaşamak. Kimisi de katlanıyordu. Ne olursa olsun sabırla katlanıyordu bütün felaketlere. Ama birden içinde boynuna ip geçiren adamlar peydahlanıyordu. Hapları avuç avuç yutup yataklarına uzanıp kalan genç kızlar. Ergenliklerinin en sancılı kasık ağrılı günlerini geçirdikleri, ilkgençlik aşklarının hülyaları ile uyudukları yataklarına uzanıp kalıyorlardı.
    Peki bu insanları ölüme yürüyüşte böyle hoyratça cesaretlendiren neydi? Bir insan nasıl intihar edebilirdi? İntihar.. Yani nasıl kendini öldürebilirdi? Bu kadar insan yaşamak için var güçleri ile çırpınırken, sedyelerde, ambulanslarda, acil servislerde, yoğun bakım ünitelerinde hayata tutunmak için direnirken, bu genç adamlar ve kızları hayatta niçin hiçbir şey cezbetmiyordu? Neden hayata tutundukları elleri çözülüvermişti? Neden çözülüyordu? Ellerini niye kimse tutmuyordu? Niçin tutunamıyorlardı? Ellerine baktı. Evet, o ellerine.

    Sağa doğru köşeyi dönerken yine aynı noktada aynı çöpçüyle karşılaştı. Gözlerine baktı çöpçünün. Handiyse yakasına yapışıp ''hangi hesapla yaşıyorsun ulan bu dünyada, bana da anlat'' diyecekti. Utandı bunu düşündüğünden dolayı. Çoktan çöpçü arkasında kalmıştı bile.

    İkinci köprüyü geçmek için asansöre binecekti. Tıp Fakültesi Hastanesi'nin önünde bekleyen taksilere baktı. Asansörde, biraz daha yüksekten baktı. Yaşamak isteyen en ağır hastaları düşündü.

    Köprüde yürürken gazetenin ilk sayfasına bir daha baktı. Mısır'daki darbe yazıyordu.

    İnsanlar seviyorlardı. Kendisini de seven emindi ki insanlar vardı. Ama aslolan sevmek değildi. Sevmek gayri ihtiyari bir duyguydu çoğu zaman. Bir anne, çocuğunu sevmek için düşünmüyor, çabalamıyordu mesela. Gayet tabi, doğal, kendiliğinden bir duyguydu bu. Ama aslolan sevmek değildi.

    Köprünün sonuna geldiğinde, sol göğsüyle bebeğini emziren genç bir kadının dilendiğini gördü. Yavrusu için, para istiyordu. Kimdi bu kadın? Bu bebeğin babası kimdi? Ne halt yemeye, hangi özgüvenle bu dünyaya bir çocuk getiriyorlardı? Sonra gururlarını nasıl böyle kolayca ayaklar altına alabiliyordu bu insanlar? Hararetli bir şehvet sofrasında iğrenç çığlıklar duyar gibi oldu. Hayvani bir zevkin alçaklığı, geceleri toplanıp aptal aptal havlayan köpeklerin salyası gibi akıp geçti gözlerinin önünden..

    Köprünün merdivenlerinden inerken, içinden aslolan sevmek değil!, diye tekrarladı.Elbette sevmeli, sevilmeliydi insan. Fakat sevilmek içimizdeki kötürümlü huzursuzluğu öldüremiyordu. Bir serçe yerden birden havalandı. Aslolan, anlaşılmak dedi. Anlaşılmak.. İnsanı anlayacak biri lazımdı. Sevmeden önce anlayacak. Anlayarak sevecek. Anlaşılmadan sevilmek, uyuz bir köpek gibi içimizde bir müddet dolanıyordu. Sonunda bulaşıcı bir hastalıkla geberip gidiyordu. Nerdeyse bir küfür savuracaktı. Zor tuttu kendini. Yeniden şehvetten yapış yapış olmuş yataklar aklına geldi. İçinden küfretti.

    Sol taraftaki Jandarma Komutanlığı'nın kapısında nöbet tutan askere dönüp birden baktı. Kaç gün kaldı? Nasıl askerlik, zor değil mi? Bir sevdiğin var mı senin? Ya seni anlayan biri? Hadi ben gidiyorum. Bu günler de geçer merak etme.

