Bir bakıma haklı. Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız.
“Gerçekten de partnerlerimizde sevdiğimiz şeyin onların iyi vasıfları mı, yoksa kusurları, semptomları ve bilinçdışıları mı olup olmadığından şüphe etmek gerekir. Bilinçli olarak onların zayıflıklarından nefret edebiliriz, ancak belki de onları sevmemize yol açan şeyler bu zayıflıklarının ta kendisidir.
Peki sonuç olarak bize mükemmel, her şeye sahip gibi görünen birini sevebilir miyiz? Çoğu zaman iyi vasıfları olan birine hayranlık duysak bile, onu sadece bir nebze mutsuz, bir konudan oldukça habersiz, biraz beceriksiz, garip veya aciz olduğundan şüphelendiğimiz noktada sevmeye başlamaz mıyız? Onun kalbinde kendimize bir yer bulabilme ya da o insan için bir şey olabilme, o insan için bir şey yapabilme ihtimali görebilmemize olanak veren şey onun kendi kendisinin efendisi olmayışında veya noksanlığında saklı değil midir? Bu bağlamda, belki de onlarda olanı değil de onlarda olmayanı severiz. Dahası, sevgimizi bizde olmayan şeyi vererek gösteririz.”
"Senin için." dedim, karalahana sarmasını önüne biraz daha itelerken.
Sadece sessizce izliyordu ama bakışlarındaki duyguları artık ezbere biliyordum. Gözbebekleri titriyordu her hareketimde. Benim için mi yaptın der gibiydi.
Aknene hamsileri ayıklama gereksinimi duymadan, bütün bütün yutarken. "Sarmayı gelin yaptı," dedi. "Ye bakayim, sevece misun oni?"
Bakışları bendeyken imayla, "Severiz," dedi. Doya doya sarılıp öpmek vardı ama Rize'nin her yerinde bir göz varken imkânsızdı.
Olduğum yerde süzülmek istedim ama pek beceremedim. Onun yerine cilveli bir gülüşle karşılık verdim. Nene tip tip baktığında ise ciddileştim.
"Başlama yine, gelin!"
Şaşkındım. "Yine ne yaptım?" dedim.
"Gülmen yetiyor!" diye yükseldi bu defa da. "Öyle gülmek mi olir? Ayaküstü soydun uşaği!"
Timur'un dudakları iki yana kıvrıldı. Hoşuna gitmişti. Ama ben mahcuptum. Ne alakası vardı? "Abartıma, nene," diyerek göz devirdim. "Ne yapayım? Tabağı kafasına mı fırlatayım?"
"Ne kadan güzel olur biliy misin gelin?"
On yedinci yüzyıl Cizvit misyoneri Paul Le Jeune, bir Montana yerlisine etrafta kol gezen sadakatsizlikle ilgili öğütler verirken, doğru anne-babalığa ait aldığı dersi hiç unutamamıştır: 'Bir kadının kendi kocası dışında bir erkeği sevmesinin onursuzluk olduğunu, kendisinin bile oğlunun gerçekten kendisinin oğlu olup olmadığını bilmediğini söyledim. Yerli bana dönüp, 'Sözlerin saçma, siz Fransızlar yalnızca kendi çocuklarınızı seversiniz. Biz ise kabilemizin bütün çocuklarını severiz' dedi.' Bizim biyolojik akrabalığımız çoğumuza ne kadar doğru gelse de aslında yine bir 'karikatürleştirme/taş devrileştirme' fiili söz konusu. Biz aileye ilişkin kendi algımızın sonsuz ve insan doğasına ait evrensel bir şey olduğunu varsayıyoruz.