    İnsan bir kere içinden konuşmaya başlayınca, bir daha susturamıyordu kendini. Başkalarını teselli etmek için sözler uydurmak ne kolay şeydi. Mahsustan güldü.

    Biraz daha yürüdü. Biraz daha.. Durup simitçiden bir simit aldı. Seksen kuruş verdi. Dönüp ardına, yürüdü. İçeri girdi. Kapıdaki görevliye kafasını salladı. Odasına çıkıp kapıyı kapattı. Koltuğuna oturdu. Bir çay söyledi. Elindeki gazeteyi masaya bıraktı. Mısır'daki darbeyi yazıyordu gazete. Sonra yanında getirdiği deftere baktı. Ellerinde öylece tutuyordu. Kapağını açtı. Yeşil kurşun kalemle yazdıklarını bir daha okudu. Defteri çekmeceye koydu. Çekmeceyi kilitledi. Bugün ölebilirdi. Ölürse, ne yazmış diye bakabilirlerdi bu deftere. Yeşil kurşun kalemle ne yazmış diye bakabilirlerdi. Anlarlar mı?

    Ellerine baktı. Evet, o ellerine. Kapı açıldı. Çay gelmişti.

    7. Temmuz. 2013 / feylesof
  • Yapacak bir şey, sevecek biri ve umut edecek bir şey.
  • Onlar, her zaman ikigailerinin peşindeler ama asla acele etmiyorlar.
    Sadece mutlu bir şekilde meşgul görünmekle kalmıyorlar aynı zamanda 200 yıl önce washinton burnap'in belirttiği gibi mutluluğun diğer prensiplerini de takip ediyorlar. Yaşamdaki mutluluğun ana şartları: yapacak bir şey, sevecek biri ve umut edecek bir şey.
  • 'Yaşamdaki mutluluğun ana şartları:Yapacak bir şey, sevecek biri ve umut edecek bir şey.'
  • Yormadan, sormadan sevecek biri varsa
    Gelsin
    Buna var müssadem
  • Odaya önce gözyaşları giriyor. Gözyaşları sağı solu kolaçan ediyor, masanın üzerinde duran kalem ve kağıtları inceliyor, sonra yanaklarından süzülerek iskemlenin üzerine şıp diye damlıyor. Önce göz yaşıyla konuşuyorum. Neden geldin sen buraya? İlk gelen ben değilim herhalde diyor. Yok senden önce de çokları geldi ama sahibinin önü sıra yürüyen pek yoktu. Pek mi büyük derdin? Bu da soru mu doktor ? Sadece hakikati konuşmak değil, onu duymak da cesaret ister. Cesaretin varsa sus ve dinle.

    Neden sonra, nemli gözlerin sahibi konuşmaya başlıyor. Genç bir kadın, baş örtüsünün altında bir baş değil sanki dünya kadar büyük bir dert yumağı gizli. ‘Sesime cevap verecek bir ses, ruhumu onda seyredeceğim bir yüz yok. Bu insan çölünün ortasında kimsesizim’. İlk yumruk beklemediğim bir yerden geldi. Bir nefes alıp devam edelim. ‘Allah bizi bu kadar seviyordu madem, neden tutmadı cennetinde? Neden onca acıya duçar etti?’ Ben bu soruda Hz. İsa’nın çağlar ötesinden yankılanan sesini duyar gibiyim: ‘Tanrım, beni neden terk ettin?’ Gücenecek kimse kalmadığı için Allah’a gücenenler cemaatine bir üye daha. ‘Belki sessizliğimiz ve kimsesizliğimiz ona konuşuyordur’ diye bir cümle geveleyecek oluyorum, sözlerin dudaklarımdan dökülmesiyle bir hiddet işareti alnının ortasında kabarıyor: ‘O zaman neden bir ses gelmedi ötelerden? Yalnızlık kavururken ruhumu, niye azıcık yağmur serpiştirmedi bu kuraklığa?’ Zor sorular. Ona hayatın bütün sorularını çözmüş, ununu eleyip eleği duvara asmış bir bilge pozu kesecek değilim. Bu dünya çölünde kaybolmuş ruhunu arayan zavallılardan birisiyim sadece. O’nun lütfunu hissettiğim zaman kanatlanan bir yüreğim, ondan yalnızlaştığım her seferinde, can sıkıntısının bir mengene gibi sıktığı bir ruhum var. Sana bir dert verdiyse güzel kardeşim, o dert hangi dünyalara açılıyor gel bir bakalım. O dert hangi dehlizlerden geçiyor, geçtiği yerlerde senin göremediğin neresi var.

    Yalnızlığın acısı tıpkı susuzluk gibi. Konuşmak istiyoruz, kendimizi hikâye etmek istiyoruz, bir yere, bir topluluğa ait olmak istiyoruz. Kozmik yalnızlık : İnsanı Allah’tan koparan, onu kendi fıtratına ve âleme yabancılaştıran bir bağlantısızlık hali. Lütfun ışığının sönmesi. Akan zamanın içinde şikayet etmeden, gönül koymadan eriyip gitmek de bir nimet oysa. Ömür denen o kısacık nehirde akıp gitmek ve bir okyanusa kavuşacağın ânı özlemek. Kendi iradenin O’nun iradesi karşısında hiçliğini idrak edebilmek. Tevekkül ve teslimiyet. İnsandan yalnızlık fiziki bir yara gibi canımızı acıtır, rahat bir uyku vermez, ruhun en dip hücrelerinden yayılan o ağrı kolay dinmez. Kendisiyle baş başa kaldığında mutsuz olan insanın yalnızlığı ne acıdır. Ne bedbahttır o kişi ki, kaderin hükmüne ram olmak istemez. Ben yokum, O var. O bende var. Kendini nefsinden boşalt. İnsan insana bağlı ve bağımlı, insan Allah’a bağımlı. Sevgi ve dikkatle tefekkür ettiğinde açılır o derdin kapısı sana, çiçekler o zaman kokar, gökyüzü o zaman içine dolar. İşte o zaman, nereye gidersen seni aşk taşır oraya.

    Sonra derler ki bir gurbet daha var, adı duygusal yalnızlık. Kendi duygularımdan çok uzaklara gittiğimde olur. Seviniyor muyum, üzülüyor muyum, âşık mıyım, bir derdim mi var hiç bilmiyorum. İnsan kendinin gurbetine çıktığında, işte orası en koyu yalnızlıktır. Kalbimi okumayı unutursam eğer, bir el bana değsin ve harfleri yüzüme tutsun isterim. Hecelemeyi yeni söken bir çocukmuşum gibi, otursun biri yanımda ve bana okumayı öğretsin. Bak bu kalp atışı aşkın alametidir. Bak bu özlem, yurt ağrısı olarak okunur. Yurdundan ayrı düşen ağrır. Böyle tek tek öğretsin bana kelimeleri. Yüzleri okumayı öğretsin, kâinata bakmayı.

    Bir çocuk emekleyebileceğini fark ettiği andan itibaren odadan odaya annesini takip eder. Onun mevcudiyetinden emin olduğunda oyuna başlar. Zamanla çocuk anne babasının yanı başında olmamasının, terk edildiği anlamına gelmediğini fark eder. Evin dışına gidebilir arık, zira döndüğünde anne ve babasının onu beklediğini, terk edip gitmeyeceklerini bilmektedir. Ayrılığa karşı tahammül, çocuğun artık bir bağ istemediği anlamına gelmez, sadece o bağın sebat edeceğine duyduğu itimadı gösterir. İnsan ömrü boyunca bağ kurmak istiyor. İnsanla kuramadığı bağı nesnelerle kuruyor, susuzluğunu gidereceği, sırtını yaslayacağı bir istinatgah arıyor.

    Hayatta hiçbir karşılaşma tesadüf değil. Yüz yüze geldiğimiz her insan bize bir şey öğretebilir, bizi mutluluğa veya mutsuzluğa gark edebilir. Bir ilişkiyle tamamlanmak, bütünlenmek istiyoruz. Muhatabımızın bizde eksik olan parçayı yerine koymasını, onunla bütünleşerek kusurlarımızı iyileştirebilmeyi ümit ediyoruz. Oysa tamlık ve bütünlük dışarıdan değil, kendi içimizden gelmeli. Sevdiğimiz bir başkasıyla tamlık arayışı yetersiz, eksik olduğumuz ve sevgiyi tek başımıza üretemeyeceğimiz düşüncesine yaslanıyor. Sevecek birini aramak yerine, neden kendimizi daha çok sevilmeye değer kılmıyoruz? Almak istediğimizden daha fazlasını vermeye neden talip değiliz? Bir yoldaş ara, bir refiki özle ama bir tarikin de düşünü kur. Yolu düşlemeyene yoldaş nasip olur mu kuzum? Önce sen dünyaya kıymetli bir hediye ol. Karşına seni sukut u hayale uğratacak insanlar çıkacaktır, belki de onlar senin en büyük öğretmenlerin olacak. Her ilişki ruhumuza tutulmuş bir ayna, kendi zayıflık, keder ve sevincimizi çıplak gözle görmemizi sağlıyor.

    Teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. ‘Denize vardığında, akarsuyu düşünme’ diyor bilge. Her şeyin bir sahibi var ve o bize merhamet ediyor, işte bunu bilmenin kudretidir teslimiyet. Bir gül gibi, sadece zamanı geldiğinde yapraklarını açar hayat. Her durumu kontrol edemediğimizi, her savaşı kazanamadığımızı fark ettiğimizde tevekkül ve teslimiyet sökün eder. Dalganın aktığı yönde akmak. Kader atının dizginlerinin elimizde olmadığını bilmek. ‘Niçin oldu?’ diye sormak yerine, ‘Ne oldu ve bu bana ne öğretiyor?’ demek. Ben bilmiyorum, ben bilme makamında değilim artık, Allah biliyor. Bildiğimizi sandığımız zamanlar bir yanılsamadan ibaretti. Hiçbir zaman tam olarak bilmedik ve bilemeyeceğiz. ‘Kaderin üzerinde bir kader vardır’. Teslimiyet ruhumuzu gaybın bağışlarına açmaktır. ‘Ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır; tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikâyet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara daha az zalim olurlar’ der Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu adlı romanında. Değiştirilemeyeni değiştirmek istiyorsan, kontrol odasından çıkmak istiyorsan, hayat akmıyor ve ruhun itminan bulmuyorsa teslim ol. Gizli bir el, sen geriye çekilip sırtını duvara yasladığında, bakarsın hayatı onarır. Bazı hakikatler var ki onları saf zihinle kavramaya çalıştığımızda, uzaklaştırmış oluruz. O yüzden, ‘kalbin aklın bilemeyeceği sebepleri vardır’.

    Bu dünyada bir alâmetimiz var mı? Yakamızda taşıdığımız bir gül, ruhumuzda bir yara, yüzümüzde bir iz? Sözün büyük ustası gibi diyebiliyor muyuz? ‘Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzûlî'yim/ Bu alâmet ile bulur beni soran olsa nâm ü nişânımı’. Bu dünyaya yaralanmış, ruhu ve başı yarılmış ruhlarız hepimiz. Bir iç görü kıvılcımı çakıyor içimizde ve ‘bundan daha fazlası olmalı!’ diyoruz.

    Eee, gözyaşı, bak ben de doluymuşum, anlatacak bir dolu sözüm varmış. Ağzım kalabalıktır ama sana ne kadar merhem oldum bilmiyorum. Şimdi bir kılavuz vereyim de var git sahibine söyle: Huş der dem. Aldığın her nefesin farkında ol, ömür iki nefes arasında madem, her nefes arası bir ömürdür, yaşadığının hakkını ver. Şükret, hamd et, sabret. Halvet der encümen. Kalabalıklar içinde yalnız ol, elin kârda gönlün yârda olsun, elin işte gönlün Hak ile oynaşta bulunsun. Nazar ber kadem. Toprağa nazar eyle, ölümü daima gezdir içinde, tevazu ile donan. Sefer der vatan. İyiliğin ve güzelliğin yurduna hicret eyle. Nefsinden sefer et, hakikati kendine yurt bil.

    Bazen, nâz ile niyâz ederiz. O bize küsmez, darılmaz, bizi yarı yolda bırakmaz. Bunu da en çok, başı yarıklar ve gönlü kırıklar bilir.
  • Yaşamdaki mutluluğun ana şartları: Yapacak bir şey, sevecek biri ve umut edecek bir şey.